Şimdi tat tadılacak ne varsa, sonra pişman olursun, dedi arkadaşına, uçarı bir gülümseme eşlik etti sözlerine. Nasıl olsa bir kere geldik bu dünyaya. Alabildiğine ânı, hazları yaşa, tutkularının peşinden koş. Gençlik eldeyken elde et, zevkü sefa adına her ne varsa. Kâm al dünyadan, felekten çal geceleri. Vur patlasın, çal oynasın. Kime kalmış, ye gitsin, diye de ziyade etti.
Kendince böyle nasihat veriyordu arkadaşına. Ona göre yaşamak, debelenmekti gecelerin kusmuk kokan kaldırımlarında. Dürtülerin sınırsız tatminiydi tek mesele, yaşamak diye buna derim ben, diyordu büyük bir gururla. Sanıyordu ki böyle bir yaşam insanı sorumluluk dairesinin dışına çıkarır, acı ve kederden kurtarır. Hayatın zorlu mücadelesinden, uçarılığın kollarına bırakır. Maddi-manevi ihtiyaçların karşılanabilmesi için gereken gayret, yerini ağustos böceği misali yan gelip yatmaya bırakır. Ama sonunda işi gücü çalışmak, ne sıkıcı bir mahluk bu, hiç eğlenmez, yiyip içmez mi, diye küçümsediği karıncanın kapısına gelir, ağustos böceği misali. Sonunu düşünmeyen avareliğin sonu, hazindir.
Bu sözler üzerine arkadaşı sordu ona: Haz nedir? Ve devam etti: Haz düşünsel, davranışsal ve ahlaki yapıp etmeler neticesinde ruhun duyduğu bir hissiyattır. Mesela bir düşünsel problemi çözmenin ardından gelen gevşeme ve rahatlama hissi, ağır bir buğday torbasını kaldırıp kilerdeki yerine koyduktan sonra oluşan başarma duygusunun yaşattığı his, beli bükülmüş bir ihtiyarı, yolun karşısına geçirdikten sonra duyulan zevki selim... Bunlar çeşitli bağlamlarda da olsa insanın yaşadığı hazlardır. Peki senin ifade ettiğin, beni yaşamaya davet ettiğin haz nedir? Yalnızca ama yalnızca bedensel birtakım tecrübeler ile ulaşılan, geçici ve sonrasında insana türlü sıkıntılar veren bir haz... Hatırlar mısın, bir hocamız bize “Haramda huzur arayana, huzur haram olur.” diye ara ara hatırlatmalar yapardı. İşte senin tavsiye ettiğin şey, tam da bu gerçekliği açığa çıkarıyor. Sen diyorsun ki, gece alemlerinde, işret meclislerinde, aklını, fikrini, bedenini, ruhunu kirlet. İnsanlık onurunu terk edip, hayvansal bir yaşamı, hatta daha da aşağı bir hayatı tercih et. Peki soruyorum sana: Neye karşılık ve neyi elde etme pahasına?
Arkadaşı şöyle bir durdu, şaşırmış bir şekilde ve boş; ancak çaresiz bir bakışla ona baktı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Çünkü konuşmanın daha ilk anında söylediği şeyleri ve sonuçlarını daha önce hiç düşünmemişti. Kendisi, sahip olduğu zihniyeti, davranış şekilleri ve hayat tarzı üzerine hiç ama hiç düşünmemişti, bunu o an fark etti. Sonra birden şöyle dedi: Ne güzel işte canım! Dert yok, tasa yok. Hesap yok, kaygı yok. Orası senin burası benim, göçebe kuşlar gibi istediğin yerde istediğin anda olabiliyor, dilediğini yapabiliyorsun. Canın istemedi mi, kalkar gidersin, bitti der bitirirsin. Bundan âlâsı var mı? Hem ne o öyle, hep bir dikkatli yaşamak, hep bir disiplin ve düzen içinde olmak? Böyle yaşayan insanların yüzü hiç gülmüyor, hep bir endişe ve huzursuzluk taşıyorlar. Başkaları için yaşayıp, ölüp gidiyorlar. Ben bu dünyaya başkalarını razı etmeye, kendimi onlara feda etmeye mi geldim? Neme lazım, dedi ve zafer kazanmış komutan edasıyla şöyle ellerini iki yana açıp geriye doğru yaslandı.
Arkadaşı bu düşüncelerle ilk kez karşı karşıya değildi. O yüzden sakindi. Ona şöyle cevap verdi: Bir ihsan sahibi kimse sana bir düzine koyun verse, bunları kendine sermaye edin, hem kendin faydalan, hem de ihtiyaç sahiplerini faydalanır dese, sen de bunu kabul edip koyunları alsan ne yapardın? Dedi ki: Elbette sözüme sadık kalır, hem kendim faydalanır hem de garip gurabayı nasiplendirirdim. Arkadaşı bu sefer dedi ki: Peki ya sen o koyunların her gün birisini yiyip, birisini satıp parasıyla da gününü gün etseydin ne olurdu? O da şöyle cevap verdi: Hem sözümde durmayıp ihanet etmiş hem de sermayemi akıllıca kullanmadığım için aç açıkta kalıp ele muhtaç olurdum. Kendime de çok kızardım. Arkadaşı şöyle devam etti: Peki böyle yapmayıp ilk başta söylediğin gibi sözünde dursaydın, koyunlarını yetiştirip, hem kazanıp hem de fukarayı gözetseydin ne olurdu? Dedi ki: Harika olurdu! Hem sözümü tutarak mertliğimi korumuş olurdum hem de sermayemi akıllıca kullandığım için halim vaktim yerinde olurdu.
