31 Aralık 2020 Perşembe

Sürgün Yurdu'ndan Mektuplar: Karanlık Nasıl Delinir yahut Işık Adamlar

Varlığının öncesinde, varlığa gelişinde ve varlığının dünya üzerindeki son buluşuna kadar olan süreç içerisinde bilinmezliklerle sırlanmış acaip varlık, insanoğlu. Yokluk aleminden varlık alemine çıkışta bir var edicinin dilemesi, varlığını yokluğuna tercih etmesi olmaksızın zatı itibariyle var olamayan mürecceh şey. Hülasa, bir başkasının varlığına bağlı olan, O' nun varlığını yokluğuna tercih etmesinden sonra var olabilen; varlığını sürdürebilen muhtaç varlık: İnsan.
 “Allah: Öyledir, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım, buyurdu.” (Meryem,9) 
Anne rahminde gelişimini tamamlayarak dünyaya gelen bir bebek, tüm ihtiyaçları başkalarınca karşılanan bağımlı bir varlıktır. Doyurulması, uyutulması, beden temizliği ve korunması gibi tüm gereksinimleri velisinin yardımıyla  gerçekleşmektedir. Çocukluk döneminde ise varlıkların isimlerini öğrenme, anlamlı sözcükleri kullanabilme, öz bakım becerilerini edinme gibi pek çok gelişim ödevini gerçekleştirebilmek için bir yol göstericinin kılavuzluğuna gereksinim duymaktadır. Ergenlik dönemi dediğimiz çocukluktan gençliğe ilk adım olan kritik dönemde, hayatı anlama ve anlamlandırma, geleceğe dönük planlar kurma gibi hayati önemi haiz meselelerde, önceden biriktirilen yaşantıların zihinde oluşturduğu tasavvurlar ve önünde duran örnekliklerin de etkisiyle inşa edilecek olan kimliğin sağlıklı bir şekilde oluşturulabilmesi için kendisine rehberlik edecek bir rol modele ihtiyaç duymaktadır. İnsanın bir başka varlığın desteğine duyduğu ihtiyaç, yaşlılık döneminde ise had safhasına ulaşmaktadır. Yaşlılık, Kur'an-ı Kerim’de de ifadesini bulduğu üzere ömrün en rezil çağı olarak tavsif edilmektedir. 
“Sizi yaratan Allah'tır. Sonra da sizi öldürür. Bir kısmınız ise, önceden bildiklerini bilemez hale geleceği ömrün en düşkün çağına geri döndürülür. Şüphesiz ki Allah herşeyi bilir ve herşeye kadirdir.”  (Nahl, 70)
 Bilirken bilmez bir hale gelinen, gençliğin ve yetişkinlik çağının içerisinde sahip olunan beden sıhhatinin iyice bozulduğu, kemiklerin zayıflayıp artık iskeleti ayakta tutamaz hale geldiği, aklın muhakeme yeteneğinin ve hafızanın zayıfladığı muhtaçlığın en hazin şeklidir ihtiyarlık zamanı. İnsan acizliğini bilmezken kendisine ağır gelmeyen bazı durumlar, acziyetin idrak edilebildiği zamanlarda haddinden fazla dokunaklı olabiliyor... Gençken insanın içinde var olan kendine yeterlik, sınırsız güç sahibi oluş gibi birtakım hayali duygular, yerini dışa bağımlılığın vermiş olduğu zayıflık hissine bırakınca kendini, hayatın çekilmezliği hissi iyice artıyor. Oysa gençken hissedilmez böyle zayıflık halleri. Gencizdir ve fark etmez bizim için hiçbir şey. Sıcak havanın kavuruculuğu da soğuk havanın donduruculuğu da birdir. Hayat hep böyle devam edip gidecektir. Zaten dünya da hep bu haldedir... 
Bizim kısaca değinmeye gayret ettiğimiz insanın hayat yolculuğu içerisindeki dönemsel muhtaçlık durumunun, esasında ifade ettiği anlam bir cümle ile özetlenebilir: İnsan muhtaç bir varlıktır.  Biz bu yargımızı yukarıda belirttiğimiz hususlarla delillendirdik. Kimilerimiz cehaletten, kimilerimiz kuru inattan, kimilerimiz ise kibrin/büyüklenmenin meydana getirdiği koyu karanlıktan olsa gerek, varlığının acziyet içerisinde dönüp duran bir yapıya sahip olduğunu göremiyor, kabul etmeye yanaşmıyor. Kimi durumlarda söylenegelen ve çokta kabul gören bir sözün de ifade ettiği gibi ‘Güneş balçıkla sıvanmaz’. Hakikat kendisine eş değerde olmayan yalan ve aldatmayla yok edilemez. Bizler içinde bulunduğumuz hallerin keyfiyeti noktasında tam bir idrak sahibi olmadığımız, yaşadığımız hayatı yaşanmaya değer kılma gayretini göstermediğimiz için tekrar tekrar aynı yanlışların içerisine düşüyoruz. Oysa insan varlığının özüne dönük olarak soracağı sorulara hakkın nuruyla aydınlanmış akıl ışığıyla baksa, cevapları o ışığın altında bulmaya çabalasa karanlıkları dağıtacak, hakikate ulaşacaktır. Ancak etrafı çekici şeylerle bezenmiş ‘ateş yurdunun’ geçici hevesleri, insanı en zayıf yerinden yakalamada usta olan aldatıcıların tuzakları, henüz mücadeleye girişmeden yenilgiyi kabul eden zayıf iradeli Ademoğlu’ nu bir av gibi tuzağına çekmekte, cennet yurdunun saf ve temiz nimetlerinden mahrum bırakmaya çalışmaktadır. Ne ki bir uyarıcının hakka, selamete, ebedi huzura ve mutluluğa çağıran rahmet esintili sesi, şeytanların çığırtkanlıkları ve sahte mutluluk hülyalarıyla tezyin edilmiş şehvet dolu ayartıcıları karşısında garip kalmaktadır. 
“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26; Tirmizî)
“Nûh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten ben Kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim. Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı."  (Nuh, 5-6)
Hak Nebî’ mizin de vermiş olduğu temsilde olduğu gibi, insanlar batılın üzerine bir pervane misali atılmakta, hakkın nuruyla aydınlanmış akıl ışığı kendisini uyarsa dahi ona kulak asmamakta ısrar ederek kendisini yok etmeyi tercih etmektedir. Ateşin parlaklığı ise asıl yakıcı ve yok edici tesirini gölgelemekte, oluşturduğu cazibenin etkisi ardında yatan karanlığı gözlerden gizlemektedir. Karanlık ne ile aydınlık olur? Aydınlık ne ile görülür? Mücerret ruhumuzda açılan bu iğreti yara ne ile şifa bulur? 
Karanlığın ilacı güneştir. Güneş ise ancak akıl ve doğruya iletici bir yol gösteren ile görülür. Güneşe direkt olarak çıplak gözle bakan kimsenin gözleri kamaşır, bir müddet sonra gözlerini ondan çevirmek zorunda kalır. Gözleri ağrır, başı zonklar. Çarpılır. 
Güneşe bakmayı bilen kimse ise ‘ışığın’ güneşin nurundan bir parça olduğunu, gözlerin güneş ile değil ışık ile görebileceğini bizlere öğretir. Öyle gözler vardır ki güneşi göremez. Ancak ışığın perdeleri sıyıran gücü ile ulaşır görmeyen gözlere ve gözler onunla görür hakikati. Işık Adamları güneşe bakmaya ehil kimselerdir. Eğer insan bedeni acziyetini itiraf ettiği gibi ruhi kemalin yollarını bilmede ve hakka ulaşmada ki acziyetini de bilirse hem selim aklın hem de bir yol göstericinin izinde yürüyerek karanlıkları aydınlığa kavuşturabilir. Akıl insana verilen ve onu diğer mahlukattan ayıran en yüce vasfıdır. Aklını Işık Adamı’ nın getirdiği hakikat nuru ile aydınlatarak kullanan bir kimse, karanlıklardan aydınlıklara ulaşabilir. Işık Adamları ise -selam üzerlerine olsun- hak Nebilerdir. Onların getirmiş oldukları Nur, aynı kandilden fışkıran ve bir olan aynı ışıktır. İnsanlık bu Nur ile aydınlanacaktır. Bu Nur  ile selamet bulacak, sürgünü bu Nur’un yardımıyla ile tamam edecektir. Şimdi insanlık hiç olmadığı kadar Işık Adamların getirmiş olduğu Nur’ a muhtaçtır. Siyahın beyaza, beyazın da siyaha üstünlüğünün olmadığı bir medeniyetin Nur’ u, ancak aydınlık kılabilir zulmet kaplamış dünyamızı.
 Biz Hak karşısında acziyetimizi itiraf etmekle kendisinde hiçbir noksanlık, düşüklük, muhtaçlık eseri bulunmayan, Azîz, Alîm, Mütekebbir, Rezzak olan Allah teala hazretlerinin korunmasına sığınıyor ve güçsüzlüğümüzü güce çevirecek olan en salim yola râm oluyoruz.  
“Allah’ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin.” (En’am, 81)
Ve diyoruz ki esenlik, selamet, güzel sonuç yurdu olan cennet yurduna varış ancak hakka teslim olmak, Işık Adamlarının -aleyhimusselam- getirmiş olduğu hak din olan İslam’ ın hayatlara dokunabilmesi, düşünce dünyamızdan ruh dünyamıza, hayatımızın tümüne yön verdiği zamanı, o rahmet iklimini var kılmakla mümkün olacaktır. Yerkürede var olan herşey bizim eserimiz. Berbat edecek olan da mamur kılacak olan da bizleriz. Hakkı tutanı tutmak, haktan yüz çevirenden de uzaklaşmak, ama öncesinde de nasihat etmek ve sabırla, şefkatle doğruya davet etmek vazifemizi her daim hatırda tutmak temennisiyle...
Önümüzdeki yazıda sabrın ve teslimiyetin örneği olan Nuh a.s ve kavmine  karşı vermiş olduğu örnek tevhid mücadelesini konu edinmeye gayret edeceğiz. İnsan olabilmenin engin vasıflarıyla mücehhez, acının, ihanetin en çetinlerine düçar olmuş Allah Adamı Nuh aleyhisselamı...
Doğrular Allah’ tan; hata, eksiklik ve yanlışlıklar ise nefsimizdendir.
Selam ve dua ile...

13 Aralık 2020 Pazar

Sürgün Yurdu'ndan Mektuplar: Yeryüzünün İlk Sakinleri


   Bir önceki giriş yazımızda ilk insanın yaratılış sürecinin başlangıcından,  kendisine verilen birtakım ayırıcı yaratılış özelliklerden bahsetmiş, bu doğrultuda ilk imtihan oluşu, yani yasak ağacı konu edinmiştik. Yasak ağacın ötesindeki imtihan sistemini anlamak adına, devam eden mektuplarımızda evvelkilerin hayatından olsun yaşadığımız hayattan olsun örnekler sunarak, bu örneklere vahiy temelinden hareket etmek suretiyle yorumlar getireceğimizi belirtmiştik. Devam eden satırlarda bu amaca uygun olarak Kur'an-ı Kerim' den ayet mealleri nakledilecek ve bu ayet mealleri ışığında hadiseler yorumlanmaya, mezkur hadiselerin, toplumsal dinamikler üzerinden analizine çalışılacaktır.

   İnsan, ilk ve asıl yurdu olan Cennet Yurdu' nda kendisine bahşedilen zahmetsiz ve sonsuz bir hayattan, zahmetli, sonlu ve türlü imtihanlarla dolu Sürgün Yurdu' na gönderilirken elbetteki başıboş ve amaçsız olarak bırakılmadı. (Bundan sonraki satırlarda Cennet Yurdu' ndan "asıl yurt" ; Sürgün Yurdu' nden ise "asıl olmayan yurt" olarak bahsedilecektir) Yüce Allah' ın yaratılmış varlıklar katında kendi halifesi olmaya layık gördüğü bir varlık olarak yaratmış olduğu insanı, bahşettiği asli yurdunun kadrini bilecek ve azametini kavrayacak yolları ona göstermek ve bu yolda kendisini bir an olsun kılavuzsuz bırakmamakla ona asli olmayan yurdundan çıkış yolunu gösterecekti.  

“Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: “Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.”

"Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabb'inden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabb'ine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur." 

"Dedik ki: “İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler, hem de orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 36-39)

Önceki yazımızda, meleklerin yeryüzünde bir halife yaratılacağı olgusuna verdikleri  endişeli tepkilerini hatırlayacaksınız:

"Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti. " (Bakara-30) 

Meleklerin mezkur olguya yaklaşımlarının, aslında işin özüne vakıf olamadıkları ve kendilerine bu konuyla ilgili tam olarak bilme yetkisi verilmediği için Allah teala meleklerine " Ben sizin bilmediklerinizi bilirim " demiş ve Adem' e öğrettiği isimlerin bilgisini onlardan isteyerek bu gerçeği onların anlamasını sağlamıştır. İşte bu isimlerden birisi olduğuna inandığımız " tevbe " , meleklerin insan hakkında bilmedikleri ve onları işlemiş oldukları suçlardan tevbe ettikleri takdirde, eşrefi mahlûkat katına tekrar yükseltecek olan özelliklerinden olması muhtemeldir. Nitekim Adem ve eşi, Allah tarafından kendilerine öğretilen asli yurda dönüş yolunun kilometre taşı olan bu başat olgu karşısında yeniden asıl yurtlarına dönüş biletini almış, kendilerine yeryüzünde bir sürelik yaşama ve bu yaşam sürecinde varlıklarını sürdürecek geçimlikler verilmiştir. Bu süre içerisinde Allah teala, bireysel ve toplumsal süreçlere karakter kazandıracak, karşılaşılan sorunlara çözüm getirecek İlahi vahiy ile kendilerine yol göstermiştir. Elbetteki Adem ve eşinden olan evlatları da bu imtihanın birer parçası olacak ve Allah'ın yeryüzü projesi Adem ve ailesi ile birlikte hayata geçmeye başlayacaktır. Kur'an bizlere Adem aleyhisselâmın iki oğlundan ve onlarla birlikte yeryüzünde başlayan iktidar mücadelesinden bahsetmektedir. Bu mücadele İblis ile Adem' in, dolayısıyla Allah' a isyan ile itaatin mücadelesi olarak ortaya çıkacaktır.  'Yeryüzün ilk sakinleri' aslında insanlığın vaktini Allah tealanın belirlediği bir süreye kadar devam edecek olan imtihanın ilk muhataplarıydı. Habil, halim selim, yumuşak başlı, yüce gönüllü, kalbinde kötü hasletler barındırmayan, Adem 'in (a.s) kendisinden razı olduğu, salih bir evlattı. Kabil ise, kardeşinin bu özellikleri sebebiyle onu kıskanan, içinden ona karşı sürekli olarak kin ve nefret duyan, kibirli, kendisini üstün gören, kalbi kötü duygularla kaplanmış, fena bir kişiliğe sahipti. Babasının Habil' i sevmesini kıskanıyor, tıpkı İblis in Adem hakkında iddia ettiği gibi, Kabil' de kendisinin daha hayırlı birisi olduğunu iddia ediyordu. O, Habil’ in bu meziyetlerinin aslında takva temelli olduğunu göremiyor, babasının Habil' i diğer evlatlarından ayırdığını, onu üstün gördüğünü düşünerek, hem Habil'e hem de babasına öfke duyuyordu. Oysa kendisi de takva sahibi olarak hem Allah'a hem de babasına sevimli olabilirdi. Ancak Kabil bunun yerine kardeşini kıskanmak, ona karşı olumsuz duygular beslemek, onu kendisine rakip görmek suretiyle alt edilmesi gereken bir düşman olarak algılıyordu. Bunu defahatle ortaya koyacak birtakım fiiliyatlarda da bulundu. Aşağıdaki ayetlerde bu durumun nasıl bir neticeye vardığı beyan edilmiştir:

27 - Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".

28 - "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.

29 - "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".

30 - Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.

31 - Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.

Mezkur ayetlerde Kabil'in kardeşine olan kıskançlık duygusunun kendisini nasıl bir hataya sürüklediğini görmüş olduk. Buradan çıkarılacak birçok dersler ve alınacak ibretler olduğu kanaatindeyiz.

  Bir tarafta peygamber bir baba, diğer tarafta peygamber bir babanın iki oğlu.. Ve temsil edilen iki taraf.. Zulüm ve Adalet. Zulüm, yaratılış amacının dışına çıkarak, sırf dünyevi ihtiraslara, sonsuz iştihalara kapılmak suretiyle eşrefi mahlûkat katından, esfele safilin derekesine baş aşağı yuvarlanmasına sebep olacak yasak ağaca uzanan bir el.... Zulüm, sırf dış görünümü ve hased duygusuyla beslenen öne çıkma isteğinin peşinden koşarak, yeryüzünün halifesi olmak yerine , yeryüzünün ifsad edicisi olmayı tercih etmek.. Zulüm, sahip olduğu meziyetleri kendinden menkul saymak suretiyle, yaratıcısını unutarak müstekbirleşmek ve azgınlığını artırmak suretiyle kınanan ve yerilenlerden olmak.. Yani İblisleşmek, şeytani tavıra bürünmek. 

  Adalet; kendisine Allah 'ın bilipte meleklerin bilgisinin olmadığı o üstün meziyetler verilen, bu meziyetlerin ortaya koyduğu güzel hasletleri kendisinde barındıran ve eşrefi mahlûkat katına yükselten, yasak ağaca uzanmayan bir el.. Adalet; takvasını kendisine örtü yapan, iyi niyet ve duygularla bezenmiş bir kalple insanlar arasında iyiliği ve güzelliği yaymaya çalışan olmak.. Adalet; Allah'ı bilmek, O'na iman etmek ve kendisine yüklemiş olduğu Halifelik misyonuna sahip çıkarak, yeryüzünü imar etmek.. 

  İşte tasnif edilen tüm bu farklı özellikler, iki zıt kimliği ortaya koymaktadır. Birisi Adem' in, diğeri ise İblis'in hal ve tutumlarını kendisinde barındıran iki zıt kimlik.. Daha imtihan sahnesine çıkan ilk insanın evlatları arasında başlamış olan bu iktidar mücadelesi, varoluş sahnesinin bu ilk sakinleri, aslında kıyamete dek sürecek olan hakimiyet savaşının ilk canlı örneği olmuştur. Habil, bu savaşta hak ve adaleti, aynı zamanda mazlumiyeti temsil ederken; Kabil ise haksızlığın ve zulmün temsilcisi olmayı seçmiştir. Bir tarafta nefsini arındıran ve onu temiz tutan Habil, diğer tarafta onu kirleten ve karanlığa gömen Kabil..

Yeryüzünün belki de ilk yasak meyvesi olan iktidar hırsı, daha ilk insanlar arasında dahi fitneyi körüklemiş, kardeş katline varan vahim neticelere sebep olmuştur. Oysa insan, yeryüzünü imar etmek ve Allah'ın adaletini hakim kılmak adına, kendilerine yol gösterici olarak vahiyle yolları aydınlatılırken, daha ilk imtihanında yol göstericisini arkasına atmış, imtihanını kaybetmiştir. Bunun yanında daha ilk imtihanında kazanmıştır da.. Peki bunca yaşanan acı tecrübenin hikmeti nedir? Aslında daha ilk andan itibaren kendisine yol gösterilmiş olan insan, önünü açacak, karanlığını aydınlık kılacak vahiy nurundan yüz çevirmiş, kendisine başka veli ve dostlar aramak suretiyle karanlığa gömülmüştür. Nefsini, istek ve arzularının peşine takılıp, onun aşırılıklarına uymak suretiyle tân etmiş; kendisini İblîsî tavırla ziyana uğratmıştır. Ancak Rabbi onu bu karanlıkta bırakmamış, kendisini bu şekilde ziyana uğratmasına razı gelmemiş, onu yeniden eşrefi mahlûkat katına çıkacak yolu göstermiştir. İnsan, yaratılıp başı boş bırakılmamıştır. Yüce Allah insanı yaratmayı irade buyurmuş ancak onu macera dolu bir gezintiye değil; şerefli bir gaye için yeryüzüne kendi halifesi olarak görevli tayin etmiştir. Bu imtihanda elbetteki kaybedenler olacaktır. Ancak kazananlarda olacaktır. Her Adem, kendi tercihlerinin neticesini alacak, yaptığı her işten sorguya çekilerek gerekli karşılığı görecektir. Zulmedenler zulümlerini, hayra koşanlar hayırlarını tastamam bulacaklardır. Kötülük işleyenlere tevbe kapısı ecelleri yetinceye -ölüm anı hariç- kadar açık tutulacaktır. Bu Rablerinin rahmetinin bir tecellisidir. Meleklerin bilmedikleri ancak Allah'ın bildiği, insanın faziletlerinden birisi olan tevbe gerçekleşsin, Ademoğlu saplandığı zulüm bataklığından çıkıp kurtulsun diye.. Unutmayalım ki dünya içerisinde varolan herşey bizim içindir. Tüm yaşam boyunca imtihanlarımız çeşitli şekillerde ve düzeylerde devamlı olarak kulluğumuzun sınanması adına sürecektir. Ta ki Ademoğlu kulluk yolculuğunu tamam etsin, amellerini sırtına yüklenip mahkeme-yi kübra yolunu tutsun.. 

  Yolumuz uzun; vaktimiz kısadır.  Vahiy ile yollar aydınlık ve akıbet hayırdır inşallah.

Selam, Habil'in tavrını benimseyenlerin, adalet ve merhametin hakim olduğu bir dünya için cehd edenlerin üzerine olsun.

Numan Karabudak , Mart, 2020 Kayseri




Sürgün Yurdu'ndan Mektuplar: İlahınız Tek Bir İlahtır!


Sayısı bilinmez, gözle görülebilen-görülemeyen, somut-soyut birçok ‘ilahın/putun' var olduğu bir çağda, yalnızca biricik, tek bir ilah vardır demek büyük iş doğrusu! Kitabın başı mı ortası mı, biz nereden başlamış olduk bilemiyorum fakat insanın aldandığı ve aldattığı en mühim meselelerden birisini konuşmak üzere olduğumuzu bilelim. Haydi, bismillah diyelim öyleyse.
Birçok insanın varlık hakkında olsun yaratıcı yahut gaybi konularda olsun zihnini meşgul eden meseleler ve bu meselelerin ışığında dünyaya karşı söyleyeceği sözleri olmuştur, olmaya da devam edecektir. Hiçbir yaratılmış varlığın sahip olmadığı, insanı varoluş sahasında farklı kılan bu anlam arayışı, insana asıl kıymetini kavramada yardımcı olan yegane özelliğidir diyebiliriz. Bazı batı menşeili yahut değişik coğrafyalardan olan antropolog ve sosyologlar, insanlığın varlık sahnesine çıkışını İslam inancının tersine birtakım varsayımlara  dayanarak açıklama teşebbüsünde bulunmuşlardır. Şimdi bu teorileri zikretmekle konuyu genişletmek niyetinde değiliz. Merak edenler olursa bununla alakalı olarak ilgili başlıklara müracaat edebilirler. Biz burada akademik bir karşılaştırmalı çalışma yapmadığımız için yalnızca bir cümleyle işaret etmekle yetineceğiz. Bizler iman eden Müminler ve Mümineler olarak, batılı yahut batılı olmayan ideologların, sosyologların ve antropologların aksine, insanlık tarihinin Adem aleyhisselam ile başladığını kabul ediyor ve öyle iman ediyoruz. Dikkat! ‘İman’ ediyoruz, dedik. Ne demek iman etmek? Yani Allah teala hazretleri göndermiş olduğu tüm ilahi vahiylerde ve son kitap olarak gönderdiği Kur'an-ı Kerim’ inde bizlere böyle bildirdiği için böyle inanıyoruz demek! Burada iman eden erkekler ve iman eden kadınlar için başka bir teoriyi, malumatı tercih etme hakkı yoktur. Zaten iman eden erkek ve kadınlar Rableri tarafından vahyedilen ve diğer bilgi vasıtaları ile elde edilmesi de mümkün olmayan hususlara karşı inkari bir tavır takınamaz, böyle bir şeye de tevessül etmez.
“ Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”   (Ahzab, 36)
Mezkur ayette ‘kendi işleri’ ibaresine dayanarak bu tür varlığın özüne dönük meselelerin ilgili ayetin kapsamına dahil edilemeyeceğini düşünmek, insanları ilgilendiren hususları yalnızca gündelik-mücessem/somut işlerle sınırlandırmış olmak olur. Nihayetinde insan mücessem/somut özelliklerle donatıldığı kadar mücerret/soyut özelliklerle de donatılmış bir varlıktır. Dolayısıyla varoluşa dönük olarak soracağı sorular ve alacağı cevaplar da ‘onun işleri’ arasına dahildir. İnsan aramakla bulmaz fakat bulanlar arayanlardır, vecizesi mucibince bizler de hakikati arama yolunda bazı sorular soruyoruz ve sorduğumuz sorulara göre cevaplar alıyoruz. Doğru bir temele dayanan sorular doğru cevapları, yanlış bir temele dayanan sorular ise beraberinde yanlış cevapları getirir. Öyleyse gelin varlığa, gayba, Allah düşüncesine karşılık kim ne tür sorular soruyor ve ne tür cevaplar veriyor şöyle çok kabaca bir göz gezdirelim.
İnsanların bir kısmı üst satırlarda ifade edilen meselelere dair fikirlerini salt aklı esas alarak ortaya koyuyor. Kimileri yalnızca dış dünyayı, maddi görünümleri esas alıyor. Kimileriyse yüce bir varlığın sonsuz ilmini esas kabul ederek ve oradan ilham alarak söylüyor söyleyeceğini. Dolayısıyla her milletin üzerinde yürüdüğü bir yol vardır. Her topluluğun sahip olduğu farklı dini, sosyo-kültürel özellikler, sahip çıktığı farklı değerler sistemi olmuştur. Varlığa dönük, varlığın özüne taalluk eden birbirinden farklı birçok görüş belirtilmiştir. İnsan her zaman arayan olmuştur. Ama hangi insan? Kimler bulmuştur aradığını ve kimler kaybolmuştur karanlık yollarda... Yol göstericisi olmayan, yolunu kaybetmiş, hakikati kendi imkanlarıyla bulabileceği zannına istinad eden kayıp insan... Bu bugün de böyledir. İnsanlığın tarihini Adem aleyhisselam ile başlatan yüce Kur'an, bizlere hakkı ancak Yüce Zâtı yani Allah teala hazretleri ve O' nun güvenilir elçisi ile irtibatlı olanların tam olarak idrak edebileceğini ve bunun ancak vahiy-nübüvvet ilişkisi içerisinde mümkün olabileceğini açıklamıştır. Meselenin ilişkili olduğu hususlar oldukça fazladır. Varlık kuramlarından bilgi kuramlarına, ahlaktan siyasete birçok meselede insan hareket noktası olarak neyin esas kabul edilmesi gerektiği noktasında büyük düşünce ameliyeleri sarf etmişlerdir. Oldukça kabarık bir yekûn oluşturan bu felsefi teoriler, maalesef insanlığın selameti için tam bir reçete sunmaktan aciz kalmıştır. Zaten felsefe için bulmak değil aramaktır, denilir, öyle değil mi? İnsan neyi arar? Ne olursa aramak ihtiyacı hasıl olur? Bir şey yoksa onu aramaya kalkışmak  abesle iştigal etmek değil midir? Neyimiz kayboldu ki onu bulmak için arıyoruz? Varlık nedir? Varlığın özü nedir? Bilgi nedir? Bilginin kaynağı nedir? Soruları çoğaltmak mümkün. Peki bütün bu sorulara verilen cevaplar acaba kaybolduğu sanılan yahut saklanan şeyin bulunduğunu söylememizi mümkün kılar mı? Bir şey arıyoruz ve biz o şeyin ne olduğunu bilemiyoruz? O halde neyi arıyoruz? Bütün bu sorular ve cevaplar akıllara merak duygusunu yahut eşyaya dönük olarak sorulan soruları gayri makul gösterme çabasında olduğumu düşündürmesin. Özünde bir arayışın anlamlı olabilmesinin yolunun, aranan şeyi bulduracak vasıtalar elimizde olduğu zaman mümkün olabileceğini  ifade etmek istiyorum. Meseleyi bir örnekle desteklemek sanırım daha açıklayıcı olacaktır: Bir kimse zihninde bir kilo amasya elması satın almayı tasavvur etse, manav dükkanına girip ‘bana bir kilo amasya elması verir misiniz?’ dese, manav reyonunda çalışan elemanda işe yeni başlamış olsa ve amasya elmasının özelliklerini bilmese, müşteriye istediği şeyi verebilir mi? Tabii ki veremez. Fakat şöyle olsa: Manav elemanı dönüp orada bulunan kendisinden daha tecrübeli bir çalışandan yardım istese, talep edilen amasya elmasının hangisi olduğunu sorup öğrense müşteriye istediğini ancak o zaman verebilir. Bir şeyi tanımıyorsak yahut birileri bize o şeyin ne olduğunu öğretmiyorsa, bize yol göstericilik etmiyorsa, bizim o şeyi bilmemiz mümkün değildir. Böylesine basit gibi görünen bir meselede dahi vaziyet buysa; varlık, bilgi, gayb gibi hayati öneme haiz konulara dair sahip olduğumuz bilgilerimiz hususunda çok daha dikkatli olmak ve endişelenmek durumunda değil miyiz? Burada felsefi bir tartışma açmak niyetinde değilim. Buna gücümün yeteceğini de sanmıyorum. Yalnızca meselenin vahyi bilgiyi ilgilendiren yönlerine işaret etmekle yetinmeye, acziyetimi ikrar ederek, muhtevayı mümkün olduğunca sınırlandırmaya çalışacağım. Neticede hiçbir beşer ürünü olan eksiklikten masun olan değildir.
Birçok insan ve özellikle de bazı filozoflar hakikatin sorgulanabilir olduğu noktasında ciddi olarak yanılgıya düştüler. İnsanlar gözleriyle göremedikleri hakikatlerin gerçekliği olmadığına, sahip oldukları somut algılama araçlarını esas alarak karşı çıktılar. Filozoflar ise somut olanın ardında var olan hikmet dediğimiz öz bilgisini ararken, belki varlığı saptama, özelliklerini ortaya koyma noktasında kendilerine yardımcı olsada, konu din, Allah ve vahiy olunca salt akıl kullanımı ile çoğu zaman vahyin özünden ve nebevi usulden koptular. Kimileri ruhu kimleri maddeyi inkar etti. Neticesinde insanlar hayvani istek ve arzularını dinlerine tercih ettiler. Filozoflar ise hikmet aşkı yüzünden hakikatin özüne ulaşmada biricik yol olan tefekkür (aklın vahiy ile işbirliği/aklı selim) ameliyesini terk ederek sırf şüpheci, sorgulayıcı felsefi usule sarılarak hakikati karışık hale ve anlaşılmaz bir biçime soktular. Kur'an bizlere bilmediğimiz şeylerin ardından gitmememiz gerektiğini şu ayetle veciz bir şekilde bildirmiştir: 
Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsra,36)
Ayetin ifadesi gayet açık. ‘Bilmediğiniz hususlarda ‘bana göre şöyle, bana göre böyle’ diyerek fikir beyanından kaçının. Hele bu hususlar Allah, nübüvvet ve ahiret ile ilgili ise!’ Tarihte ve bugünde ve dahi istikbalde vahyin yol göstericiliği ile bilinebilecek nice meseleleri keyfi yorumlayan, ‘bana göre şöyle bana göre böyle’ diyerek hakikatin hilafına kelam etmiş insanlar oldu, olacaktır da. Biz insanlar olarak elbette akıl nimetinden istifade ederek birtakım sorulara cevaplar arayacağız. Örnek: Bir insan babasından önce var olamaz, değil mi? Bu aklında herhangi bir kusur bulunmayan herkesin doğru kabul edebileceği bir gerçektir. Sonra iki kere iki dört eder, dediğimiz zaman da bittabii üzerinde ittifak edebileceğimiz bir matematik işleminden söz ediyoruz. Ve fakat bizler Allah’ın zatı, nübüvvet, iman esasları, fıkhi meselelerle ilgili konularda keyfi yorumlar, hevaya dayalı teviller yapma hakkına sahip değiliz. Bu tür meselelerde nass (Kur'an ve Sünnet) bilgisi olmadan bir hükme varılamaz. Bütün bunların öncesinde Allah’ın varlığı gibi en hayati bir meselede salt akılla yola çıkmak baştan yolunu ve yol arkadaşını doğru seçememek demek olur. Dedik ya, neyi arıyoruz? Allah kaybolmaktan münezzehtir! Allah kullarını başı boş bırakmaktan da münezzehtir! Allah hakkı ve hakikati belirleme hususunda yegane ölçüdür! Öyleyse biz neyi bulacağız?
““İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.” (Bakara, 38)
Dolayısıyla, Allah teala tarafından gönderilen güvenilir elçiler, insanlara hakikatin bilgisini getirmişlerdir. İnsanlara düşen bu hakikati kabul etmekten başka bir şey değildir. Şimdi soruyorum: Bizler ‘tanrıyı' arayarak mı bulacağız yoksa güvenilir bir elçinin bizlere getirdiği hak beyanlara, vahiy bilgisine mi itibar edeceğiz? Eğer birincisiyse ne ile arayacağız? Aklımızla mı? Hangi akıl? Kimin aklı? Öyle olursa insan sayısınca ‘tanrı bulunabilir’,  insan sayısınca hakikat fikri ortaya atılabilir. Böyle bir durumda müthiş bir kaos, bir buhran ortaya çıkabilir ki bugün dünyamızın böylesi bir cehenneme dönüşmüş olmasının en büyük sebebi, birinci şıkkın  tercih edilerek yol almaya çalışılmasıdır. Bugün aklımız doğru çalışmıyor. Ve bugün aklımızın yol göstericisi nefsî istekler, arzu ve hevâlardır. Kılavuz hevâmız olunca, bakın emellerimiz, insanlık için arzu ettiğimiz, tesis edilmesini istediğimiz şey ne oluyor:
“Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.”  (Bakara, 205)
Burada insanın kendi başına kalınca tamamen kötülüğe meyledeceği gibi bir tezi ispat etmeye çalıştığım sonucu çıkarılmamalı. Göstermeye çalıştığım şey, böyle bir durumda ne gibi bir manzara ile karşı karşıya  kalabileceğimizdir. Bakınız:
“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak, 6-7)
İşte böyle... Biz, insanın -ister inanan  olsun ister inanmayan- Allah’ın tek bir ilah olduğu ve  Muhammed aleyhisselamın O' nun elçisi olduğu hakikatine sırt çevirip, Kur'an ve Sünnet ışığında yaşama, bir toplum ve siyaset üretme zorunluluğuna, ödevine kör ve sağır kesilenlerin zihin ve gönül dünyalarında ne tür bir rahatsızlık olduğu gerçeğine işaret etmeye çabalıyoruz. Bugün insanlığın, her katmanında bulunan, tek tek ve toplum olarak yaşadığı içsel, toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel bütün buhranların ana sebebi, insanlık için en iyi olanı kendi akılları, hevâ ve hevesleri doğrultusunda bulacakları zehabına kapılmış olmalarında aranmalıdır. Tarih buna şehadet etmektedir. Allah’ın kitabı yüce Kur’an bunun birçok örneğiyle doludur. Biz işe iman ettiğimizi iddia ettiğimiz Rabbimize karşı ne kadar sorumluluk sahibiyiz, O' nu ve gönderdiği dini ne kadar iyi tanıyor ve yaşıyoruz, işte biz bunun ‘arayışında' ve ‘sorgulamasında' olmak durumundayız. 
“(Hâl böyle iken) nereye gidiyorsunuz? “ (Tekvir, 26) 
Ve şunu asla unutmamak gerekir ki böyle bir arayış asla kılavuzsuz gerçekleştirilemez. 
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” (Kıyamet, 36)
Ayetin de kesin olarak ifade buyurduğu üzere insan asla başıboş bırakılmamıştır. Böyle olduğunu düşünenler ve Allah’ın indirdiği hakikatlerin hilafına itikat edenler apaçık bir dalaletin içerisine yuvarlanmış olanlardır. Bizlere hakikat süsü verilerek sunulan batıl fikir ve yaşam tarzlarına karşı daima uyanık olmak zorunda olduğumuzu hatırlatmayı kendime bir borç bilirim. Son zamanlarda iyice yaygınlaşan, belki bir inanç olarak yaygınlığı olmasa da gündemi meşgul eden, sanal mecralarında etkisiyle ‘deizm, agnostisizm’ vb. fasit dinlere karşı da şuurlu olmak, tehlikelerine karşı  teyakkuz halinde kalmak ancak vahyin ipine sarılmakla mümkün olur. Dünyamız bambaşka bir görünüme doğru evriliyor. Dijital dünya denilen yeni emperyal sistem, bütün algılarımızla, kabullerimizle oynamaya teşebbüs ediyor. İnançtan siyasete, gıda tüketiminden sağlık sektörüne, eğitimden kültürel kodlara, dini ve sosyal değerlerden müspet toplumsal kimliklere ve dahi aile müessesine kadar birçok şey ve hatta hayatımızı ve ahiretimizi ilgilendiren her şey bir ‘dönüşüme’ tabi tutulmak isteniyor. İşte hali pür melalimiz. İşte insanlığın geldiği nokta. Vaziyetimiz bizleri üzse de ümidimiz diri olmalıdır. Bunlar şeytan zihniyetli müstekbirlerin planları. Bir de Allah’ın planı var. Allah hiçbir haini ve zalimi başarıya ulaştırmaz. Bu şüphe götürmez bir gerçektir. Fakat durun, öyle hemen sevinmeyelim! Bizler iman edenler olarak üzerimize düşen görevleri yerine getirmez isek helakimizi engelleyebilecek hiçbir güç yoktur! Mesele bizim meselemizdir. Galip olan Allah’tır. Biz nerede duruyoruz, ona bakalım. Kötülüklerin sonunu getiremeyeceğiz belki ama bunu kendi hayatımızda başarmaya kadiriz. Ve diyebiliriz ki zahmet olmadan rahmet olmaz. Biliyoruz ki kişiye ancak çalıştığı vardır. Öyleyse haydi, hep birlikte Allah’ın ipine, o herkesi rahmet iklimine kavuşturacak olan ipe; Kur'an ipine sımsıkı sarılalım! Ayrılığa düşen, şahsi hesapları yüzünden birliği bozan fesatçılardan olmayalım! 
Evet, söz çoktur. Mühim olan icraata dökebilmektir. İyiliği emir, kötülüğü nehiy etme görevi bu ümmeti en hayırlı ümmet yapan başat özelliğidir. Öyleyse yüzümüzü hakikate, Alemlerin Rabbi olan Allah teala hazretlerine döndürelim.  Hakkı batılla karıştırmamak için O' nun gönderdiği kitaba, doğru ve güvenilir elçiye uyalım. Bilelim ki sahte kurtuluş çağrısı yapanların ne dünyada ne de ahirette bizlere bir faydası dokunacaktır. Öyleyse eyvah dememek ve geri dönüşü mümkün olmayan bir pişmanlık yaşamadan evvel özümüzü hakka teslim edelim.
Selam, dört bir taraftan sahte ilahların saldırılarına maruz kalsa da yolunu şaşırmayan, ‘Allah’ tan başka hiçbir ilah yoktur’ diyerek tevhid hakikatine uygun olarak yaşama gayretinde olan, yalnızca hakkın rızasını ümit eden ve yalnızca O'ndan korkan, hakka çağıran ve batıla karşı yorulmak nedir bilmeden mücadele eden salih kulların üzerine olsun! Hamd alemlerin yegane rabbi olan Allah’ a mahsustur.
Ve:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed, 7)

3 Aralık 2020 Perşembe

Sürgün Yurdu' ndan Mektuplar: Giriş

     Varlığının özüne dönük olarak her meraklı aklın ve akla bu türden soruları ilham eden,  sonlu dünyadan olmayan mücerret ruhun ürünü olabilecek soruların merkezi olan, Eşref- i Mahlûkat olgusuna bazı sorular eşliğinde bir göz atalım: Eşref- i mahlûkat olmanın sırrı bir yasak ağacın ötesinde mi saklıydı? Adem olmak bir yasak ağacın meyvesinin yenmesiyle mi tamam olacaktı? Neyi aradığını bilmeden, neyi bulacağını kestiremeden yasağa uzanan bir el, insanın eşref- i mahlûkat konumuna bir zarar verir miydi? Melekleri heyecanlandıran, İblis' in kıskançlık ve kibir duyguları içerisinde kendisinin olmasını arzu ettiği, Adem' i uzak tutabilmenin entrikalarını kurduğu o cazibesi yüksek mevki ne idi? Meleklerin kulluğun zirvesi olarak gördükleri kendi hamd ve tesbihleri, İblis ve avanesinin kendi yaratılış hamurlarıyla üstünlüğü elde tuttuklarını iddia ettikleri şeyin üzerinde olan ve Adem' e verilen o bütün ilgiyi üzerine çekecek, düşmanlığın sebebi olacak meziyet ne olabilirdi? Bu meziyet miydi insanı eşref kılan? Meleklerin kendilerinden daha şerefli bir varlık yaratılabileceği gerçeğini duyduklarında vermiş oldukları şaşkınlık ve endişe tepkisinin asıl sebebi yoksa bu muydu? İblis' in bütün derdi kendisine verilmesini arzu ettiği o yüce şerefin insan denilen varlığa verilmesi miydi? Bunca sorunun cevabını eksiklikten beri olarak verebilmek hiçbir Adem' in kudretine sığmaz, boyunu aşar, haddi de zorlar fakat Allah tealanın bizler için hidayet ölçüsü kıldığı Kur'an-ı Kerim' ine gönül veren herkes, cevabı aranan soruların işaret ettiği hakikatlere ışık tutacağı ilhamları umulur ki bulabilir. Yüce Peygamber' in (s.a.s) şahsiyetinde son kemal şeklini alan yukarıda bahsi geçen eşref olma hali, bizleri üzerinde yürüdüğümüz ucu bucağı olmadığı sanılan hayat yolunda aydınlatabilir ve eşref-i mahlûkat mevkine çıkış yollarını gösterebilir. 
" Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır." (Ahzab:21) 
mealindeki ayetin ifadesi, bizim uzun cümlelerle yorduğumuz hakikati veciz bir şekilde açıklamıştır. İşte üzerinde duracağımız 'eşref ve esfel' olmak arasındaki ince çizgiden oluşan "sürgünü" anlamak ve ötesinde duran menzile ulaşabilmek adına çıktığımız uzun yolculukta, bize rehber olacak olan yüce kitabımız  Kur'an' a ve O' nun en sahih ve Salih öğreticisi olan Rasulullah (s.a.s) efendimizi sorularımıza ilham kaynağı kılacak, sürgün yurdundan cennete bir yol nasıl çıkar, işte biz bu sorulara cevaplar arayacağız. 
     İnsan bedeni yaratılış olarak birtakım merhalelerin sonunda çeşitli şekil ve fonksiyonlara sahip organlarla beraber bir bütünü oluşturan beden halini almıştır. Bu beden, hepimizin bildiği gibi somut olarak insan dediğimiz varlığın biyolojik varlığıyla ilgilidir. Çoğu insanın zannettiği ve öyle inandığı gibi, asıl kıymetli olan bedenin şekilsel özelliği değildir. Kur'an bize insanı değerli kılan şeyin aslında insanın bedeni yani maddi varlığı olmadığını şu ayetle bildirmektedir: 
 " Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti. " (Hicr:28-29)    
Burada ifade edildiği gibi insan, öncelikli olarak birtakım yaratılış aşamaları geçirmiş ve nihayet maddi yaratılış tamam olduğunda Allah tarafından kendisine " ruh " üflenmiştir. İnsan böylece melekler tarafından saygı duyulmayı hak eden bir varlık konumuna yükseltilerek asıl anlamını kazanmış bulunmaktadır. Ve sonrasında Allah'ın (c.c) Adem’ i halife olarak tayin edeceğini bildirmesini melekler hayret ve endişe ile karşılamış, İblis ise kendisinin, kendi yaratılış malzemesinden olan soydaşlarının bu görevi daha çok hak ettiğini düşünerek Allah'ın irade buyurmuş olduğu halifelik görevi ile ilgili kararına isyan etmiş, asilerden olmuştur. Bahsi geçen süreç izleyen ayetlerin meallerinde veciz bir şekilde beyan olunmuştur: 
" Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. " (Bakara:30) 
" Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu. " (Bakara:34) 
Adem' in kendisine verilen göreve uygun yaratılışa ve fıtrata sahip oluşunu öncesinde yalnızca Alemlerin Rabbi' nin bilmesi, melekleri böyle bir durum karşısında şaşkınlığa ve endişeye, İblis' i de Adem'e karşı kıskançlık, Allah' a karşı da büyüklenmeye sevk etmiştir. Bu durum melekler ve İblis tarafından apaçık belli olunca, melekler teslimiyet göstermiş ve saygı ile eğilmiş; İblis ise bu duruma rağmen kıskançlık ve öfke ile baş kaldırmış " ben ondan daha üstünüm " iddiasında bulunarak Alemlerin Rabbi' ne asi olmuştur. Sonrasında Adem ve eşi cennete yerleştirilmiş, kendilerine bütün nimetlerden istifade edebilme izni verilmiş, yalnızca bir ağaç.. evet o ağaca bırakın dokunmayı; yaklaşmak dahi yasak edilmişti. Allah teala Adem ve eşine orada zahmetsiz bir hayat vadetmiş, ancak onları zahmetsizliğin içerisinde belki de bütün bu nimetlerin azametini kavrasınlar, başka hiçbir karşılığa değişmesinler diye yasak ağaçla imtihan etmeyi takdir etmişti. Bir de sinsi düşmanları vardı Adem ve eşinin.. Kendisine iyiliğin yanında kötülüğünde ilham edildiği nefisleri.. 
" Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. " (Şems: 7-8-9) 
Ve kendilerine apaçık bir de düşmanları olduğunu bildiren Rableri, kendilerini o sinsi düşmandan sakınmaları için uyarmıştı. Derken o sinsi düşman kendilerini Allah ile aldatmayı başardı. Aşağıdaki ayet meallerinde bu hadiseye geniş olarak yer verilmiştir.
19. "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz."
20. Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı."
21. "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" diye de onlara yemin etti.
22. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab'leri onlara, "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye seslendi.
23. Dediler ki: "Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."
24. Allah, dedi ki: "Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır."
25. Allah, dedi ki: "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız."
(A'râf: 19-25)
Ve böylece cennet yurdundan sürgün yurduna gönderilişin hikayesi başlamış oldu. Fakat Hristiyan inanışındaki gibi bu bir asli günah olmayıp; her Adem' in yaratılış hikayesini temsil eden ve bu yaratılışa uygun hazırlanmış imtihanın hakikatini tasvir eden bir örnek olarak kabul edilmelidir. Her insanın bir yasak ağacı vardır. Kim o ağaçtan uzak durursa sonunda ebedi yurduna geri dönecek ve zahmetsiz yaşamı yeniden hak edebilecektir. Gayretkeş olan ve Rabbi' nden gönderilen ilahi vahye tabi olan her Adem nihayet sürgününü tamamlayacak ve asıl yurduna dönebilecektir. Ancak bunun için varoluş sebebini anlayarak ve eşref-i mahlûkat olabilmek için yapması gerekenleri yapmak şartıyla..
       Kaleme aldığımız kısa giriş yazısından sonra önümüzdeki yazılarda nasip olursa sürgün yurdunu tanıyacak ve sürgünden çıkış yollarına hayattan bazı kesitler sunarak ve devamında yapacağımız çözümlemelerle nacizane işaret etmeye çalışacağız.
       Gayretimiz bir başlangıç olarak görülmeyi murad eder, denememizi daha da ileriye götürebilmek adına dua ve desteklerinizi her zaman memnuniyetle karşılayacağımı ifade etmek isterim.
       İnsanlığın Sürgün Yurdu' nda, selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.
Numan Karabudak Kayseri-2020

Sürgün Yurdu'ndan Mektuplar: Karanlık Dünyanın Nur Saçan Kandilleri yahut Işık Nereden Gelir?

İnsan karmaşık özellikleriyle var olan, varlık sahnesi üzerinde diğer bütün şeylerin sahip olduğu özelliklere kimi yönleriyle muhalif bir canlıdır. Kalbi vardır. Türlü halleriyle çarpan, kimi zaman dağların yalçın kayalarını tırmanırcasına heyecanlı, kimi zaman yorgun yorgun yağan bir çisenti gibi dingin. Kâh olur içten yanar ateşi kâh olur dış dünyadan ateşlenir fitili kalbin dalgalanmalarının insan ya işte, karışık.. Onunla besler sevgisini. -Önce ana rahmine "doğar". Sonra dünyaya gelir. (Teoman Duralı)-  Ana rahminde başlayan dünya yolculuğu orada göbekten bağlandığı bedene ve atışlarıyla ilk musiki deneyimini yaşatan ana kalbine aşina olarak başlamıştır tayin edilmiş yolculuğuna. Korunaklıdır rahim. Allah'ın müminlere özel olarak tecelli ettiği/ettireceği Rahîm sıfatı analara bahsedilmiştir erken olarak. Rahim olanın rahmeti anaya yüklenmiştir, kullarını incitmesin diye Benî Adem. Gel zaman git zaman dünyaya gelir Ademoğlu. Aydınlık, zahmetsiz, korkusuz, çepe çevre rahmetle kuşatılmış ana rahminden, vaktin kayıtlandırıldığı, gün be gün eksilen sayılı saatlerden, yaz gününde açıktan eskimo satan çocuğun o müthiş endişesi misali artık güvende değildir. Ana rahmine bahşedilen hesapsız merhamet, belki bir süre daha onu ana kucağında emin kılacak, baba rahmetiyle ve gölgesiyle ulu çınarının, kendi ayaklarının üstünde duracağı zamana dek ona refik olacak. Türlü merhalelerden geçecek  insan. Önce çok çok uyuyacak. Sanki ölümün provasını yaparcasına, aniden uyanışlara gebe uykularda. Acıkacak. Susayacak. Ağlayacak. Çıktı bir kere "rahim" olan yerden. Ancak başı boş bırakılmayacak. Doyurulacak karnı, giderilecek susuzluğu ve pışpışlanacakta mütemadiyen. Sonra yine esneyecek ve devinecek el ve kollarıyla dahi ayaklarıyla. İnsan ona bakacak bu hallerinde. İçin için imrenecek ve tebessümlerle ama acı nazarla gezinerek küçük bedeninde, acıyacak. Ah küçüğüm, keşke büyümesen, diyerek. Ne kekremsi bir laf böyle. Hayat saadet umulan bir yer olsaydı bebekler bulmaz mıydı? Her bebek aynı mı? Ana rahminde başlayan tedhiş, açlık, belirsizlik, dünyaya gelince yakasını bırakmayan sayısı bilinmez Benî Adem, ne söylüyor size? Bizlere yutturulan sarı saçlarıyla mavi gözleriyle mesut bebek, acep bahsediyor mu ana karnında katledilen sayısız bebekten? İzafidir mutluluk yerkürede. İzafidir acılar. Ne akıl sır erer tek başına, ne nefis bir anlam üretir tasvir edilen bu tabloya. Kalpse mahzun. Kuru bir acımak gelir elinden. Öyleyse cevabı kim verecek?

Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar, dedi Ulu Nebi (s.a.s). Ve fakat onu ana-babası Yahudi, Hristiyan yahut Mecusi yapar. Ana-baba faktörü olumsuzluk anlamında bir nevi sahte nübüvvet. Korumasız kalbin ritmine dilediği enstrümanla şeflik yapan iki dev. Berrak zihnin, Elest Bezmi'nde Kadir-i Mutlak' ın ruhlara yerleştirdiği vahdet bilincini, kainatın her zerresine nakşettiği tevhid motiflerini batıl itikatları ve şirk katranlarıyla zehirleyen iki canavar. Yahut mezkur örneğe mütenakız.  

Akıl. Ve sonra irade. Ve ruh. Ve nefis. Melekler akıllı varlıklar. Cinler öyle. Melekler irade sahibi varlıklar, fakat kötülük işlemeye iradeleri bulunmaz. Cinler ise öyle değil. Ve fakat melekler nefis taşımazlar. Öyle olsa ihtimal ki Cebrail vahyi getirmez, İsrafil sûra üflemezdi. Azrail almazdı hiçbir canı. Mikail sevk etmezdi rahmet yüklü bulutları. Hikmet-i İlahi böyle buyurdu. Cebrail dost olmazdı ulu Nebilere. Ama oldu. Böyle buyurdu Hikmet-i İlahi. Alemlerin Rabbi olan Allah teala böyle kurdu evrenin insana ayrılan kısmıyla ilgili sürgün yerinin sistemini. Melekler önce taaccüp edecekti. İblis hased ve öfkesinden isyan edecekti Allah Azimü'ş-Şan hazretlerine. Adem uzanacaktı yasak ağaca ve gök atacaktı ulu vasfına yakışmayan işleri, kovacaktı ham Adem' i pişenlerin yurdu olan Cennet' ten. 

Ya sonra? Akıl mı ulaştırır bizi öz yurdumuza yeniden? Yoksa kalbimiz mi? Nefis mi gösterir bize  doğru yolu? Yahut irademiz mi? 

Yazıyorum. Zihnimin berrak sularında bulurum ümidiyle aradığım o şeyi, yerin yedi kat altında saklanmış bir madeni arar gibi arıyorum. Ucunu aklımın kalem tıraşıyla sivrilttiğim  tecessüs kalemim, belki katılaşmış et parçalarının bir boşluğundan geçer de ulaşır kalbin aklına diye, sekerat anında bir hasta başında Allah'a açılan el misali, bekliyorum. Ne saçma ne ahmakça bir bekleyiş bu böyle. Islanıyor ense köklerim. Beynimin kıvrımları zonklamakta. Buğulanmış gözlerim, satıhtan manzaralar seyrediyorum. Ayırdına varamıyorum. Tırmanmaya tevessül ediyorum enginleri yeniden. Sahi kaç kez denedik. Bir boşluktan geçebilecek araçları yok sayarak ulaşmayı enginlere, varabildik mi menzile? Sonra atılıyorum, kendimi yine kendimden kaçırırcasına, sefil uçurumların kucağına atlıyorum. Anamın rahminde bulduğum güvenceyi de ummayarak, uzanacak eli de dert etmiyorum. Umuyorum. Bana anamın rahminde bahşedilen hesapsız rahmeti tecelli ettirecek kudret, uçurumlara atlanılan yerlerdedir, biliyorum. Garip. Silik suretler görüyorum. Kapkara, habis, uçlarından şenaat akan parmaklar öbeği. Dokunsam müheyya bekliyor alçaklık. Nefsim iştahlanıyorsa da ruhum mühtez, ürperiyorum. Ademoğlu’ nun sürgününe düşüyor yolum. Heves ediyor uzanmak için elim. Ve anlıyorum, Ademin mazereti bende yok. Ademle alınmış elimizden. Başıboş sanılan insan nefsi, iradesine ortak kılınmış nebevi ışıkla aydınlatılmış ilahi avizeyle kapkara dünya. Sahte kurtarıcıların, yalancı peygamberlerin, sapkın önderlerin peşi sıra koşuşturan Benî Adem, Nübüvvet’in nuruyla kör olmuş, görüyorum. 

Bir el bekliyorum. Mağrur aklım mağlup olsun karşısında, diye. Zikzaklar çizen kalbim türlü hissiyatın boğmacasıyla şimdi bitaptır. Gelsin ve karanlık dünyama nur saçsın. Işığı ilahi aklıyla doğurtsun, ve sahte kurtuluş buluşlarıyla aklımın cırtlak sesini sustursun. Doğunun sahte ışığı ve batının batmayan ama batıran güneşi karşısında zerk etsin alemlere Nübüvvet iksirini. Donuklaşan bakışlara hayat suyundan renk katsın. Rüşde ermemiş akılları ilahi beyanla mamur kılsın. Namusunu kaybetmiş hayalleri, beşerleşen Ademoğlu'nu yeniden insan katına yüceltsin. 

Ve çatlıyor İlahi el ile atılan kainatın sancıyan rahmet tohumu. Âlem coşkulu. Melekler hicap duyuyor zanlarından ve şeytanlar İlahi vaadin hakikati karşısında yerinden fırlamış gözlerle kaybedişin acı sonuyla devriliyor perçemlerinden tutularak cehenneme atılıyorlar. 

Karanlık dünya Nübüvvet ışığıyla aydınlanıyor. Ve Adem yeryüzüne Nübüvvet Nuru ile iniyor. Ana rahminin Allah'ın merhametinin dünyevi tecelligahı olan konumu, Nübüvvet şefkatiyle ahiret saadetine rehber vazifesi görmek suretiyle  yolunu şaşırmış olan insanlığın sürgünden kurtuluş dümeni oluyor, kaptanımız Nübüvvetin tecelligahı peygamberdir. Rahmet elçisi. 
Kendini kendine yeterli görerek azgınlaşan insan, dünyayı yaşanmaz hale getiren ve yeryüzünde bozgunculuk işine soyunarak İblis adına İlahi nizama baş kaldırıyorken, Nübüvvet Nuru ile aydınlanan insan, esfel bir maziden eşref bir âtiye kanatlanacak talimatları alıyor. Düşünce tarzını, meseleleri takdir ediş yöntemini, davranışlarının ahlaki yapısını, toplumsal ilişkilerini, iktisadi yapılanmasını, ilmi ve sanatsal anlayışını Nübüvvet aklıyla yeniden yoğuruyor ve yorumluyor. Bir Mimardır Peygamberler. Cennet Yurdu’ nun Mimarları. Cennet Yurdu' ndan gönderilen Rahmet İşçileri. Yeryüzünü cehenneme çeviren şeytani akla karşı Allah nizamının şerefli mürşidleri. Müminler Allah ve Peygamberi’ nin askerleri. İmanın, amelin, hak dinin, temiz aklın, sağlıklı bir neslin, helal malın, ve insanlığın onuru olan tevhîdî namusun askerleri. Zulme kalkan, hayra öncü olan medeniyetin yılmaz bekçileri. Allah'a iman eden, iyilikleri emir ve tavsiye edip kötülükleri yasaklayan ve anlatan Allah erleri. Çocuğuyla genciyle, erkeğiyle kadınıyla Allah adamları. Kapkara dünyada Nübüvvet nuruyla yollarını aydınlatan aydınlık insanlar. Merhamet timsali, adalet aşığı ulu çınarlar. Herşey sürgünü tamamlamak, hamlık eseri işlenen sürgün suçunu affetirebilmek için. Prometheus, yalancı kurtarıcı. Hırsız. Tanrılar sahte. Bütün bir mazi yalanla tezyin.
Adem. Cennet adamı. Allah elçisi. Ve Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem. Zincirin son halkası. Güzel ahlakın tamamlayıcısı. Ahlaksızlığın ahlak olduğu bir dünya da erdemin dirilticisi. Yeniden asıl yurda dönüş hareketinin son Peygamberi. Kur'an nurunun kalplerimize ulaştırıldığı rahmet köprüsü. Dünyada yolcu gibi yaşa, diyen ilahi sözcüklerin ete kemiğe bürünmüş en kamil örneği. Her şeyiyle okul. Ashabı bu okulun güzide talipleri. Ve ümmetin kevkebleri. Adem peygamberle yerküreye indirilen İslam, Hz. Muhammed ile ikmal olundu. Ve ilahi nizam temelinde kurulacak yeryüzü cennetine son şeklini kavuşturdu. Asra and içildi. İnsanlık aynı imtihanlara gebedir. Değişen şekillerdir. İştihalar bir. Duygu bir. Zevkler bir. İnsan aynı insan. İstek ve arzular aynı. Fabrika ayarları aynı. Peki kim döndürecek yeniden eşref halimize bizleri? Yalancı kurtarıcılar yüzünden gelmedik mi  bu hale? Kur'an’ ı ve Sünnet’ i terk ettiğimiz için düşmedik mi  zillete? Nübüvvet müessesesini ilga ettiğimiz için toplumdan, düşmedik mi bunca buhrana? O halde tarih bize yine bir şeyler söylüyor,  kulak vermeli. 
Özünüze dönün, Peygambere uyun. Kur'an yol azığınız, sünnet-i seniyye yol arkadaşınız olsun. Olsun ki kursağınızda kalan cennet nimeti karar bulsun artık yerinde. Terkedilsin sahte kurtarıcılar. Salt aklın şeytani ayartıcılıkları bıraksın yakanızı. Kalbinizin tuhaf halleri düşsün peşinizden. İradeniz Allah elçisi ile işbirliği yapsın. O' nun rehberliğiyle  arınsın. Vahiy nuruyla aydınlansın kararmış zihinler. Aşağılara atılmış olan Benî Adem, Nübüvvet nuruyla çıksın eşref katına yeniden. Ve sevinsin melekler. Ve kahrından erisin İblisleşenler. Yenilsin tağuti güçler, hak parçalasın batılın köhnemiş başını. Zafer inananların olsun, eğer inanıyorsanız. Ve tamam olsun “ Allah’ ın bilipte meleklerin bilemediği” o büyük muştu. Köpük -şirk düzeni. Batıl itikat ve nizamlar- yok olup gitsin; yeryüzüne faydalı olan şey -Vahdet Dini (İslam)- payidar olsun. Cennet adamları, yolumuz Nübüvvet nuruyla aydın olsun.

İki cihanda selam hidayete tabi olanların üzerine olsun. 



5 Haziran 2020 Cuma

İçimden Geldiği Gibi

sana hüznün o berrak sesini armağan ettim

martıların koklayarak lokma ettikleri simit parçacıkları kadar nasip

kuşun kanadına değen rüzgarın hissiyatı kadar narin

ve fakat bedeller ne lokma tadında sımsıcak
ne de rüzgar  yumuşaklığında pamuk gibi...

15 Nisan 2020 Çarşamba

Jurnaller

-Allah' ı tanımıyorlar. 
+Çünkü Tanrı/ları var.
-Tanrı/lar?
+Çok fazlalar, hem de çok...
-Desene Tanrı/lar ölmedi...
+Ruhunu öldürenler oldukça, Tanrı/lar yaşar!

16.4.2020 - 03.43

1 Nisan 2020 Çarşamba

Jurnaller- Malcolm Neredesin?

Bugüne konuşmak, bugünün diline entegre olmak ve bütün esaslı şeyleri olanın kitabına uydurmak, aslında "olanla olmaktır". Olanın "olması gereken" olduğu bir yerde, olan ile olması gereken bir olur.

1.4.2020 - 00.49

21 Mart 2020 Cumartesi

Jurnaller- Malcolm Neredesin?

O halde madem kelamın sağır duvarlara çarpıyor ve ağırlığı bir gölge kadar hissediliyor sinesinde, madem pahası göklerde biçilen hislerin kadri yeryüzünün yüreklerinde karşılığını görmüyor.. ne diye didinip duruyorsun? Öyle ucuz mu sayıyorsun bu mülkü? Tutup yüreğine koyacak olanı cennete götürecek bu şey, sahi ucuz mu?

Jurnaller- Malcolm Neredesin?

21.3.2020 - 00.13

16 Şubat 2020 Pazar

Jurnaller- Malcolm Neredesin?

Kimi insanlar aspirin gibidir. Hastalığınızın belirtileri olan ağrılarınızı geçici bir süreliğine yok eder. Siz bunu şifa sanırsınız. Halbuki bu, asıl hastalığın tedavisini iptal eden bir aldatmacadır. Gün geçtikçe daha çok hasta olursunuz ve artık ağrı kesicilere aldanmak size fayda sağlamaz..

Çünkü ölüyorsunuz.. 

14 Şubat 2020 Cuma

Jurnaller- Malcolm Neredesin?

Oysa ölüm vardı.. Ne içindi bunca telaş? Ne içindi bunca kırıp dökmek? Ne içindi böyle eşref bir varlığa kahır yüklemek? Bizim olan neydi? Kuruntularımız yok etti en esaslı bağlarımızı ve fakat kimileri için "ayaklı masa" kutsaldı, yanıldık.

14.2.2020 - 23.57

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...