İnsan,
ruh ve beden özlerinden müteşekkil bir varlıktır. Özü, dünyaya ait olmamakla
birlikte yaratılışın hikmetine binaen, belirli bir süreliğine dünyaya doğmak,
dünyada yaşamak ve burada ölmek ve yine burada diriltilmek durumundadır. İnsanı
dünyada var olan ve özü dünyaya ait olan diğer tüm canlılardan ayıran özellik
ise bir ruha sahip olmasıdır. Ruhun ne olduğu üzerine birçok tartışma yapılmış,
çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada ilgili tartışmayı açacak imkândan
yoksunuz. O bakımdan biz, ruhun insanın asli cevheri olduğu görüşüne
katıldığımızı ifade edelim ve denememizi bu görüşe sadık kalmak suretiyle inşa
etmeye çalışalım.
Dünyaya
gelen her insan bir bedene sahip olarak doğmaktadır. İçinde bulunduğu doğal
çevrenin bir parçası olarak beden sahibi olması anlaşılabilirdir. Nihayetinde
insan bedeni de diğer canlı varlıklar gibi atomlardan meydana gelmektedir. Bu
özelliği itibariyle dünya ve içindeki diğer canlı varlıklarla birtakım ortak
özellikler taşımaktadır. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar canlılık özelliği
bakımından ortaktırlar. Bitkilerin ve hayvanların türlerinin devamlılığını
sağlayabilmek adına ihtiyaç duydukları güvenlik, beslenme ve üreme
faaliyetlerine insan da ihtiyaç duyar. Elbette bu ihtiyaçlar ve karşılanma
biçimleri türden türe farklılık gösterebilir. Ancak temelde ihtiyaçların özü değişmemektedir.
Bununla birlikte maddi ihtiyaçlar yanında birtakım duygusal ihtiyaçların
ortaklığından da söz edilebilir. Örneğin sevgiyle yetiştirilen bitkilerin ve
hayvanların sevgisiz bir şekilde yetiştirilenlere kıyasla çok daha verimli bir
gelişim süreci yaşadıkları gözlenebilir. Aynı hususun insan içinde geçerli
olmadığını iddia etmek oldukça güçtür.
İnsanın,
diğer canlı türlerinin sahip olmadığı çok farklı, oldukça ayırıcı bazı
özellikleri bulunmaktadır. Düşünme, karar verme gibi özellikler bunlardan
bazılarıdır. Sevgi, merhamet, fedakârlık gibi bazı özellikler hayvan türlerinde
içgüdüselken bu durum insanda gözlemleme, düşünme ve karar verme süreçlerinin
sonucunda ortaya çıkar ve zamanla bir meleke haline gelerek o insandan doğal
bir şekilde sadır olmaya başlar. İnsan şahsiyeti, bilinçli bir şekilde kazandığı
erdemler üzerine inşa edilir. Bazı durumlarda iradeye dayalı olmaksızın ortaya
çıkan refleks ürünü davranışlar erdem olarak kabul edilmediği gibi taklide dayalı
kimi davranışlarda takdire şayan değildir. Çünkü insan, düşünen bir varlık
olması nedeniyle davranışlarında makuliyet bulunması zaruri bir varlıktır. Bu
sebeple, hukuk kuralları düşünen, akıl yürüten ve karar vererek yapıp eden
insan dışındaki varlıklar için bağlayıcı değildir.
İnsan,
bu dünyada maddi varlığını devam ettirebilmek için bazı ihtiyaçlara sahiptir. Bu
ihtiyaçlar giderilmeksizin maddi varlığın devam ettirilebilmesi mümkün
olmamaktadır. En temelde güvenlik, beslenme ve türün devamlılığını sağlama
ihtiyaçları sayılabilir. Eskilerin “başımızı sokacak bir yuvamız olsun”
tabirini bu anlamda ifade edebiliriz. “Kendi yağında kavrulmak” deyimi de
insanların özünde en temel ihtiyaçlarını karşılamayı kendilerine vazife
bellediklerinin bir başka yansımasıdır.
Allah
Teala dışındaki bütün varlıklar, özleri itibariyle muhtaçtır. Hiçbir şeye
ihtiyacı olmayan ise yalnızca Allah’tır. “O”, sahip olduğu eşsiz ve benzersiz,
her türlü eksiklikten ve kusurdan münezzeh özellikleri sebebiyle, herhangi bir
şeye ihtiyaç duyması da zaten düşünülemez. Allah Teala dışındaki bütün
varlıklar ise sahip oldukları eksik ve kusurlu özellikler nedeniyle, kendisinde
hiçbir eksikliğin ve kusurun bulunmadığı Allah Teala’ya muhtaçtırlar. Bu
muhtaçlık ise kulluk bilincini diri tutan yegâne özelliklerden birisidir.
İnsanı,
gerçek bir var oluşa sahip kılacak en temel nitelik maddi özelliklerinin
ötesinde sahip olduğu manevi özelliklerini idrak etmesi ve bu dünya-ötesi
özelliklerini hakkıyla olgunlaştırmak suretiyle ötelere ulaşabilmesidir. Zaten
insan, etrafını çevreleyen, ruhunu kıskaca alan, doğru bir şekilde düşünme ve
karar verme yeteneğini örten unsurlardan bir an dahi olsa uzaklaştığında,
özünde var olan bu dünya-ötesi özelliklerin farkına varmaya başlamaktadır.
Bu
özellikler, bize yüce Allah tarafından bahşedilmiş, nefsimizin kötü arzularının
peşinde koşmak suretiyle kaybettiğimiz doğru yola bizi çağıran bir uyarıcıdan
başka ne olabilir? Her gün sayısız telaşın, asli varlığımızı unutarak
geçirdiğimiz zamanın ve mekânın içinde ruhumuzu karanlığa gömerken, bizleri
yeniden aydınlığa davet eden ilahi bir sesten başka bir şey midir o? Ruhumuzun
ilahi ayardan saptığı ve sağa sola çekerek bizleri bir uçurumdan aşağı atmak
için tüm gayretiyle çabalayan nefsin kötü istek ve arzularına karşı bize
bariyer olan, bu ilahi ses değil midir?
Bugün
insan, maddenin koyu tahakkümü ve sömürgesi altındadır. Maddeye bu gücü veren
bizatihi insanın kendisidir. İhtiyaçların ötesinde var olan her sahip olma
arzusu bizleri mana aleminden, dünya-ötesi özelliklerden bir adım daha
uzaklaştırmaktadır. Dünyaya azı dişlerimi geçirmek ve nihayetinde ölümü
unutmak, ilahi hesaptan ve ahiret bilincinden uzaklaşmayı sonuç vermektedir. Bu
durumda ortaya çıkacak olan şey ise insanın salt kendi benliğini, çıkar ve
menfaatini düşünmesi durumu olan bencilliktir. Bencilliğin neticesi, erdemlerin
ve toplumun önemini yitirmesi, ortak duygu, düşünce ve eylemin
itibarsızlaşmasıdır. Bu ise toplum için büyük bir felakettir.
Ruhun,
düşünme ve karar verme özelliklerini salt maddi dünyanın hizmetine vermek
dünya-ötesi aleme karşı ruhun prangaya vurulması demektir. Ruhumuz, bize
dünyalı olmadığımızı, varlığımızın özünü ötelerden aldığını bildiren yegâne
unsurdur. İnsan, bedenen ölür. Ruh ise ölmez. Sonlu bir varlık olan bedenin ve
onun haz, istek ve arzusunun peşine takılmış bir insan, ruhunu öldürür. Burada
çelişki varmış gibi gelebilir. Aslından çelişki söz konusu değildir. Maddi
alemde ölen bedendir. Maddi varlığın peşine takılmış, bütün varlığını dünya ve
içindeki geçiciliklere adamış bir insanın ruhu ise, manen ölüdür.
Diriliş
mümkündür. Ölümü hatırlamak, sonradan yaratılmış bütün varlıkların bir gün yok
olacağını, yitip gideceğini düşünmek, dünyanın geçiciliğini ve ötelerin
kalıcılığını idrak etmek ile işe başlamalı, ruhun esas yurdunun öteler olduğunu
kalben idrak etmeliyiz. Zaten ruh, zaman zaman bu dünyada olmaktan duyduğu
sıkıntıyı bize hissettirmektedir. Hissedebiliyor muyuz?
Şimdi yediğimiz hiçbir şeyin lezzeti yarın
damağımızda hissedilmeyecektir. Öyleyse ruhumuzu geçici hazların, istek ve
arzuların peşinde öldürmeyelim. Dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde istifade
edelim. Yoksula, yetime, garibana, hacet sahibine verelim, gücümüz nispetinde
paylaşalım. Erdemli yaşamaya, iyiliği yaymaya ve kötülüğün yayılmasına engel
olmaya gayretkeş olalım. Böylece erdemlerle şahsiyet bulmuş ve ruhumuzu
dünya-ötesi ile irtibatlı kılmış oluruz. İlahi olana yaklaşmış, sonlu olandan
azade, sonsuz olana “aday kul” olmaya hak kazanabiliriz.
Ve
kurtuluş, ancak hakkıyla inanan, erdemli ve şahsiyetli bir şekilde yaşayan,
nefsine kul olmaktan kurtulmuş, orta yolu tutturmuş ve yalnızca alemlerin rabbi
olan Allah’a kul olanlar için mümkündür.
Selam
ve dua ile…