Arkadaşının yüzüne bakıp hafifçe tebessüm etti. Galiba bu kez kaçacak yeri de, yapacak itirazı da kalmamış gibiydi. “Peki şimdi soruyorum sana: Konuşmanın başında beni özendirdiğin, hayat budur dediğin yaşam tarzının, ihsanı kötüye kullanan, namert ve sefih kişinin durumundan ne farkı var? Önce azıcık bir haz elde edip sonra gerek maddi gerekse de manevi zarara uğrayan avareden ayrılan yönü nedir? İkisi de bir değil midir? Birisi Allah’ın kendisine bahşettiği bedeni, parayı, zamanı ve daha nicelerini sefihçe/akılsızca çarçur eder, diğeriyse bir ihsan sahibinin -ki asıl ihsan sahibi olan Allah’tır, mülk O’nundur- lütfunu gereği gibi değerlendirmeyip, emanete ihanet ederek kınanacak bir konuma düşer. Önce düşünce namusunu kaybeder, sonra da şahsiyetini geçici hazlar için basitleştirir. Ardından yavaş yavaş beden sağlığı bozulur, zihnen yıpranır, manevi olarak bunalıma girer ve maddi imkanlarını da tüketir. Artık ne zevk ne de sefa kalmıştır ona. Gece alemlerinde birlikte kâm aldığı dostları, ahbapları da yalnız bırakmıştır onu. Terk edilmiş, yapayalnız kalmıştır. Hep nefsi için, bencilce bir hayat yaşadığından, kimse halini hatrını da sormaz olmuştur artık. Hazlar geçmiş, büyük, onulması zor acılara bırakmıştır yerini.
İşte senin en başından beri özendirip durmaya çalıştığın, türlü kelimelerle süsleyerek beni davet ettiğin hayatın sonu kuvvetle muhtemel budur. Ya bu dünyada ya da ahirette veya her ikisinde de sonuç iflastır. Oysa ben seni helal dairede ve makul ölçülerde zevkleri tatmaya, aşırılıktan kaçınarak bedenini, zihnini, ruhunu ve maddiyatını korumaya, yani insanca bir yaşama davet ediyorum. Yalnızca kendin için değil; tüm mahlukatın iyiliği ve selameti için yaşamaya davet ediyorum. Sonsuz hazların yoluna, ebedi saadet diyarına çağırıyorum. Ve sana çok pratik bir ilke veriyorum: Ne zaman ki bir şeyleri yemeye başladıktan sonra içinden bir ses (vicdan, aklı selim) sana durman gerektiğini, bu kadarının yeterli olduğunu söylerse orada dur. Araç kullanırken belirli bir hıza ulaşınca içinden bir sesin sana, daha fazla hız yapmaman gerektiğini söylediğini duyunca onu dinle. İşte o temiz fıtratın, aklı selimin sesidir. Bütün işlerinde ölçün bu olsun. Tam aksine, hep daha fazlasını isteyen, dur durak bilmeyen bir sesin çağrısını işittiğinde, bil ki o, sırf zevkleri yaşamak için senin uçurumdan düşmene razı olan şehvetindir. Ve sonu acıdır, hüsrandır, kayıptır, dedi.
Arkadaşını ikna edebilmiş miydi, bilmiyordu ama, onu iyiden iyiye sarstığını, onda yaşamı üzerine bir sorgulamaya dair kuvvetli bir istek uyandırdığını tahmin ediyordu. Zaten her insan kendi tercihleriyle yaşardı. Ona ancak tavsiye vermek düşüyordu, o da öyle yaptı.
Çağımız ayartıcıların her türlü araçla, aklı selime, vicdana karşı şehveti körükleyen, haz ve hıza teşvik eden ayartıcı bir çağdır. Bu saldırılara ancak kuvvetli bir iradeyle karşı gelinebilir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi: “Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.” Nahl, 99
Bizi yaratın, şekillendiren, belirli bir ömür verip yaşatan, vakti geldiğinde öldürüp, yeniden diriltip hesaba çekecek olan yüce Allah’a güvenelim, iyiliğimiz ve selametimiz için ve sonlu hazları tadıp sonsuz acılar yaşamamak için emir ve yasaklarına uyalım. Yol, Resûl-i Ekrem’in temiz, şek ve şüphesiz biricik yoludur.
Selam ve dua ile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder