10 Aralık 2022 Cumartesi

Kendinde Yok İnsan ve Şizofrenik Toplum

Bir şeyin var olduğunu kabul edebilmek için gerekli olan şartlar nelerdir? Maddi bir şeyin var olduğunu kanıtlayabilmek nasıl mümkün olur? Örneğin, kalem vardır, önermesinin delili nedir? Yahut insan, birisini sevdiğini nasıl ispat edebilir? Maddi varlık ile manevi varlık söz konusu olduğunda biri için geçerli olan var olma kriter/leri diğeri için de geçerli olur mu? Yani “su sıcaktır” derken kullandığımız suyun sıcaklığını bilme yolu ile, senden hiç hoşlanmıyorum, derken kullandığımız hoşlanmama hissinin elde edilme yolu ortak mıdır? Şartların en temel şartı ise mümkün olduğunca objektif, genel-geçer olmalarıdır. Bunlar konuya dair çok temel soru kalıplarıdır ve sorular yine iş başındadır ve zihnimizi kurcalamak için vardırlar. Orada, hakikat yurdunda var olan hikmetleri bulup çıkarmak için sorular gelip yardımımıza koşarlar. Kimileri şeyler hakkında bilme işinin sorular ile mümkün kılındığını bilir, soruları sever. Kimileri ise bilmenin zahmetini göğüslemekten hoşlanmaz, cehaletin koyuluğunu bilme işinin gerçekleşmesi için ihtiyaç duyulan süreçlerin yoruculuğuna üstün tutar. Oysa yorulmak insanı yoğurur. Müspet bir noktaya, hoş bir kıvama getirir. Cehaletin koyuluğu ise sert, zevksiz bir yerde bırakır insanı. 
  Sorular, cevapların hakkını verebilenler tarafından sorulur, sorulmalıdır. Cevapların hakkını verenler, hakikatin ışığında yaşamak isteyenlerdir. Hakikat, insanı uyanık kılan, uykularını uyanık geçirenlerin kaldıracağı cinsten bir ağırlık bırakır, insanın görünmeyen omuzlarına. Hakikat, hayvani nefsin kaldırabileceği cinsten bir ağırlığa sahip değildir. Onu ancak insana mahsus ruh yüklenebilir. 
   İradeli seçim olmaksızın hakikat taşınamaz. O yüzden sorular, bu açılımları kavrayabilme işini mümkün kılar. Soru sormayanlar, hakikatle rabıtayı reddedenlerdir. Hakikatle rabıtası olmayanlar ise hakiki olmayan şeylerle iştigal eder. Düşünce, duygu ve davranış hakikatten uzaklaşır. Hakikatten uzaklaştıkça da yabancılaşma baş gösterir. Yabancılaşmanın sonu ise ya şahsiyetin yok oluşudur ya da sahte şahsiyet üreterek hakikatin boşluğunu doldurmaya çalışmaktır.
   Peki sahte olan hakiki olanın yerini doldurabilir mi? Bir şey, kendisi olmayan; ancak kendisine benzediği iddia edilen şey olarak kabul edilebilir mi? Suya ateştir, denilebilir mi? Rüzgâr, yağmurdur veya at, insandır, denilebilir mi? Bir tanımın içine cins olarak girebilen; ancak tür olarak giremeyen şeylerin aynı olduğu söylenemez. Dolayısıyla çok temel özellikleri birbirine benzeyen iki varlık, ayırt edici vasıfları yönünden ayrı ise bunlar farklı türden varlıklardır. Bu durumda, her varlık türünün kendine özgü nitelikleri ve tür içinde bulunan tek tek şeylerin nevi şahsına münhasır olduğunu kabul etmeliyiz. Bu son özelliği görünür alemde yalnızca insana tahsis etsek, sanırım abartılı olmaz.
   İnsan, mükerrem kılınmış, özgün bir var oluş yolculuğuna sahip olarak yaratılmıştır. Bu yönüyle diğer varlıklardan ayrılır. Bu hususu önceki yazılarımda çokça işlediğim için burada tekrar etmek niyetinde olmadığımı belirtmek isterim.
   İsmet Özel’in bir şiirinde söylediği şu ifade “kendinde var olmak” gerçeğine ne de güzel işaret ediyor: “Yağmur yalnız yağarken yağmurdur. Sen, yalnız senken sensin.” Bir şey ancak tanımına uygun, varlık amacına dönük olarak var olduğunda kendisidir. Eğer o şey, kendi varlığının dışında başka varlıklara, var olma biçimlerine öykünüyorsa ya patolojik bir durum içindedir ya da fena halde aldanmaktadır. Aklı selim olan hiç kimse yağmura kar demez. Kaleme çivi, kediye zürafa demez. Eğer diyorsa, biz o kişinin akıl sağlığından şüphe duyarız. Peki bu durumda olan fertlerin oluşturduğu toplumun sağlıklı olduğunu, doğru bir ortak duygu, düşünce ve eylem içinde olduğunu söylemek nasıl mümkün olabilir?
   Toplumsal olaylar birkaç kişinin yapıp etmeleri dikkate alınarak belirlenen şeyler değildir. Elbette bu kişilerin eylemleri toplumsala dönüşebilir, bu göz ardı edilmemelidir. Ancak bir duygu, düşünce ve davranış, toplumun genelini ilgilendirdiği ölçüde toplumsal olmaktadır.
   Meselenin özüne dönecek olursak, kendinde varlığını yitiren fertlerin oluşturduğu bir toplum, sağlıklı bir toplum olma hüviyetini kaybeder. Kendi öz duygularını, düşünce ve değerlerini, pratiklerini kaybeden bir toplum için artık değişmez diyebileceği bir değer sistemi ve buna bağlı olarak icra ettiği toplumsal pratikler ortadan kalkar. Kendinde var olamayan toplumlar başka toplumların taklitçisi, hayranı olur. Onlar gibi olmaya, hissedip yaşamaya çalışır. Bu hal yerleşik bir hale dönüştükçe toplumsal şizofreni meydana gelir. Gerekli tedbirler alınmazsa sonuç, toplumun başka toplumlar tarafından yönetilmesi, amaçlarına hizmet ettirilmesidir. Kendi geleceğini tayin edemeyen bir toplum ise hür değildir. Zaten toplumsal hafızası ve akıl sağlığı yerinde olmayan bir toplum, var da değildir. Kendine gelemeyen, başka “yerler”de demektir. Bu durum ise, bir toplumun, milletin yok oluşa doğru gittiğinin güçlü emarelerinden birisidir.
   Her şeye rağmen dönüş mümkündür. Yeniler, eskiler gibi olmadıkça gelecekten ümit kesilmez. Toplum içinde aklı selim bir kişi dahi var ise, toplumun olumlu yönde değişimi mümkündür. Elbette aksi yönde değişimi de...
   Yazıyı, Kur’ân-ı Kerim’in toplumsal ayetlerinden, belki de en çarpıcı olan Ra’d suresinin 11. ayetiyle tamamlamak istiyorum: “Bir toplum kendinde bulunanı  değiştirmedikçe Allah o toplumda bulunanı değiştirmez.”

Sorular...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...