Varlığının öncesinde, varlığa gelişinde ve varlığının dünya üzerindeki son buluşuna kadar olan süreç içerisinde bilinmezliklerle sırlanmış acaip varlık, insanoğlu. Yokluk aleminden varlık alemine çıkışta bir var edicinin dilemesi, varlığını yokluğuna tercih etmesi olmaksızın zatı itibariyle var olamayan mürecceh şey. Hülasa, bir başkasının varlığına bağlı olan, O' nun varlığını yokluğuna tercih etmesinden sonra var olabilen; varlığını sürdürebilen muhtaç varlık: İnsan.
“Allah: Öyledir, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım, buyurdu.” (Meryem,9)
Anne rahminde gelişimini tamamlayarak dünyaya gelen bir bebek, tüm ihtiyaçları başkalarınca karşılanan bağımlı bir varlıktır. Doyurulması, uyutulması, beden temizliği ve korunması gibi tüm gereksinimleri velisinin yardımıyla gerçekleşmektedir. Çocukluk döneminde ise varlıkların isimlerini öğrenme, anlamlı sözcükleri kullanabilme, öz bakım becerilerini edinme gibi pek çok gelişim ödevini gerçekleştirebilmek için bir yol göstericinin kılavuzluğuna gereksinim duymaktadır. Ergenlik dönemi dediğimiz çocukluktan gençliğe ilk adım olan kritik dönemde, hayatı anlama ve anlamlandırma, geleceğe dönük planlar kurma gibi hayati önemi haiz meselelerde, önceden biriktirilen yaşantıların zihinde oluşturduğu tasavvurlar ve önünde duran örnekliklerin de etkisiyle inşa edilecek olan kimliğin sağlıklı bir şekilde oluşturulabilmesi için kendisine rehberlik edecek bir rol modele ihtiyaç duymaktadır. İnsanın bir başka varlığın desteğine duyduğu ihtiyaç, yaşlılık döneminde ise had safhasına ulaşmaktadır. Yaşlılık, Kur'an-ı Kerim’de de ifadesini bulduğu üzere ömrün en rezil çağı olarak tavsif edilmektedir.
“Sizi yaratan Allah'tır. Sonra da sizi öldürür. Bir kısmınız ise, önceden bildiklerini bilemez hale geleceği ömrün en düşkün çağına geri döndürülür. Şüphesiz ki Allah herşeyi bilir ve herşeye kadirdir.” (Nahl, 70)
Bilirken bilmez bir hale gelinen, gençliğin ve yetişkinlik çağının içerisinde sahip olunan beden sıhhatinin iyice bozulduğu, kemiklerin zayıflayıp artık iskeleti ayakta tutamaz hale geldiği, aklın muhakeme yeteneğinin ve hafızanın zayıfladığı muhtaçlığın en hazin şeklidir ihtiyarlık zamanı. İnsan acizliğini bilmezken kendisine ağır gelmeyen bazı durumlar, acziyetin idrak edilebildiği zamanlarda haddinden fazla dokunaklı olabiliyor... Gençken insanın içinde var olan kendine yeterlik, sınırsız güç sahibi oluş gibi birtakım hayali duygular, yerini dışa bağımlılığın vermiş olduğu zayıflık hissine bırakınca kendini, hayatın çekilmezliği hissi iyice artıyor. Oysa gençken hissedilmez böyle zayıflık halleri. Gencizdir ve fark etmez bizim için hiçbir şey. Sıcak havanın kavuruculuğu da soğuk havanın donduruculuğu da birdir. Hayat hep böyle devam edip gidecektir. Zaten dünya da hep bu haldedir...
Bizim kısaca değinmeye gayret ettiğimiz insanın hayat yolculuğu içerisindeki dönemsel muhtaçlık durumunun, esasında ifade ettiği anlam bir cümle ile özetlenebilir: İnsan muhtaç bir varlıktır. Biz bu yargımızı yukarıda belirttiğimiz hususlarla delillendirdik. Kimilerimiz cehaletten, kimilerimiz kuru inattan, kimilerimiz ise kibrin/büyüklenmenin meydana getirdiği koyu karanlıktan olsa gerek, varlığının acziyet içerisinde dönüp duran bir yapıya sahip olduğunu göremiyor, kabul etmeye yanaşmıyor. Kimi durumlarda söylenegelen ve çokta kabul gören bir sözün de ifade ettiği gibi ‘Güneş balçıkla sıvanmaz’. Hakikat kendisine eş değerde olmayan yalan ve aldatmayla yok edilemez. Bizler içinde bulunduğumuz hallerin keyfiyeti noktasında tam bir idrak sahibi olmadığımız, yaşadığımız hayatı yaşanmaya değer kılma gayretini göstermediğimiz için tekrar tekrar aynı yanlışların içerisine düşüyoruz. Oysa insan varlığının özüne dönük olarak soracağı sorulara hakkın nuruyla aydınlanmış akıl ışığıyla baksa, cevapları o ışığın altında bulmaya çabalasa karanlıkları dağıtacak, hakikate ulaşacaktır. Ancak etrafı çekici şeylerle bezenmiş ‘ateş yurdunun’ geçici hevesleri, insanı en zayıf yerinden yakalamada usta olan aldatıcıların tuzakları, henüz mücadeleye girişmeden yenilgiyi kabul eden zayıf iradeli Ademoğlu’ nu bir av gibi tuzağına çekmekte, cennet yurdunun saf ve temiz nimetlerinden mahrum bırakmaya çalışmaktadır. Ne ki bir uyarıcının hakka, selamete, ebedi huzura ve mutluluğa çağıran rahmet esintili sesi, şeytanların çığırtkanlıkları ve sahte mutluluk hülyalarıyla tezyin edilmiş şehvet dolu ayartıcıları karşısında garip kalmaktadır.
“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26; Tirmizî)
“Nûh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten ben Kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim. Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı." (Nuh, 5-6)
Hak Nebî’ mizin de vermiş olduğu temsilde olduğu gibi, insanlar batılın üzerine bir pervane misali atılmakta, hakkın nuruyla aydınlanmış akıl ışığı kendisini uyarsa dahi ona kulak asmamakta ısrar ederek kendisini yok etmeyi tercih etmektedir. Ateşin parlaklığı ise asıl yakıcı ve yok edici tesirini gölgelemekte, oluşturduğu cazibenin etkisi ardında yatan karanlığı gözlerden gizlemektedir. Karanlık ne ile aydınlık olur? Aydınlık ne ile görülür? Mücerret ruhumuzda açılan bu iğreti yara ne ile şifa bulur?
Karanlığın ilacı güneştir. Güneş ise ancak akıl ve doğruya iletici bir yol gösteren ile görülür. Güneşe direkt olarak çıplak gözle bakan kimsenin gözleri kamaşır, bir müddet sonra gözlerini ondan çevirmek zorunda kalır. Gözleri ağrır, başı zonklar. Çarpılır.
Güneşe bakmayı bilen kimse ise ‘ışığın’ güneşin nurundan bir parça olduğunu, gözlerin güneş ile değil ışık ile görebileceğini bizlere öğretir. Öyle gözler vardır ki güneşi göremez. Ancak ışığın perdeleri sıyıran gücü ile ulaşır görmeyen gözlere ve gözler onunla görür hakikati. Işık Adamları güneşe bakmaya ehil kimselerdir. Eğer insan bedeni acziyetini itiraf ettiği gibi ruhi kemalin yollarını bilmede ve hakka ulaşmada ki acziyetini de bilirse hem selim aklın hem de bir yol göstericinin izinde yürüyerek karanlıkları aydınlığa kavuşturabilir. Akıl insana verilen ve onu diğer mahlukattan ayıran en yüce vasfıdır. Aklını Işık Adamı’ nın getirdiği hakikat nuru ile aydınlatarak kullanan bir kimse, karanlıklardan aydınlıklara ulaşabilir. Işık Adamları ise -selam üzerlerine olsun- hak Nebilerdir. Onların getirmiş oldukları Nur, aynı kandilden fışkıran ve bir olan aynı ışıktır. İnsanlık bu Nur ile aydınlanacaktır. Bu Nur ile selamet bulacak, sürgünü bu Nur’un yardımıyla ile tamam edecektir. Şimdi insanlık hiç olmadığı kadar Işık Adamların getirmiş olduğu Nur’ a muhtaçtır. Siyahın beyaza, beyazın da siyaha üstünlüğünün olmadığı bir medeniyetin Nur’ u, ancak aydınlık kılabilir zulmet kaplamış dünyamızı.
Biz Hak karşısında acziyetimizi itiraf etmekle kendisinde hiçbir noksanlık, düşüklük, muhtaçlık eseri bulunmayan, Azîz, Alîm, Mütekebbir, Rezzak olan Allah teala hazretlerinin korunmasına sığınıyor ve güçsüzlüğümüzü güce çevirecek olan en salim yola râm oluyoruz.
“Allah’ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin.” (En’am, 81)
Ve diyoruz ki esenlik, selamet, güzel sonuç yurdu olan cennet yurduna varış ancak hakka teslim olmak, Işık Adamlarının -aleyhimusselam- getirmiş olduğu hak din olan İslam’ ın hayatlara dokunabilmesi, düşünce dünyamızdan ruh dünyamıza, hayatımızın tümüne yön verdiği zamanı, o rahmet iklimini var kılmakla mümkün olacaktır. Yerkürede var olan herşey bizim eserimiz. Berbat edecek olan da mamur kılacak olan da bizleriz. Hakkı tutanı tutmak, haktan yüz çevirenden de uzaklaşmak, ama öncesinde de nasihat etmek ve sabırla, şefkatle doğruya davet etmek vazifemizi her daim hatırda tutmak temennisiyle...
Önümüzdeki yazıda sabrın ve teslimiyetin örneği olan Nuh a.s ve kavmine karşı vermiş olduğu örnek tevhid mücadelesini konu edinmeye gayret edeceğiz. İnsan olabilmenin engin vasıflarıyla mücehhez, acının, ihanetin en çetinlerine düçar olmuş Allah Adamı Nuh aleyhisselamı...
Doğrular Allah’ tan; hata, eksiklik ve yanlışlıklar ise nefsimizdendir.
Selam ve dua ile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder