Öyle bir hızla koşuyoruz ki ne bir yere varabiliyor ne de geçtiğimiz yerleri görebiliyoruz. Hafızalarımız silik yüzlerden, karmaşık görüntülerden ibaret sanki. Baktığımız hiçbir şeyi ihata edemiyor, işittiğimiz hiçbir sesi algılayamıyoruz. Dehşet verici bir hız çağında, ruhumuzu bir oraya bir buraya çekiştiriyor, örseledikçe örseliyoruz. Her an yeni bir istek ve arzuyla harekete geçiriliyor, durmak bilmeyen isteklerimizin peşine takılıyoruz. Eriştikçe istiyor, istedikçe hızlanıyoruz. Doyum eşiğimiz an be an artıyor, günden güne yükseliyor. Kazanma istek ve arzusu, sahip olma ihtirası bizi aşağı olanın yücelik olduğuna, yüce olanın ise aşağılık bir şey olduğuna ikna ediyor. Bu öyle zor bir ikna oluş da değil. İstediğimiz şeyleri elde edebilmek adına hevamız tarafından her an hazır bulunuşluk halinde tutuluyoruz. Artık bizler hevamızın istediği şeyleri bir karar verme süreci sonucunda elde etmekten daha çok sanki programlanmış bir robot misali otomatik olarak elde etmeye koyuluyoruz. Sahnede olan, heva ve tatmin edilmesi gereken istek ve arzulardır. Bu sahnede akla ve vicdana, ahlaka ve toplumsal maslahata yer yoktur. Sevginin, saygının, sadakatin, merhametin, adaletin, güven ve emniyetin, özgeciliğin, fedakarlığın, sabrın, sebatın, iradenin, iyinin ve güzelin, belki de en önemlisi huzurun yeri problemlidir.
Tüketimin iktisadi temeli oluşturduğu bir toplumda, olana rıza göstermek, kanaat sahibi olmak aykırılıkla özdeşleştirilmektedir. Böyle bir toplumda çoğunluğun düşünme ve yaşama tarzının dışına çıkmak, bir tür ayrık otluğu yapmakla eşit görülmektedir. Herkes hız ve haz peşindeyken, vücudun salgıladığı salgılar temelinde yaşarken durmak, geriden bakmak ve hesaplı yaşamak, geri kalmışlık demektir. Maddi olanın matah olduğu, sürekli olarak bir şeyler elde etmenin toplumsal zihniyeti temsil ettiği bir toplumda manevi olguların ve ihtiyaç temelli yaşamanın hükmü kalmamaktadır. İnsanın bir tek kendi varlığını önemli kabul ettiği, yalnızca kendi “iyiliği” ve refahı, lüksü ve rahatı için çalıştığı bir vasatta, toplumların topyekûn ayağa kalkması, geleceği yüce idealler ışığında inşa etmesi muhaldir.
Birilerinin çıkıp, var olan bu dehşet tablosuna itiraz etmesi, yüzülen istikametin tersi yönüne kulaç atması, deli olmakla itham edilmesinin, daha ileri boyutta ise toplumdan tecrit edilerek istenmeyen adam ilan edilmesinin sebeplerini oluşturmaktadır. Salt hayvani nefsinin istekleriyle hareket etmeyen, canlı olmaklığın devamlılığı için ihtiyaç temelli yaşayan, istek ve arzularını akıl ve vicdan ile düzenleyip dengeleyen fertler, sefahat içerisinde yaşayan bir toplumun içerisinde hastalıklı olarak görülmektedir. Çünkü onlar, var olan düzenin devamlılığı açısından bir tehdit, bohem bir hayatın tüm kusurlarını yüzlere çarpan birer acı gerçek olarak kabul edilmektedirler. Varlıklarıyla rahatsızlık verici birer parazit, kurtulunması gereken birer fazlalıktır onlar.
Bir olgunun toplumsal bir olgu olarak kabul edilebilmesinin şartlarından birisi de fertleri aşan ve topluma mâl bir yapıya sahip olmasıdır. Bir eylem, birkaç fert arasında görülüyor; ancak toplumsal ölçekte gerçekleştirilen bir eyleme dönüşmüyorsa dikkate değer kabul edilmemektedir. Eğer bu eylem, bireyleri aşıp toplumsal ölçekte varlık göstermeye başlıyorsa işte o zaman sosyologların dikkatini hak eden bir düzeye erişmiş demektir. Bugün gerek modernleşen toplumların birçoğunda görüleceği üzere gerekse Türkiye toplumu özelinde düşünüldüğünde, tüketimin yaşamın amacı haline dönüştüğü gerçeğini yadsımak pek de mümkün görünmemektedir. Reklamların, moda akımlarının ve üretim endüstrilerinin tüketime yönlendiren sayısız yöntemleri dikkate alınınca her toplum ve kültüre dönük üretime ve tüketime özendirici hummalı bir çalışmanın olduğu görülmektedir. Tüketim endüstrisinin toplumların tüketim alışkanlıklarını yönlendirmek adına istisnasız her kültürel unsuru araçsallaştırdığı günümüzde apaçık bir vakıadır. Giyim, kozmetik, gıda, iletişim, teknoloji, ilaç, eğitim, ulaşım, ev aletleri vd. birçok endüstri ürünü tüketim nesnelerinin, odak toplumun dini-kültürel değerlerine uygun olarak pazarlandığı gerçeğini göz önüne aldığımızda, tüketim alışkanlıklarının nasıl maniple edildiğini ve insanların tüketime karşı nasıl hazır bulunuşluğa getirildiğini görebilmekteyiz. Bunun yanı sıra konvansiyonel medyada yer alan çeşitli dizilerin, sosyal medya ve dijital platformlarda yayınlanan içeriklerin genel itibariyle hitap ettiği kitlenin kabulüne şayan olabilmek adına, insanların kendilerinden bir parça bulabilecekleri şekilde hazırlandıklarını da ilave edelim. Özellikle son zamanlarda gerek TV dizilerinde gerekse dijital mecralarda üretilen içeriklerin çoğulcu bir karakter arz etmesi, dini-kültürel hassasiyetleri sebebiyle bu tür içeriklere mesafeli duranların gardlarını düşürmeye dönük stratejilerdir. Olguları düşünerek, soğukkanlılıkla anlamaya çalışan, değer sistemleriyle analiz eden ilkeli insanları, hız ve haz temelli yaşayan bir toplumla entegre etme gayesine matuftur. Bizden görünen, bize ait birtakım semboller ile sunulan içerikler, özünde bize ait olmayan değer sistemlerinin ürünüdürler. Ancak düşünmeyen, hızı ahlak edinmiş bir topluma ait olan fertler, üretilen stratejinin amaçlarını görmekten maalesef uzaktırlar. Böylelikle fertler özelinde harekete geçirilen düşünmeden yaşama, yarını hesap etmeden gününü gün etme, hazların peşinden hızla koşma, uzun vadeli hedeflerden ziyade aç-bitir anlara odaklı yaşama gibi özellikler toplumsal bir karaktere dönüşmekte, toplum bu durum karşısında ciddi çözülme tehlikeleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Mızrak çuvala sığmamakta, vakıa makyajlarla gizlenemeyecek kadar bütün çirkinliğiyle orta yerde durmaktadır.
Yavaşlamak, geriden bakmak, olanları olması gereken ile karşılaştırmak, insanca yaşamanın ve erdemli bir toplum inşa etme sürecinin en temel basamağıdır. Dinin hikmetli tavsiyelerine, ferdi ferde, ferdi topluma, toplumu da ferde karşı dengede tutmaya dönük ilkelerine kulak vermek, kendi kültür ve medeniyet kodlarımıza dönerek bugünü anlamak ve anlamlandırmak asrın maddi-manevi felaketlerinden korunmanın vazgeçilemez unsurlarındandır. Heva, sonunu düşünmeksizin tavşanın peşinden koşan bir tazı gibidir. Tavşan uçurumdan atlasa da aklında tavşanı yakalamaktan başka bir düşüncesi olmayan tazı, tavşanın arkasından durup düşünmeksizin uçurumdan atlamakta hem tavşandan hem de canından olmaktadır. Oysa vahyin nuruyla aydınlanmış akıl ve vicdan, uçurumu fark etmekte ve yavaşlamakta, durup düşünmekte ve tavşanın ardından atlamayıp yeni nasiplere yönelmeyi tercih etmektedir. Bugün modern tüketim toplumunu uyandığı bu kâbus dolu olan; ancak hülyalarla dolu olduğu sanılan uykudan uyandırmanın yegâne yolu ferdî uyanışlardan, bu uyanışları mümkün kılan ilahi meşalenin ışığından haberdar etmekle imkân bulacaktır. “Kişisel gelişim” furyasından, “kendini gerçekleştirme” ve sonucunda narsisizme varan aşırı bireyselleşme odaklı bir yaşamdan, ahlaki kemalini tamamlayarak diğerlerini de düşünen, kendisi, ailesi, çevresi, toplumu ve bütün insanlık için erdemli bir dünyanın inşasına çalışan yetişmiş fertlerin tesis ettiği erdemli bir toplum için çalışmak zorundayız.
Hey! Sana söylüyorum, yavaşla ve olan bitene şöyle bir bak. Sen, baş döndüren bir hızla yaşarken hem dünyayı hem de kendini görmekten uzaklaşmaktasın. Oysa hayat hem kendinin ve ötekinin hem de içinde yaşadığın kâinatın farkına varmakla anlam kazanır. Hatırlamak, hatıra almakla mümkün olur. Köksüz, silik, soluk ve karmaşık görüntü parçacıklarının dolduğu bir zihin ne kendi olabilir ne de başkasının farkına varabilir. Yaşamak, farkında olmaktır. Ve yaşamak, yaşama konu olan varlıklarla uyumlu, onların selamette olması adına çalışmakla mümkün olur. Çünkü yaşamak, yoğurulmaktır. Öyleyse, YAVAŞLA!
Selam ve dua ile…
17.04.2023, Üsküdar. Numan Karabudak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder