18 Mart 2022 Cuma

Taze Çıkmış Hayatlar yahut Nasıl İstiyorlarsa Öyle Yaşa


   Var olmak için mi yoksa var kabul edilebilmek için mi yaşıyoruz, dedi genç adam. Kışkırtıcı ama bir o kadar da alçaltıcı olan, insanı insan olmaklık yüceliğinden baş aşağı yere çarpan bir çağda yaşadığının zaten farkındaydı. Sonra dönüp kendi kendine şöyle dedi: Var olan kötü örnekleri sıralamakla tarif ediliyordu çoğumuzun düşünce işi. Sağa sola ağız dolusu galiz ifadeler saçmaktan başka elden ne gelir, gibi bir ruh haliydi bizimkisi. Omuzlarımızda bir ağırlık vardı var olmasına ama bu ağırlığın tarifini, keyfiyetini bilebilmek konusunda öyle görünüyor ki büyük bir yanılgı içerisindeydik. İçinde bulunduğumuz hale hatta geçmişe ve istikbale, onca mesnetsiz suçu bir cümlede savuşturup şöyle bir çekiliyorduk konfor köşemize. Önce atalarımız, ebeveynlerimiz uğruyordu hışmımıza. Onlara “Bizi adam edemediniz, gereği gibi eğitemediniz.” diyorduk. Öyle ya, onlar yaşadıkları sosyal çevrenin kendilerine sunduğu “imkanlar"dan sonuna kadar faydalanıp bizleri bundan mahrum etmişlerdi ve günahkarlardı (!) Onlar, yani ana-babalarımız bizleri zaten yok edilmesi gereken birer düşman olarak gören en azılı düşmanlarımızdı (!) Bu çağ bize öyle emrediyordu çünkü. Bu, böyledir diyordu. O yüzden yıllar yılı bitimsiz emeklerle bizi bu yaşlara getirdiler, sırf daha güçlü bir düşmanı yenmiş olmak hazzına ulaşmak içindi bütün bu emekler. Allah aşkına, kim inanır bu palavralara? Kim bu soruları sorup da biraz önce kurduğum o hayali ancak öyle olduğuna inanılan cümlelere kanar? Şöyle bir düşünmeli; evlatları göz aydınlığı olsun diye her vakit dua eden, yakarışları arşa değen o eli öpülesi ana-babalarımız mı bize düşman kesilen? Ayağına taş değse yüreği yanan analarımız, bir köpek yavrusu takılsa peşimize hemen koruma refleksi gösteren cefakar babalarımız mı? Yoksa düşmanımız bize dostlarımızı düşman gibi gösteren, kötü emellerini gerçekleştirmek için bizi ailemizden, dinimizden ve kültürümüzden koparmaya çalışanlar mı??? 
  Sonra toplum içerisinde var olan her bir gruba, kuruma dönüyor nefretimiz. Onları da alabildiğine suçlayıp, taşları tüm kin ve nefretimizle bir bir atıyoruz baş ve gövdelerine. Peki neyi çözüyoruz böyle yaparak? Neyi çözüme kavuşturup rahata erdiriyoruz? 
   Bugün yaşadığımız çağ bedeli ödenmemiş, savurgan, sınırları olmayan bir özgürlük anlayışının bir insanın vazgeçilmez ilk değeri olarak sunulduğu bir çağdır. Şöyle deniyor: İstediğin gibi düşün, hisset ve yaşa. Din, töre, gelenek ve göreneğin, hak ve hukukun ortaya koyduğu, asırlardır milletlerin var olmasını mümkün kılan duygu, düşünce ve davranış pratikleri bu bakış açısına göre geride kalmıştır. Din bir afyondur, diğer tüm toplumsal değerler bir dayatmadır, insanların hatta birtakım seçkinlerin öyle olmasını istediği için öyle olan yapay unsurlardır. Bu eskimiş, pörsümüş şeylerden kurtulmalı, bir an evvel çağa “ayak uydurmalı”. Yoksa geri kalır, bir treni daha kaçırırsınız. Aileymiş, akrabaymış, kültürmüş... bunlar modası çoktan geçmiş, tozlu raflardaki yerini almış müzelik unsurlardır. Evlenip yuva kurmak, nesli ve kültürü devam ettirmek, Allah’a kul, vatana ve millete hayırlı evlat yetiştirmek... adam sende, bunlar geçmişlerin masalları, cehalet karanlığında boğulmuş ilkel insanların övünme araçlarıdır. Yalnızca sen varsın sen! Yalnızca senin düşündüklerin, arzuların, isteklerin, ihtirasların var. Gerisi lafı güzaf. 
   Evet, modern çağın var edicilerinin bugün insanlığa teklif ettiği modelin felsefi arka planının hülasası budur. Bunu gıda, giyim, sağlık, teknik gibi endüstrilerin ardına gizlenerek veya artık kitleleri “ilerleme afyonuyla” uyuşturmayı başardıkları için açıktan duyurmakta ve yapacaklarını gözümüzün içine baka baka yapmaktadır. Yukarı satırlarda genel hatlarıyla tasvir ettiğim modern hayatın felsefesi, kelimenin tam anlamıyla bir safsata, bir tür sahte metafizik denemesidir. Çünkü insana sahte bir mutluluk ve düşünce vaad etmektedir. 
   Bugün modern çağın insanı geldiği noktada tekniğin, ilerlemenin, bireyciliğin, hazcılığın... kısacası maddeye tapınmanın kötü sonuçlarını yaşamaktadır. Ekonomik ve sosyal krizlerin, salgınların, savaşların, haksızlıkların, zulümlerin, insan onurunu ayaklar altına alan nice zulümlerin etrafını sardığı bir dünyada nefes almaya çalışmaktadır. Bu çağı var edenler eğlence endüstrisinin ortaya koyduklarıyla, sosyal medyanın “başımızı göklere çevirmekten alıkoyan” içerik bombardımanıyla ve sosyal medya fenomenlerinin ürettiği video içeriklerle, “böyle hisset ve yaşa” düşüncesiyle topluma sunduğu rol modelleriyle, insanların ve toplumların içinde bulunduğu vehametin farkına varmalarına engel olmaktadır. Onlara her gün “taze çıkmış hayatlar” sunarak kendileri olmalarına, insanlık şerefine, onur ve haysiyetine uygun olan bir yaşam sürmelerine müsaade etmemektedirler. Çağın insanı, “çağın gerektirdikleri”ni bir tür dogma kabul ederek modern hayatın düşünme biçimini oluşturanların bir uyuşturucu olarak gösterdiği dinin, kültür ve medeniyetin yerine geçirmiştir. Bir illüzyon, bir aldatma, bir sahte anlam dünyası... Teknik ilerledi ilerlemesine; ve fakat insanlığın gerilemesi pahasına... 
   Ne oldu bireye, aileye, topluma, eşe dosta, çarşı pazara, eğitime, ekonomiye... ne oldu? Ne oldu evlilik müessesine, yeni doğmuş bebeğe, koşup oynayan çocuklara, gelecek hayali olan, adil ve merhametli bir dünya kurmak isteyen evlatlara? Onlardan hala var evet, ama bahçemiz kurudu kuruyacak. Suyumuz çekildi çekilecek. Sermayemiz bitti bitecek, yatırımlarımız öldü ölecek. Bunlar maddi manevi bütün emeği kapsamaktadır. Bir millet, koca bir insanlık göz göre göre bir avuç şeytani aklın, yeryüzünün kibirlilerinin, insanlığın düşmanı, faşist bir zihniyetin arzu ve ihtiraslarına kurban edilemez. Nasıl mı? Bu “çağ” denilen şeyin bir avuç insanın eliyle inşa edildiğini, onların milyarlarca insanın kaderini yönlendirmek istediğini ve bunu insan olarak, insani özellikleriyle yani bir tür özel güçlere sahip olarak değil; senin benim gibi et ve kemikten olan insanlar olarak başardıklarını bilerek. Buradan yola çıkıp, bizim de daha onurlu, haysiyetli bir yaşam sürmek için daha çok çalışmak, mücadele etmek zorunda olduğumuzu, kendimizi, ailemizi, toplumumuzu ve tüm insanlığı dönülmesi imkansız bir yoldan çevirmek, dünyayı adil ve merhametli bir “çağ” ile buluşturmak için tüm gücümüzle mücadele etmek vazifesini yerine getirmeyi bir varoluş zorunluluğu olarak kabul    ederek...
   Yol uzun, vakit kısa, vazifemiz ihmal edilemeyecek kadar önemli ve hayatidir. İhmal edenler imha olmaktan, kendilerini ve toplumlarını onulmaz ve dönülmez felaketlere sürüklemekten kurtulamazlar.
Bakınız yüce Allah Teala ne buyuruyor, akıl ve gönül veriniz:
“Bir toplum kendinde bulunan  (iyi veya kötü) özellikleri değiştirmedikçe Allah onlarda bulunan özellikleri değiştirmez.” Ra’d, 11.
Selam ve dua ile... 

3 yorum:

  1. Tebrik ederim Numan hocam mükemmel bir yazı olmuş ne acıdır ki, cigerparelerimiz gençlerin idealleri artık ,kelebeğin ateşin cazibesine yenik düşüp ateşe uçtuğu gibi,sosyal medyanın cazibesine kapılıp fenomen olma hayaliyle görmedikleri bir ateşin içine sürükleniyor olmamaları içimizi kanatıyor .Rabbim nesillerimizi muhafaza eylesin

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Mevla cümlemize hakikate uyanış ihsan eylesin...

      Sil
  2. Sürükleniyor olmaları.

    YanıtlaSil

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...