Sayısı bilinmez, gözle görülebilen-görülemeyen, somut-soyut birçok ‘ilahın/putun' var olduğu bir çağda, yalnızca biricik, tek bir ilah vardır demek büyük iş doğrusu! Kitabın başı mı ortası mı, biz nereden başlamış olduk bilemiyorum fakat insanın aldandığı ve aldattığı en mühim meselelerden birisini konuşmak üzere olduğumuzu bilelim. Haydi, bismillah diyelim öyleyse.
Birçok insanın varlık hakkında olsun yaratıcı yahut gaybi konularda olsun zihnini meşgul eden meseleler ve bu meselelerin ışığında dünyaya karşı söyleyeceği sözleri olmuştur, olmaya da devam edecektir. Hiçbir yaratılmış varlığın sahip olmadığı, insanı varoluş sahasında farklı kılan bu anlam arayışı, insana asıl kıymetini kavramada yardımcı olan yegane özelliğidir diyebiliriz. Bazı batı menşeili yahut değişik coğrafyalardan olan antropolog ve sosyologlar, insanlığın varlık sahnesine çıkışını İslam inancının tersine birtakım varsayımlara dayanarak açıklama teşebbüsünde bulunmuşlardır. Şimdi bu teorileri zikretmekle konuyu genişletmek niyetinde değiliz. Merak edenler olursa bununla alakalı olarak ilgili başlıklara müracaat edebilirler. Biz burada akademik bir karşılaştırmalı çalışma yapmadığımız için yalnızca bir cümleyle işaret etmekle yetineceğiz. Bizler iman eden Müminler ve Mümineler olarak, batılı yahut batılı olmayan ideologların, sosyologların ve antropologların aksine, insanlık tarihinin Adem aleyhisselam ile başladığını kabul ediyor ve öyle iman ediyoruz. Dikkat! ‘İman’ ediyoruz, dedik. Ne demek iman etmek? Yani Allah teala hazretleri göndermiş olduğu tüm ilahi vahiylerde ve son kitap olarak gönderdiği Kur'an-ı Kerim’ inde bizlere böyle bildirdiği için böyle inanıyoruz demek! Burada iman eden erkekler ve iman eden kadınlar için başka bir teoriyi, malumatı tercih etme hakkı yoktur. Zaten iman eden erkek ve kadınlar Rableri tarafından vahyedilen ve diğer bilgi vasıtaları ile elde edilmesi de mümkün olmayan hususlara karşı inkari bir tavır takınamaz, böyle bir şeye de tevessül etmez.
“ Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzab, 36)
Mezkur ayette ‘kendi işleri’ ibaresine dayanarak bu tür varlığın özüne dönük meselelerin ilgili ayetin kapsamına dahil edilemeyeceğini düşünmek, insanları ilgilendiren hususları yalnızca gündelik-mücessem/somut işlerle sınırlandırmış olmak olur. Nihayetinde insan mücessem/somut özelliklerle donatıldığı kadar mücerret/soyut özelliklerle de donatılmış bir varlıktır. Dolayısıyla varoluşa dönük olarak soracağı sorular ve alacağı cevaplar da ‘onun işleri’ arasına dahildir. İnsan aramakla bulmaz fakat bulanlar arayanlardır, vecizesi mucibince bizler de hakikati arama yolunda bazı sorular soruyoruz ve sorduğumuz sorulara göre cevaplar alıyoruz. Doğru bir temele dayanan sorular doğru cevapları, yanlış bir temele dayanan sorular ise beraberinde yanlış cevapları getirir. Öyleyse gelin varlığa, gayba, Allah düşüncesine karşılık kim ne tür sorular soruyor ve ne tür cevaplar veriyor şöyle çok kabaca bir göz gezdirelim.
İnsanların bir kısmı üst satırlarda ifade edilen meselelere dair fikirlerini salt aklı esas alarak ortaya koyuyor. Kimileri yalnızca dış dünyayı, maddi görünümleri esas alıyor. Kimileriyse yüce bir varlığın sonsuz ilmini esas kabul ederek ve oradan ilham alarak söylüyor söyleyeceğini. Dolayısıyla her milletin üzerinde yürüdüğü bir yol vardır. Her topluluğun sahip olduğu farklı dini, sosyo-kültürel özellikler, sahip çıktığı farklı değerler sistemi olmuştur. Varlığa dönük, varlığın özüne taalluk eden birbirinden farklı birçok görüş belirtilmiştir. İnsan her zaman arayan olmuştur. Ama hangi insan? Kimler bulmuştur aradığını ve kimler kaybolmuştur karanlık yollarda... Yol göstericisi olmayan, yolunu kaybetmiş, hakikati kendi imkanlarıyla bulabileceği zannına istinad eden kayıp insan... Bu bugün de böyledir. İnsanlığın tarihini Adem aleyhisselam ile başlatan yüce Kur'an, bizlere hakkı ancak Yüce Zâtı yani Allah teala hazretleri ve O' nun güvenilir elçisi ile irtibatlı olanların tam olarak idrak edebileceğini ve bunun ancak vahiy-nübüvvet ilişkisi içerisinde mümkün olabileceğini açıklamıştır. Meselenin ilişkili olduğu hususlar oldukça fazladır. Varlık kuramlarından bilgi kuramlarına, ahlaktan siyasete birçok meselede insan hareket noktası olarak neyin esas kabul edilmesi gerektiği noktasında büyük düşünce ameliyeleri sarf etmişlerdir. Oldukça kabarık bir yekûn oluşturan bu felsefi teoriler, maalesef insanlığın selameti için tam bir reçete sunmaktan aciz kalmıştır. Zaten felsefe için bulmak değil aramaktır, denilir, öyle değil mi? İnsan neyi arar? Ne olursa aramak ihtiyacı hasıl olur? Bir şey yoksa onu aramaya kalkışmak abesle iştigal etmek değil midir? Neyimiz kayboldu ki onu bulmak için arıyoruz? Varlık nedir? Varlığın özü nedir? Bilgi nedir? Bilginin kaynağı nedir? Soruları çoğaltmak mümkün. Peki bütün bu sorulara verilen cevaplar acaba kaybolduğu sanılan yahut saklanan şeyin bulunduğunu söylememizi mümkün kılar mı? Bir şey arıyoruz ve biz o şeyin ne olduğunu bilemiyoruz? O halde neyi arıyoruz? Bütün bu sorular ve cevaplar akıllara merak duygusunu yahut eşyaya dönük olarak sorulan soruları gayri makul gösterme çabasında olduğumu düşündürmesin. Özünde bir arayışın anlamlı olabilmesinin yolunun, aranan şeyi bulduracak vasıtalar elimizde olduğu zaman mümkün olabileceğini ifade etmek istiyorum. Meseleyi bir örnekle desteklemek sanırım daha açıklayıcı olacaktır: Bir kimse zihninde bir kilo amasya elması satın almayı tasavvur etse, manav dükkanına girip ‘bana bir kilo amasya elması verir misiniz?’ dese, manav reyonunda çalışan elemanda işe yeni başlamış olsa ve amasya elmasının özelliklerini bilmese, müşteriye istediği şeyi verebilir mi? Tabii ki veremez. Fakat şöyle olsa: Manav elemanı dönüp orada bulunan kendisinden daha tecrübeli bir çalışandan yardım istese, talep edilen amasya elmasının hangisi olduğunu sorup öğrense müşteriye istediğini ancak o zaman verebilir. Bir şeyi tanımıyorsak yahut birileri bize o şeyin ne olduğunu öğretmiyorsa, bize yol göstericilik etmiyorsa, bizim o şeyi bilmemiz mümkün değildir. Böylesine basit gibi görünen bir meselede dahi vaziyet buysa; varlık, bilgi, gayb gibi hayati öneme haiz konulara dair sahip olduğumuz bilgilerimiz hususunda çok daha dikkatli olmak ve endişelenmek durumunda değil miyiz? Burada felsefi bir tartışma açmak niyetinde değilim. Buna gücümün yeteceğini de sanmıyorum. Yalnızca meselenin vahyi bilgiyi ilgilendiren yönlerine işaret etmekle yetinmeye, acziyetimi ikrar ederek, muhtevayı mümkün olduğunca sınırlandırmaya çalışacağım. Neticede hiçbir beşer ürünü olan eksiklikten masun olan değildir.
Birçok insan ve özellikle de bazı filozoflar hakikatin sorgulanabilir olduğu noktasında ciddi olarak yanılgıya düştüler. İnsanlar gözleriyle göremedikleri hakikatlerin gerçekliği olmadığına, sahip oldukları somut algılama araçlarını esas alarak karşı çıktılar. Filozoflar ise somut olanın ardında var olan hikmet dediğimiz öz bilgisini ararken, belki varlığı saptama, özelliklerini ortaya koyma noktasında kendilerine yardımcı olsada, konu din, Allah ve vahiy olunca salt akıl kullanımı ile çoğu zaman vahyin özünden ve nebevi usulden koptular. Kimileri ruhu kimleri maddeyi inkar etti. Neticesinde insanlar hayvani istek ve arzularını dinlerine tercih ettiler. Filozoflar ise hikmet aşkı yüzünden hakikatin özüne ulaşmada biricik yol olan tefekkür (aklın vahiy ile işbirliği/aklı selim) ameliyesini terk ederek sırf şüpheci, sorgulayıcı felsefi usule sarılarak hakikati karışık hale ve anlaşılmaz bir biçime soktular. Kur'an bizlere bilmediğimiz şeylerin ardından gitmememiz gerektiğini şu ayetle veciz bir şekilde bildirmiştir:
Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsra,36)
Ayetin ifadesi gayet açık. ‘Bilmediğiniz hususlarda ‘bana göre şöyle, bana göre böyle’ diyerek fikir beyanından kaçının. Hele bu hususlar Allah, nübüvvet ve ahiret ile ilgili ise!’ Tarihte ve bugünde ve dahi istikbalde vahyin yol göstericiliği ile bilinebilecek nice meseleleri keyfi yorumlayan, ‘bana göre şöyle bana göre böyle’ diyerek hakikatin hilafına kelam etmiş insanlar oldu, olacaktır da. Biz insanlar olarak elbette akıl nimetinden istifade ederek birtakım sorulara cevaplar arayacağız. Örnek: Bir insan babasından önce var olamaz, değil mi? Bu aklında herhangi bir kusur bulunmayan herkesin doğru kabul edebileceği bir gerçektir. Sonra iki kere iki dört eder, dediğimiz zaman da bittabii üzerinde ittifak edebileceğimiz bir matematik işleminden söz ediyoruz. Ve fakat bizler Allah’ın zatı, nübüvvet, iman esasları, fıkhi meselelerle ilgili konularda keyfi yorumlar, hevaya dayalı teviller yapma hakkına sahip değiliz. Bu tür meselelerde nass (Kur'an ve Sünnet) bilgisi olmadan bir hükme varılamaz. Bütün bunların öncesinde Allah’ın varlığı gibi en hayati bir meselede salt akılla yola çıkmak baştan yolunu ve yol arkadaşını doğru seçememek demek olur. Dedik ya, neyi arıyoruz? Allah kaybolmaktan münezzehtir! Allah kullarını başı boş bırakmaktan da münezzehtir! Allah hakkı ve hakikati belirleme hususunda yegane ölçüdür! Öyleyse biz neyi bulacağız?
““İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.” (Bakara, 38)
Dolayısıyla, Allah teala tarafından gönderilen güvenilir elçiler, insanlara hakikatin bilgisini getirmişlerdir. İnsanlara düşen bu hakikati kabul etmekten başka bir şey değildir. Şimdi soruyorum: Bizler ‘tanrıyı' arayarak mı bulacağız yoksa güvenilir bir elçinin bizlere getirdiği hak beyanlara, vahiy bilgisine mi itibar edeceğiz? Eğer birincisiyse ne ile arayacağız? Aklımızla mı? Hangi akıl? Kimin aklı? Öyle olursa insan sayısınca ‘tanrı bulunabilir’, insan sayısınca hakikat fikri ortaya atılabilir. Böyle bir durumda müthiş bir kaos, bir buhran ortaya çıkabilir ki bugün dünyamızın böylesi bir cehenneme dönüşmüş olmasının en büyük sebebi, birinci şıkkın tercih edilerek yol almaya çalışılmasıdır. Bugün aklımız doğru çalışmıyor. Ve bugün aklımızın yol göstericisi nefsî istekler, arzu ve hevâlardır. Kılavuz hevâmız olunca, bakın emellerimiz, insanlık için arzu ettiğimiz, tesis edilmesini istediğimiz şey ne oluyor:
“Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 205)
Burada insanın kendi başına kalınca tamamen kötülüğe meyledeceği gibi bir tezi ispat etmeye çalıştığım sonucu çıkarılmamalı. Göstermeye çalıştığım şey, böyle bir durumda ne gibi bir manzara ile karşı karşıya kalabileceğimizdir. Bakınız:
“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak, 6-7)
İşte böyle... Biz, insanın -ister inanan olsun ister inanmayan- Allah’ın tek bir ilah olduğu ve Muhammed aleyhisselamın O' nun elçisi olduğu hakikatine sırt çevirip, Kur'an ve Sünnet ışığında yaşama, bir toplum ve siyaset üretme zorunluluğuna, ödevine kör ve sağır kesilenlerin zihin ve gönül dünyalarında ne tür bir rahatsızlık olduğu gerçeğine işaret etmeye çabalıyoruz. Bugün insanlığın, her katmanında bulunan, tek tek ve toplum olarak yaşadığı içsel, toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel bütün buhranların ana sebebi, insanlık için en iyi olanı kendi akılları, hevâ ve hevesleri doğrultusunda bulacakları zehabına kapılmış olmalarında aranmalıdır. Tarih buna şehadet etmektedir. Allah’ın kitabı yüce Kur’an bunun birçok örneğiyle doludur. Biz işe iman ettiğimizi iddia ettiğimiz Rabbimize karşı ne kadar sorumluluk sahibiyiz, O' nu ve gönderdiği dini ne kadar iyi tanıyor ve yaşıyoruz, işte biz bunun ‘arayışında' ve ‘sorgulamasında' olmak durumundayız.
“(Hâl böyle iken) nereye gidiyorsunuz? “ (Tekvir, 26)
Ve şunu asla unutmamak gerekir ki böyle bir arayış asla kılavuzsuz gerçekleştirilemez.
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” (Kıyamet, 36)
Ayetin de kesin olarak ifade buyurduğu üzere insan asla başıboş bırakılmamıştır. Böyle olduğunu düşünenler ve Allah’ın indirdiği hakikatlerin hilafına itikat edenler apaçık bir dalaletin içerisine yuvarlanmış olanlardır. Bizlere hakikat süsü verilerek sunulan batıl fikir ve yaşam tarzlarına karşı daima uyanık olmak zorunda olduğumuzu hatırlatmayı kendime bir borç bilirim. Son zamanlarda iyice yaygınlaşan, belki bir inanç olarak yaygınlığı olmasa da gündemi meşgul eden, sanal mecralarında etkisiyle ‘deizm, agnostisizm’ vb. fasit dinlere karşı da şuurlu olmak, tehlikelerine karşı teyakkuz halinde kalmak ancak vahyin ipine sarılmakla mümkün olur. Dünyamız bambaşka bir görünüme doğru evriliyor. Dijital dünya denilen yeni emperyal sistem, bütün algılarımızla, kabullerimizle oynamaya teşebbüs ediyor. İnançtan siyasete, gıda tüketiminden sağlık sektörüne, eğitimden kültürel kodlara, dini ve sosyal değerlerden müspet toplumsal kimliklere ve dahi aile müessesine kadar birçok şey ve hatta hayatımızı ve ahiretimizi ilgilendiren her şey bir ‘dönüşüme’ tabi tutulmak isteniyor. İşte hali pür melalimiz. İşte insanlığın geldiği nokta. Vaziyetimiz bizleri üzse de ümidimiz diri olmalıdır. Bunlar şeytan zihniyetli müstekbirlerin planları. Bir de Allah’ın planı var. Allah hiçbir haini ve zalimi başarıya ulaştırmaz. Bu şüphe götürmez bir gerçektir. Fakat durun, öyle hemen sevinmeyelim! Bizler iman edenler olarak üzerimize düşen görevleri yerine getirmez isek helakimizi engelleyebilecek hiçbir güç yoktur! Mesele bizim meselemizdir. Galip olan Allah’tır. Biz nerede duruyoruz, ona bakalım. Kötülüklerin sonunu getiremeyeceğiz belki ama bunu kendi hayatımızda başarmaya kadiriz. Ve diyebiliriz ki zahmet olmadan rahmet olmaz. Biliyoruz ki kişiye ancak çalıştığı vardır. Öyleyse haydi, hep birlikte Allah’ın ipine, o herkesi rahmet iklimine kavuşturacak olan ipe; Kur'an ipine sımsıkı sarılalım! Ayrılığa düşen, şahsi hesapları yüzünden birliği bozan fesatçılardan olmayalım!
Evet, söz çoktur. Mühim olan icraata dökebilmektir. İyiliği emir, kötülüğü nehiy etme görevi bu ümmeti en hayırlı ümmet yapan başat özelliğidir. Öyleyse yüzümüzü hakikate, Alemlerin Rabbi olan Allah teala hazretlerine döndürelim. Hakkı batılla karıştırmamak için O' nun gönderdiği kitaba, doğru ve güvenilir elçiye uyalım. Bilelim ki sahte kurtuluş çağrısı yapanların ne dünyada ne de ahirette bizlere bir faydası dokunacaktır. Öyleyse eyvah dememek ve geri dönüşü mümkün olmayan bir pişmanlık yaşamadan evvel özümüzü hakka teslim edelim.
Selam, dört bir taraftan sahte ilahların saldırılarına maruz kalsa da yolunu şaşırmayan, ‘Allah’ tan başka hiçbir ilah yoktur’ diyerek tevhid hakikatine uygun olarak yaşama gayretinde olan, yalnızca hakkın rızasını ümit eden ve yalnızca O'ndan korkan, hakka çağıran ve batıla karşı yorulmak nedir bilmeden mücadele eden salih kulların üzerine olsun! Hamd alemlerin yegane rabbi olan Allah’ a mahsustur.
Ve:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed, 7)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder