İnsanlığın ortak kaderi her çıkmaza girdiğinde, bireysel ve toplumsal yaşamın her buhran döneminde, iyiliğin, güzelliğin, hayır ve bereket ortamının yerini kötülüğe, çirkinliğe, fesad ve bozgunculuk eseri olan yozlaşmaya bıraktığında, ilahi kader tarihin akışına yeni bir yön vermek iradesiyle müdahil olmuştur. Adem aleyhisselam ile başlatılan insanlığın kurtuluşuna vesile olacak olan elçilik görevi, ardından gelen insanlığın en şereflilerine, en son elçi, Hatemu'l-Enbiya Hz. Muhammed’le (s.a.s) son bulmak kaydıyla, Allah’ın bir lütfu ve ağır bir sorumluluk ile birlikte tevdi edilmiştir. Tüm elçilerin öncelikle kendi şahıslarında gerçekleştirmek ve daha sonra aile efradına, yakın-uzak akrabasına ve içinde yaşadığı topluma getirmiş olduğu mesaj hiçbir değişikliğe uğramadan tebliğ edilmiştir: “De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız? (Enbiya, 108)
Önceki yazılarımızın muhtevasını varlığın, varlığa hayat veren güç olarak Allah tealanın ve insanlığın kurtuluşunu mümkün kılacak yolların bilgisine sahip kılınan resullerin (aleyhimusselam) varoluşsal açıdan kimi özelliklerini ele almaya gayret ederek oluşturduk. Allah tasavvurumuzun nasıl olması gerektiği, O' nu (c.c) ancak yine kendisinin kendisini tanıtması ile -ya elçileri vasıtasıyla (ki bu da vahiy yoluyla olur) ya da en genel anlamıyla kendi varlığımız dışında kalan varlıklara yahut iç dünyamızı tefekkür yoluyla- mümkün olacağını açıklamaya gayret ettik. Hazır bulduğumuz, bir gayret ve çaba eseri olmayan geleneksel inanış formumuzu, kimi yönlerden gözden geçirilmeye acil koduyla ihtiyaç olduğuna dikkat çekmeye çabaladık. Öyle ki insan, önce zatını tanımak ve sonra Rabbini tanımakla mükelleftir. Kendini tanımakta kusur işleyen bir kimsenin, varlığını alem içerisinde belirginleştirmeyen bir beşerin, Alemlerin Rabbi'ni tanıması, O'na hakkıyla iman ederek davranışlarını O'nun rızasına uygun olarak düzenlemesi mümkün gözükmemektedir. Bizler sulhü ancak son nefesle birlikte mümkün olacak, süresi bir ömrü kapsayan çetin bir mücahedenin değişmez unsuruyuz. İlk insandan itibaren başlayan İblisle olan savaşımız, biz her ne kadar sahiplenmeyerek, görmezden gelerek arkamıza atmaya uğraşsakta, her birimizin hayatında vakıa cereyan etmektedir. “İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.” Hadisi şerifi de bir cihetiyle bizlere bu gerçeği ifade etmektedir. İnsan olmak ağır bir yüktür. Dağların dahi yüklenmekten, üzerine almaktan kaçındığı halifelik görevine talip olan, idrakinde olduğu zaman iman ve ihlası ile altından kalkabileceği bu görevi ardına atarak gaflet içinde, gerçeklerden kopuk bir hayat sürmeyi kazanç zanneden bir varlık haline dönüşebilen şaşırtıcı bir canlı, insan. Savaş meydanında bir iki düşman safını bozguna uğratmakla zafer kazandım zanneden, bu vehimle kalkanını indiren, zırhını çıkaran, miğferini başından alan piyadeye ne olur dersin? Bir kılıç darbesi ile gövdesinden başı mı ayrılsın yoksa mızraklarla kalbi, ciğerleri delik deşik mi edilsin? Her iki akıbet mümkün ve müstehak. Şimdi biz insanlar olarak, bir ömre yayılan harpte, bir vakit namazı eda etmekle rahata kavuşup, bir ramazan orucunu tutmakla cenneti kazanıp, bir iki sadaka ile sadıklardan olup nefsimize ve şeytanlara galip geldik sanar isek, şu bizim ahmak piyadeden farkınız ne olur? İşte şimdi bir peygamberin, bir baba, bir eş olarak imtihanların en çetinine uğratılmış, 950 yıl gece-gündüz, çarşı-pazar demeksizin tevhid davasını insanlara tebliğ etmiş, hidayet önderi Nuh aleyhisselamı ve mücadelesini birlikte görmeye, anlamaya ve öğütler almaya çalışacağız. Birey, toplum, millet ve tüm insanlık olarak hızla kıyametimize doğru yol aldığımız şu içinde bulunduğumuz zaman diliminde, evlatlarına seslenen; onlara kurtuluş çağrısı yapan bir babanın acı ve şefkat yüklü sesine kulak verelim!
“Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar, diye Nuh'u kendi kavmine gönderdik. Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allah'ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” (Nûh, 1-4)
Fıtratını özünden saptırarak inkarcılık ile inatçı bir zorba kavim haline dönüşmüş Nuh milleti, ilahi ihtar ile muhatap kılındı. Tam 950 yıl süren, durmaksızın Allah’ın birliğini, kulluğun tüm yönleriyle yalnızca O'na has kılınması gerektiğini ve kendilerine yaratılış gayelerini anlatan şefkat ve sabır timsali bir Allah elçisiydi Nuh (a.s.). Evet, alaya alındı, hakarete uğradı, eşi ve oğlu tarafından ihanet gördü. Pes etmeksizin, yılgınlık göstermeksizin insanlara kurtuluş çağrısını her an yineledi. Kavminin eza veren sözlerine, toplumun zengin, maddi güç ve nüfuz sahibi ileri gelenlerinin tüm komplo düzenlerine rağmen, cesaret ve yüksek azimle kalplerinin üzerindeki gaflet perdelerini kaldırarak, hakikati duymaya uygun hale gelebilsinler diye çırpınan bir rahmet elçisiydi O. Kur’an'da Nuh aleyhisselam’ ın adıyla müstakil bir sûrenin varlığını bilmekteyiz. Ben muhterem okuyuculara sûrenin tamamını dikkatli bir şekilde ayrıca okumalarını tavsiye ediyorum. Burada Nuh'un (a.s) bir baba, eş ve peygamber olarak şahsında birleştirdiği beşeri-peygamberi sorumlulukları nasıl başarıyla taşıyabildiği, her türlü engele, maddi manevi zorluklara nasıl göğüs gerebildiği noktasında ilham olur düşüncesiyle ve insanlığın kendi kıyameti olan ölüm gerçeğinin diğer tüm gerçekliklerden daha gerçek olduğu bilincine uygun olarak, Nuh’un Tevhid Gemisi’ne dönmeleri adına bir çağrı kabul etmelerini umut ediyorum. Bu öyle bir gemi ki Adem (a.s) ile yola revan oldu ve kıyametin kopacağı ana değin yolcularını taşımaya devam edecek. Kısa ve çok süratle geçip giden şu fani ömrümüzde, kaptanı kötü arzu ve isteklerimiz olan Şirk Düzeni Gemisi’nden yüz çevirmek, binen var ise acil olarak inmek suretiyle çileli fakat sonu ebedi selamet olan Tevhid Gemisi’ne binmenin ebedi selametin tek yolu olduğunu görmek durumundayız. “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 208)
Göz aydınlığımız olan ve tevhid inancının kul üzerinde en büyük alameti farikası olan NAMAZIMIZ ile çağın şirk önderlerine karşı Nuh örnekliğinde olduğu gibi bir duruş sergilemeye, insanlığın felaketini, neslin ifsadını, ekinin helakını isteyen şeytani düzene karşı onurlu ve başı dik bir mücadele vermeye çağırıyorum! Tıpkı Nuh aleyhisselam gibi, Allah’ın hakkı olan kulluğu başkalarına yapan, yeryüzünde Allah’ın düzenine karşı şeytani düzenlere destek veren, İslam’ın yaşanılabilir olmasını istemeyerek her türlü hile ve desiseye başvurarak ona karşı savaşan mücrimlere sabırla ve azimle mücadele vermek bizim asli vazifemizdir, hatırlatmayı bir vazife sayıyorum. Velev ki eşimiz, çocuklarımız ve yakın-uzak etrafımız bizlere karşı olsun! Gözlerinin önünde, insanları O'nun adına davet ettiği Allah tealanın azabı olan tufanda boğulan oğlu dahi onu yolundan çeviremedi.
“Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): «Bugün Allah'ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur» dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.” (Hûd, 42-43)
Ne eş ne evlat sevgisi ne de şeytani güçlerin vereceği zarar onu davasından döndüremedi. Öyleyse bizler de Nuh aleyhisselam misali gönlümüze Allah dışında bir sevgi yerleştirmemeliyiz. Davamızı namusumuz görerek her türlü çile ve zorluğa rağmen yolumuzdan dönmemeliyiz. Çağımızın kıyameti kopmak üzereyken, insanlık öbek öbek cehenneme koşarken bizler nasıl rahat edebiliriz? Haydi Genç Öncü kardeşim! Vakit Nuh misali cehd ve gayretle tevhid şuuruna ererek sarsılmaz bir inancı kalplerimize yerleştirmek, Kur'an merkezli yaşamı öncelikli ve acil olarak şahsımızda gerçekleştirerek örnek bir şahsiyet olma vaktidir! Bil ki senin varlık gayen Allah’ın eşsiz ve benzersiz nizamını yeryüzünde hakim kılmak davasıdır! Ve namazımız bizim bu tevhid medeniyetimizin alameti farikasıdır. Namazımızla dirilecek, namazımızla yaşayacak ve namazımızla yaşatacağız. Alemi kaplayan şirk karanlığını tevhid nuruyla dağıtacağız! Bismillah diyelim ve gemiye dönelim! Varsın kıyıda kalan en sevdiğimiz olsun...
Not: Nûh aleyhisselamın tebliğ süreci, içerisinde birçok psikolojik ve sosyal hadiseyi barındırmaktadır. Biz burada sözü uzatmamak adına ilgili hususlara çok küçük işaretlerle değinmeyi yeterli gördük. Kıymetli okurlarımızdan ayrıntılı bilgi talep edenler için tefsir kaynaklarına müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.
Her türlü noksanlık ve kusurdan münezzeh olan Allah’ın (c.c) şanı pek yücedir! O’nun hidayete erdirdiğini saptıracak, sapmasına müsaade ettiğini de hidayete iletecek hiçbir kimse bulamazsın.
Selam ve dua ile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder