Kelimeler, salt sözcük anlamlarıyla düşünüldüğünde hayata dair olan şeyleri izah etmede kifayetsiz kalabilmektedir. Kelimelere sözcük anlamlarının dışında yüklenen değerler bize, hayatın içerisinde olup bitenleri, bu oluşların nasıllıklarını gösteren en güçlü göstergelerdendir. Oluş kelimesini de bu noktadan ele alabiliriz. Meşşai filozofların gözünde dünya bir kevn ve fesad alemidir. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak eğer, bir oluş ve bozuluş alemindeyiz. Varlık aleminde var olan her “sonradan” yaratılmış, -varlığa gelişi de dahil- bir oluşlar ve bozuluşlar düzeni içerisindedir. İnsan, doğum öncesinde de doğum sonrasında da bir oluş ve bozuluş yasasına göre hem var hem de yok olmaktadır. Nihayetinde kâinatın varlık özüne baktığımızda yüce Allah, varlığın mahiyetine bu yasayı koymuştur. Bu durumda insanın aklına şöyle bir soru gelmektedir: Bir oluş ve bozuluş aleminin ortasında ben, niçin varım? Yüce Allah dışındaki diğer tüm varlıklar bir olup bir bozuluyorsa ve günün sonunda Allah’ın zatı dışındaki her şey yok olup gidecekse, varlığımın anlamı nedir?
İnsan, oluş ve bozuluşu idrak etmeye yeteneği olan bir varlıktır. Oluş ve bozuluşun idraki insanı, oluşa ve bozuluşa konu olmayan bir varlığın var olması gerektiği sonucuna götürür. Bu varlık ise yüce Allah’tır. İnsanın bu oluş ve bozuluş aleminde varlığının yegâne sebebi Allah’a kulluk etmesidir. Kulluk ise bilinçle başlar. Allah’ın varlığına dair şeksiz şüphesiz ve doğru bir bilinç,kişiyi oluşun ve bozuluşun maddi döngüsünden kurtarıp manevi sonsuzluğun ikliminde felaha kavuşturur. Yoksa insan, diğer dünyalı varlıklar gibi biyolojik birtakım ihtiyaçları gaye edinmek suretiyle yaşayarak oluşun ve bozuluşun kendisini kapıp götürmesinden kurtulamaz. Allah’ı hakkıyla bilmek, kâinatın yasalarını keşfetmekle ve kendi özünde bulunan ilahi cevheri görmekle mümkün olur. Bunun yolu ise hem akılla hem de bir öğreticinin öğretmesiyle açılır. Dünyada oluştan ve bozuluştan kurtuluşun iki rehberi şunlardır: Aklı selim, ilahi kudretin ve iradenin yeryüzündeki elçisi olan peygamber.
Vahiyle olmak yahut vahiyle “oluş”, insanı bozuluşun etkilerinden korur. Vahiy, insana bir duruş kazandırarak insanın sonsuz alemdeki oluşuna imkân verir. Vahyin ilkelerine ve ortaya koyduğu ölçülere göre düşünüp davrananlar, bir duruş sahibi olarak ilahi oluşa mazhar olurlar. Diğerleri ise maddi varlıklara arız olan oluş ve bozuluş döngüsünden kurtulamazlar. Peygamber kıssaları bu probleme en güzel örnekliklerdir. Birkaç örnek üzerinden meseleyi netleştirmeye çalışacağız. Her bir peygamberi burada örnek olarak zikretmeyi arzu ederdik; ancak yazımızın satır sınırlılığı buna imkânvermemektedir. Dolayısıyla, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (aleyhimusselam) örnekleri üzerinden hareket ederek sonuca varmayı umuyoruz. Meseleyi peygamberlerin duruşları ve ilahi oluşa mazhar oluşları özelinde genişleterek devam edelim.
Hz. İbrahim, bir put şehrinde, bir put yapıcısının ve putların bulunduğu mabedin muhafızının oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Kendisi sahip olduğu selim akla ve temiz fıtrata uygun olarak hiçbir zaman putlaratapmamıştır. Gençlik yıllarına eriştiğinde sahip olduğu bu duruş, onu ilahi bir oluşun eşiğine getirmiştir. Hz. İbrahim Kur’an’da da zikredildiği üzere kendi toplumunun ilah olarak kabul ettiği varlıklara ilişkin gerçekleştirdiği sorgulamada, onların varlık özelliklerinin oluş ve bozuluşa tabi olması sebebiyle asla ilah olamayacaklarını kavraması ve bunu kavmine de göstermesi bakımından muvahhid bir duruş ortaya koymuştur. Bu duruş, beraberinde kavmi tarafından ve hatta öz babası tarafından dışlanmayı, tahkir ve ölümle tehdit edilmeyi, sonunda ise ateşe atılarak öldürülmek istenmeyi beraberinde getirmiştir. Bu zorlu ve çileli yol, bir muvahhid duruşunun bedelidir. Sonuçta ateş, Hz. İbrahim’i yakmamış, yüce Allah ona ilahi oluşun kapısını açmış ve katında çok büyük bir kıymet bahşetmiştir.
Hz. Musa’nın ve Hz. Muhammed’in (aleyhumesselâm) kıssalarında da aynı özne yer almaktadır. Hz. Musa’nın peygamberlik göreviyle görevlendirilmesinden sonraki yaşamı onun, sahip olduğu duruşun yine ilahi bir oluşu nasıl beraberinde getirdiğini göstermektedir. Firavun’un karşısına Allah’ın elçisi olarak çıkması, Firavun’un onu ve beraberindekileri takibata uğratarak öldürmek istemesi ve bütün bu çileli yolculuğun dünya ayağının sonundaFiravun’un Kızıldeniz’de helak olmasıyla ve Hz. Musa ve ona hakkıyla inananların ilahi oluşa mazhar olmasıyla neticelenmiştir. Yine Hz. Muhammed’in (s.a.s) elçilik vazifesi öncesi hayatı, elçilik vazifesiyle birlikte sürdüğü ömür ve verdiği kutsal mücadele, bir ilahi oluş örnekliği olması açısından müstesna konumdadır. Sahip olduğu erdemli duruş hem peygamberlik öncesinde hem de peygamberlikle birlikte devam eden ömründe, vefatına kadar asla değişmeden varlığını sürdürmüştür. Kendisine düşman olanlar dahi O’nun yüce erdemlerine dil uzatamamış, asil duruşuna karşı duramamıştır. Görevi uğruna her şeyi ardında bırakmıştır. Yani oluş ve bozuluş aleminden yüz çevirmiş, ilahi duruşun gereği olarak ilahi oluşa talip olmayı şiar edinmiş ve kendisine uyanlara da bunu tavsiye etmiştir. Hiçbir zorluk onu vazifesinden, imanından ayıramamış, ortaya koyduğu ilahi duruşun bedelini ödemiş ve Allah’ın seçkin kullarının başında gelen olma şerefine yine Allah’ın lütfuyla erişmiştir. Ne mutlu O’nun izinden gidenlere!
Dünya, Allah’ın var ettiği günden bu yana bir oluş ve bozuluş içerisinde varlığını devam ettirmektedir. Varlığını dünyaya göre şekillendirenler oluş ve bozuluşa göre yaşayıp kaybedenlerden olarak ölüp gideceklerdir. Kur’an’ın ve onun şaşmaz rehberi olan Sünnet’inemrettiği ilkelere göre ilahi bir duruşa sahip olanlar ise dünyanın bu yok edici döngüsünden kurtulup ilahi oluşa ermek suretiyle sonsuz saadete kavuşacaklardır. İmtihan, gayet açık ve adildir. Her nefis kendi yapıp ettiğinin karşılığını görecektir. Çünkü Allah kullarının kötülüğünü istemez ve onlara asla zulmetmez.
Selam ve dua ile…