Modern bilimin kurucu isimlerinden biri kabul edilen Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım.” derken, varlığını bir ben idraki ile mümkün görüyor, bunun da ancak düşünen bir aklın varlığı ile gerekçelendirebileceğini ifade ediyordu. Var olduğum için düşünüyor değilim, düşündüğüm için varım, diyordu. Yani insanı insan yapan şeyin maddi varlığı olmadığını bu önerme ile ispat etmeye çalışıyordu. Descartes bunu 17. asırda söylemişti söylemesine; ancak farklı bir bağlamda olsa da İbn Sina, 11. asırda “uçan adam” (ilgililer İslam Felsefesi Tarihi eserlerine müracaat edebilirler) metaforu ile insanın asıl olarak manevi bir varlık olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. İbn Sina’nın 11. asırda ortaya koymuş olduğu bu metafizik gerçekliği altı asır sonra modern felsefenin kurucu isimlerinden olan Descartes farklı bir bağlamda da olsa yinelemişti, diyebiliriz. Çünkü her iki filozof için de felsefenin ana meselesi, kökü, metafizikti. Bugün ise her şeyin temeli duyulur alem, yani beş duyu ile algılayabildiklerimizle sınırlandırılmıştır.
Metafizik ile ilgili sorunların giderilmediği durumlarda ne sağlıklı bir kişilik ne de toplum inşa etmek mümkündür. Metafizik demek görülen alemin insan için yaşanılabilir bir alem olabilmesi için anlamını kazanmasını, bu anlam uyarınca bir ahlak inşa edilebilmesini olanaklı kılmak anlamına gelmektedir. Gerek insanın fert olarak bütüncül ve tutarlı bir kişilik oluşturması gerekse de her yönüyle dengeli bir toplum tesis edilebilmesi metafizik bağlantının varlığıyla çok temelden bir ilişkiye sahiptir.
Sevgi, en güçlü bağdır. Seven insan için sevdiğinin lehine olabilecek her şey istenilebilir, aleyhine olanlar ise sevdiği kişiye uzak olması gereken şeylerdir. Sevilen kişi kendisini seven kişiye kendisi için bir fedakarlık yapmasını gerektirecek bir şey istediğinde, seven kişi bunu aralarında bulunan kuvvetli sevgi bağı uyarınca düşünmeden yapacaktır. İşte aynen böyle de metafizik bir ilişki uyarınca insan, gerek kendisi gerekse de içinde yaşadığı toplum için sürekli iyiyi yapmak kötüyü engellemek için kendisinden beklenen özveriyi gerçekleştirecektir. Bu söylenen bir ütopya gibi görünse de bu durum tarihin kimi zamanlarında var olmuş bir yaşanmışlıktır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) inşa ettiği İslam toplumu böyle bir karaktere sahiptir. Herhangi bir metafizik bağ olmadan bir adım dahi atmaya tenezzül etmeyen insanların yaşadığı bir toplumdan canlarını ve mallarını gözlerini kırpmadan feda eden bir toplum inşa etmek ancak böyle bir bağın varlığı ile mümkün olmuştur. Bu bağ ile kişinin gönül ve akıl terazisi dengeye kavuştuğu gibi peygamber vasıtasıyla iletilen ahlak düsturları ile erdemli bir toplumun inşası da gerçekleşmiştir. Siyer kitapları, hadis kaynakları bu örneklerle doludur. Bugün ise temeline maddeyi, metayı, haz ve hızzı almış bir toplum ne kendisi için ne de başkaları için çalışmak, çabalamak, fedakarlık göstermek gibi yüce erdemlerden epey uzaklaşmış görünmektedir.
Modern toplum modern felsefenin ürünüdür. Metafiziği reddeden modern felsefe, aşkın değerlerle inşa edilmiş bir toplumu değişime ve dönüşüme tabi tutarken kendisine daha çok zekayı, hızı ve hazzı ilke edinmiştir. Din bir afyondur onlar için, namus bir tür toplumsal hurafedir. Aile bağları özgürlüğe vurulmuş prangadır; ancak modanın prangaları modernlik alametidir. Vahiy bir tür sanrıdır, peygamberlik bir tür sahte filozofluktur. Ancak bilim adamları ne derse tartışmaksızın kabul edilmelidir. Aksini düşünmek dahi zinhar yasaktır. Böyle der modern dünyanın kurucuları. Çünkü böyle olmazsa eğer, bütün o yücelikler itibarsızlaştırılmazsa, TANRISIZ bir dünya inşa etmek imkansızdır! Bu da demektir ki İblis’in egemen olduğu bir yeryüzü kurulamayacaktır. Öyle olunca modern dünyanın kurucuları dini, vahyi, peygamberliği reddedip yerine zekanın, hızın ve hazzın rehberliğinde yeni bir dünya inşa etmişlerdir. Dün neye dogma deyip reddetmişlerse onun yerine kendi dogmalarını geçirmişlerdir.
Modern dünyada her şey göründüğü kadar vardır. Beden güzelliği var olmanın ilk şartıdır. Tanınır olmak için her eylem ister insani isterse de gayrı insani olsun yapılabilir. Ahlak, erdem, doğruluk, dürüstlük modası geçmiş kavramlardır; bunlar ancak takipçi sayısını artıracak “iyilik akımları”nda içerik unsuru olarak “kullanılabilir”. Bireyin hazzı için bütün bir toplum tehlikeye atılabilir. Her şeyin bir fiyatı vardır modern toplumda, her şey satılabilir, satın alınabilir. Eğer kişiyi daha görünür kılacaksa en aşağı davranışlar kolaylıkla yapılabilir. Yeter ki görünürlüğü artsın, beğenilsin, gerisi önemsizdir.
Bugün modern dünya bir tür sahtelik üreticisi durumuna gelmiştir. Her şeyin metalaştığı bir gezegende sahiciliği aramak define aramaktan daha az ‘kıymetli’ değildir. Saç modellerinin, giyim kuşamın, müzik tarzının, dil vasatının, insan ilişkilerinin tamamen tek tipleştiği bir dünyada -ki modern dünyada sözüm ona çoğulculuk hakimdir- kişinin Allah’a giden yolu bulabilmesi, hakikatin tüm enstrümanlarla bastırılmaya çalışılan sesini duyması kolay olmasa gerektir. Yaşadığımız çağ dehşetli bir çağdır. Ancak bu suç elbette çağın, zamanın değildir. Çağa ruhunu veren insandır. Zamanın ruhu insan eliyle oluşur. Bizler inananlar olarak çağa ve zamana ruhunu vermek gibi kutsal bir göreve sahibiz. Her şeyden önce elest bezminde verdiğimiz söz uyarınca önce kendi şahsiyetimizi ayağa kaldırmak durumundayız. Kur’an'ın bizlere sunduğu temel ilkeleri anlamadan çağı anlamak ve yeniden anlam vermek imkan dışıdır. Önce kullanma kılavuzunu okumalı sonra inşa etmeliyiz. Tanımadan tanımlamak işine kalkışanlar bilmediği bir yoldan bildiği bir mekana ulaşmak isteyenin akıbetini yaşamaktan kendini kurtaramaz. Sonuç kayıptır, kaybolmaktır.
Işık, vahiyden gelir. Rehberliğin en güzeli Hz. Muhammed’in (s.a.v.) rehberliğidir. Çağımızdan ve zamanımızdan sorumluyuz. Öyleyse, düşünelim. Çünkü düşünmek, farzdır. Bu karanlık çağdan çıkış ancak ışığın kaynağına giden yola girmekten geçer. Yineleyelim, IŞIK VAHİYDEN, KUR’AN NURUNDAN GELİR.
Selam ve dua ile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder