18 Mart 2022 Cuma

Taze Çıkmış Hayatlar yahut Nasıl İstiyorlarsa Öyle Yaşa


   Var olmak için mi yoksa var kabul edilebilmek için mi yaşıyoruz, dedi genç adam. Kışkırtıcı ama bir o kadar da alçaltıcı olan, insanı insan olmaklık yüceliğinden baş aşağı yere çarpan bir çağda yaşadığının zaten farkındaydı. Sonra dönüp kendi kendine şöyle dedi: Var olan kötü örnekleri sıralamakla tarif ediliyordu çoğumuzun düşünce işi. Sağa sola ağız dolusu galiz ifadeler saçmaktan başka elden ne gelir, gibi bir ruh haliydi bizimkisi. Omuzlarımızda bir ağırlık vardı var olmasına ama bu ağırlığın tarifini, keyfiyetini bilebilmek konusunda öyle görünüyor ki büyük bir yanılgı içerisindeydik. İçinde bulunduğumuz hale hatta geçmişe ve istikbale, onca mesnetsiz suçu bir cümlede savuşturup şöyle bir çekiliyorduk konfor köşemize. Önce atalarımız, ebeveynlerimiz uğruyordu hışmımıza. Onlara “Bizi adam edemediniz, gereği gibi eğitemediniz.” diyorduk. Öyle ya, onlar yaşadıkları sosyal çevrenin kendilerine sunduğu “imkanlar"dan sonuna kadar faydalanıp bizleri bundan mahrum etmişlerdi ve günahkarlardı (!) Onlar, yani ana-babalarımız bizleri zaten yok edilmesi gereken birer düşman olarak gören en azılı düşmanlarımızdı (!) Bu çağ bize öyle emrediyordu çünkü. Bu, böyledir diyordu. O yüzden yıllar yılı bitimsiz emeklerle bizi bu yaşlara getirdiler, sırf daha güçlü bir düşmanı yenmiş olmak hazzına ulaşmak içindi bütün bu emekler. Allah aşkına, kim inanır bu palavralara? Kim bu soruları sorup da biraz önce kurduğum o hayali ancak öyle olduğuna inanılan cümlelere kanar? Şöyle bir düşünmeli; evlatları göz aydınlığı olsun diye her vakit dua eden, yakarışları arşa değen o eli öpülesi ana-babalarımız mı bize düşman kesilen? Ayağına taş değse yüreği yanan analarımız, bir köpek yavrusu takılsa peşimize hemen koruma refleksi gösteren cefakar babalarımız mı? Yoksa düşmanımız bize dostlarımızı düşman gibi gösteren, kötü emellerini gerçekleştirmek için bizi ailemizden, dinimizden ve kültürümüzden koparmaya çalışanlar mı??? 
  Sonra toplum içerisinde var olan her bir gruba, kuruma dönüyor nefretimiz. Onları da alabildiğine suçlayıp, taşları tüm kin ve nefretimizle bir bir atıyoruz baş ve gövdelerine. Peki neyi çözüyoruz böyle yaparak? Neyi çözüme kavuşturup rahata erdiriyoruz? 
   Bugün yaşadığımız çağ bedeli ödenmemiş, savurgan, sınırları olmayan bir özgürlük anlayışının bir insanın vazgeçilmez ilk değeri olarak sunulduğu bir çağdır. Şöyle deniyor: İstediğin gibi düşün, hisset ve yaşa. Din, töre, gelenek ve göreneğin, hak ve hukukun ortaya koyduğu, asırlardır milletlerin var olmasını mümkün kılan duygu, düşünce ve davranış pratikleri bu bakış açısına göre geride kalmıştır. Din bir afyondur, diğer tüm toplumsal değerler bir dayatmadır, insanların hatta birtakım seçkinlerin öyle olmasını istediği için öyle olan yapay unsurlardır. Bu eskimiş, pörsümüş şeylerden kurtulmalı, bir an evvel çağa “ayak uydurmalı”. Yoksa geri kalır, bir treni daha kaçırırsınız. Aileymiş, akrabaymış, kültürmüş... bunlar modası çoktan geçmiş, tozlu raflardaki yerini almış müzelik unsurlardır. Evlenip yuva kurmak, nesli ve kültürü devam ettirmek, Allah’a kul, vatana ve millete hayırlı evlat yetiştirmek... adam sende, bunlar geçmişlerin masalları, cehalet karanlığında boğulmuş ilkel insanların övünme araçlarıdır. Yalnızca sen varsın sen! Yalnızca senin düşündüklerin, arzuların, isteklerin, ihtirasların var. Gerisi lafı güzaf. 
   Evet, modern çağın var edicilerinin bugün insanlığa teklif ettiği modelin felsefi arka planının hülasası budur. Bunu gıda, giyim, sağlık, teknik gibi endüstrilerin ardına gizlenerek veya artık kitleleri “ilerleme afyonuyla” uyuşturmayı başardıkları için açıktan duyurmakta ve yapacaklarını gözümüzün içine baka baka yapmaktadır. Yukarı satırlarda genel hatlarıyla tasvir ettiğim modern hayatın felsefesi, kelimenin tam anlamıyla bir safsata, bir tür sahte metafizik denemesidir. Çünkü insana sahte bir mutluluk ve düşünce vaad etmektedir. 
   Bugün modern çağın insanı geldiği noktada tekniğin, ilerlemenin, bireyciliğin, hazcılığın... kısacası maddeye tapınmanın kötü sonuçlarını yaşamaktadır. Ekonomik ve sosyal krizlerin, salgınların, savaşların, haksızlıkların, zulümlerin, insan onurunu ayaklar altına alan nice zulümlerin etrafını sardığı bir dünyada nefes almaya çalışmaktadır. Bu çağı var edenler eğlence endüstrisinin ortaya koyduklarıyla, sosyal medyanın “başımızı göklere çevirmekten alıkoyan” içerik bombardımanıyla ve sosyal medya fenomenlerinin ürettiği video içeriklerle, “böyle hisset ve yaşa” düşüncesiyle topluma sunduğu rol modelleriyle, insanların ve toplumların içinde bulunduğu vehametin farkına varmalarına engel olmaktadır. Onlara her gün “taze çıkmış hayatlar” sunarak kendileri olmalarına, insanlık şerefine, onur ve haysiyetine uygun olan bir yaşam sürmelerine müsaade etmemektedirler. Çağın insanı, “çağın gerektirdikleri”ni bir tür dogma kabul ederek modern hayatın düşünme biçimini oluşturanların bir uyuşturucu olarak gösterdiği dinin, kültür ve medeniyetin yerine geçirmiştir. Bir illüzyon, bir aldatma, bir sahte anlam dünyası... Teknik ilerledi ilerlemesine; ve fakat insanlığın gerilemesi pahasına... 
   Ne oldu bireye, aileye, topluma, eşe dosta, çarşı pazara, eğitime, ekonomiye... ne oldu? Ne oldu evlilik müessesine, yeni doğmuş bebeğe, koşup oynayan çocuklara, gelecek hayali olan, adil ve merhametli bir dünya kurmak isteyen evlatlara? Onlardan hala var evet, ama bahçemiz kurudu kuruyacak. Suyumuz çekildi çekilecek. Sermayemiz bitti bitecek, yatırımlarımız öldü ölecek. Bunlar maddi manevi bütün emeği kapsamaktadır. Bir millet, koca bir insanlık göz göre göre bir avuç şeytani aklın, yeryüzünün kibirlilerinin, insanlığın düşmanı, faşist bir zihniyetin arzu ve ihtiraslarına kurban edilemez. Nasıl mı? Bu “çağ” denilen şeyin bir avuç insanın eliyle inşa edildiğini, onların milyarlarca insanın kaderini yönlendirmek istediğini ve bunu insan olarak, insani özellikleriyle yani bir tür özel güçlere sahip olarak değil; senin benim gibi et ve kemikten olan insanlar olarak başardıklarını bilerek. Buradan yola çıkıp, bizim de daha onurlu, haysiyetli bir yaşam sürmek için daha çok çalışmak, mücadele etmek zorunda olduğumuzu, kendimizi, ailemizi, toplumumuzu ve tüm insanlığı dönülmesi imkansız bir yoldan çevirmek, dünyayı adil ve merhametli bir “çağ” ile buluşturmak için tüm gücümüzle mücadele etmek vazifesini yerine getirmeyi bir varoluş zorunluluğu olarak kabul    ederek...
   Yol uzun, vakit kısa, vazifemiz ihmal edilemeyecek kadar önemli ve hayatidir. İhmal edenler imha olmaktan, kendilerini ve toplumlarını onulmaz ve dönülmez felaketlere sürüklemekten kurtulamazlar.
Bakınız yüce Allah Teala ne buyuruyor, akıl ve gönül veriniz:
“Bir toplum kendinde bulunan  (iyi veya kötü) özellikleri değiştirmedikçe Allah onlarda bulunan özellikleri değiştirmez.” Ra’d, 11.
Selam ve dua ile... 

4 Mart 2022 Cuma

Malcolm Yazıları II



Bölüm I: Serzeniş ve Sitem
   Karanlık yollardan, dikenli kuyulardan geçip çıktım. Bu yaşıma geldim, hem de yaşayarak. İnatlaştım ulu çınarla, hep dik başlı ve başıma buyruk. Ters bakardım hayata. Tecrübeler en belalı hasımlardı benim için, onlarla hep kavgalıydık. Kendim düştüm hep ve fakat ağladım da. Ardımdan takılan çelmeleri görmemeye sanki yeminliydim. Öyle ki dört göz sanıyordum kendimi ve akıllıydım da... Sisli sabahlara, dumanlı akşamlara çıkardı her günüm. Dönüp dururdu böyle, devrederdi biri diğerini anların. Anılarım da böyle böyle birikti. Kimi anlar talihimin ortasına inen kanlı bir bıçak, kimi anlar ölümü dilemek kurtuluş sayılırdı benim için. Çocukluk nedir, diye soran birisine verecek cevabım olmayacak kadar yoksunum o yıllardan. İlk gençliğim fesada uğramış, fasid dairenin içerisinde ak ile karayı seçmeye icbar edilen yalın akılla, kıl dolu düşüncelere saplanmış, yirmi dört ayar olmasa da bakır olan gençliğim. Belki de demir yahut gözle görünmeyen element. Saçma olan şeyin de bir mantığı var sahi. Şimdi sana arzuhal edeceğim derken yine formel düşünmek zorunda hissediyorum kendimi ama öyle yapmayacağım, ki zaten yapmıyorum. Çok konuşuyorum. Bazen, hatta çoğu zaman da boş. Ne acı. Ne kekremsi. Ne başa bela bir cümle, boş. Bir insan, biriktirdiği anılarıyla halleşecek ve iki cümle kelam edecek, diyecek ki bu boş! Hani insanı seviyorduk biz? Hümanizm nerede? Kardeşlik, dövizler üzerine yazılı ve orada asılı ve orada kaldı. Boğazdan aşağıya inmeyen dostluk naraları, narları da yedik ama bir'den hiç “bin” çıkmadı, hep bini “bir” aldı. Çünkü fiyaskoydu. Zahmetsiz olmalıydı her şey. Külfetsiz. Yük olmamalıydı kimse kimseye. Gönlümüze ağırlık olmasındı hiçbir gönül. Kapısı sımsıkı kapansındı. İçeriye kimse girmesin, ki zaten girmek isteyen kimse de yoktu. Böyle kof yüreği kim ne yapsındı? İnsan kendi benini azdırmakla meşgulken, azı dişlerini takmışken tüm ihtirasıyla bütün benliğine, başka kim olsundu onun düşmanı? Dost sandığı sanrılarıyla sancılı, başı belalı. İptidai iptilalarla ruhunu boğdular gençliğimin. İlk çocukluk yıllarımla hasımlıyım. Saflığıma kast eden her bir veba saçan ruha karşı dinmeyen soylu öfkem ölsem de geçmeyecek. Herkesin içinde var olan o asil ama gizli öfke... Bir ben miyim sanki, öfke kusan maziye. Öfke kusmak olur mu ki çare? Kırgın günlerim kırgın güller kadar önemsenmedi aşıklar tarafından. İnsan hakları savunucularının dikkatini çekmedim hiç. Uzaklara su kuyuları açanlar hiç göremedi yüreğimde biten çölü. Zahmetsizdi tabi, aç kuyuyu bitir işi. Sonra ne gör, ne ara ne de sor. Vay arkadaş, bu ne konfor! Adam sende, ne iyi iş! Armut! Armut! Düş ağzıma, ama önce iyi piş!
Bölüm II: Uyanmaya Ramak Kala
   İsyan mı ediyorum yoksa? Yazılan kadere bir başkaldırı mı bu? Cümlelerin her birinde on bin veba, yoksa sende de mi kalmadı artık vefa? Nerede dedin? İstanbul da mı? Artık o semtin de yanından geçmez oldu kimseler, belki üzerimize biraz vefa bulaşır diye... 
Bölüm III: Uykucuya İhtar
    Cümleler isyan değildir aziz dost. İnsanın yaşamı niçin ve neden yaşaması gerektiğini bilmediği zaman ne tür bir cenderenin içerisine düşeceğinin küçük bir örneğidir. Alemlere can veren yüce Zat'ın varlığından habersiz yaşamanın, insanın kendi saf ruhuna verdiği ıstırabın bir yansımasıdır.  
   Yaşamak nedir? Niçin yaşayacak insan? Nasıl yaşayacak? 
   Yaşamak, her ne yapıp ediyorsak insan olmanın şuuruna ermiş olarak yapıp etmektir. Aldığımız nefesten attığımız adıma, yediğimiz lokmadan bölüştüğümüz ekmeğe varıncaya kadar bilerek, anlayarak, şuurla iş yapmaktır. İnsanın içinde var olan saf cevheri, ruhunu ve vicdanını kirletmeden yaşam sürmesidir yaşamak. Nefes almayı, karnını doyurmayı, yollarda yürümeyi, kuşlara bakıp hayallere dalmayı, ağaçların yeşilliklerinde huzura kavuşmayı, su sesleriyle sükunete ermeyi, toprağın bağrından çıkan türlü varlığı tüketmeyi hak etmiş olmaktır yaşamak.
   Kendi hakkını, insan olmanın onurunu kavramak, bir yüksek şuur haline getirmek yaşıyor olmanın ilk şartıdır. Biyolojik birtakım göstergeler sizi yaşıyor olarak göstermek için yetmez. Bir hayvan için yeterlidir bu; ancak insan için değil! İnsanın en yakın çevresinden başlayarak dünyanın dört bir yanında var olan diğer varlık türleriyle olumlu ilişkisi, onun yaşıyor olduğunun ikinci göstergesidir. Çevreye karşı tutumu onun ne derece insan olduğuna yakından işaret eden bir özelliktir. Ancak tek başına yeterli değildir. İlk şartı sağlamamakla birlikte sadece ikinci göstergeyi üzerinde taşıyan bir varlığa mükemmel insan diyemeyeceğiz. Çünkü önce kendi öz benini idrak edememiştir o. Çevreyle ortak hayvani özellikleri uyarınca alarma geçmiş ve çevreyi korumak ihtiyacı hissetmiştir sadece; aşkın bir amaca matuf değildir çabası. Böyle olduğu için kalıcı çözümler, uzun soluklu bir yürüyüş başlatabilecek güç ve azimden yoksundur. 
   Ortalama 65 yıllık ömrünün çoğunu bazı dünyevi amaçları elde etmek için yaşıyoruz. Okul, iş, ev, evlilik... diye uzayıp giden uzunca bir “ihtiyaç” listemiz var. Bir bitimsiz yarışa sokulmuş gibiyiz. Bu ihtiyaçlar nerede, nasıl biter bilinmez. Geçici, sonlu olan ne varsa, kalıcı sonsuz ruhumuza acı verme pahasına peşinden takıyoruz saflığımızı. Sonra kirleniyoruz, acılar içinde kıvranıp duruyoruz. Ardından çaresizlik hissi ve umutsuzluk dehlizlerine atıyoruz kendimizi.
   Peki bir hayat böyle mi yaşanmalı? Elbette hayır. Bu olumsuz portrenin başında eksik olan şeyi tamamlamış olan, niçin yaşadığını ve yaşamış olmayı hak etmenin nasıl mümkün olduğunu bilenler için durum asla bu şekilde olmayacaktır. Her olanda aşkın bir gerçeklik payı görenler için başa gelen her şey bir sınanmadır. Basit bir ağaç kütüğünü büyük emeklerle çeşitli şekillere sokan marangozun kütüğe yaptığının daha yüce ve aşkın olanının bize yapılmasıdır. İşte bu yüzden ham insanın pişirilmesi, kıvamına gelmesi için şuurlu bir yanma işine gönülden rıza göstermesi gerekmektedir. Yaşam bu şuurla yaşamak yüceliğine ulaşacaktır. Ve sonunda yaşamış olmasın engin huzuruyla ebedi yurduna dönebilecektir.
Sonuç: Balık Sevene Kinayeli Olta
Yoruldum. Elim ağrıdı. Başım zonk zonk, beynim sancıdı. Arzuhal, aç ve oku. Zihnimden fışkıran zehirli oku, oku ve doku. Bak burada sana bol bol sitem dolu. Beyefendi, hanımefendi, kendine iyi bak. Şimdilik burası ara durak. Yaklaşıyor yaklaşıyor ve yaklaştı, yaklaşacak elbet son durak. E hadi, vesselam, şöyle güzel istikbale bir selam çak!

21 Ocak 2022 Cuma

Zamana Ruhunu Verebilecek Miyiz?

   “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” Âl-i İmran, 139

   Tarih tekerrür ediyor (mu?). İnsanlık yeni bir yüzyılın (21. yy.) ilk çeyreğinin ortalarındayken baş döndürücü bir hızla gelişen epistemolojik, teknolojik, ekonomik, siyasal ve sosyal hadiseler dönüştürücü etkileriyle insanlığa yeni bir suret, bu suretin altında esas önemli olan şeyi, bir özü teklif ediyor. Olgusal gerçekliği betimlemenin bir “şey” olduğu açık; ancak “her şey” olmadığı da bir gerçek. Üst bir ilkeye taalluk etmeyen indî (şahsi) yorumların keyfilikten öteye geçemeyeceğini söylemek ukalalık addedilmese gerek. Tarihin bir tekerrürden ibaret olduğunu söylemek eğer geriye dönük bir okuma neticesinde ve bu okumanın da eleştirel bir şekilde yapıldığı varsayımından hareketle kabul edilirse, haklı birtakım yönlerinin var olduğunu söyleyebilirim. Ancak “tarih tekerrürden ibarettir” ifadesini bir acz itirafı, mental yorgunluğun dışavurumu olarak kullanmak, ne olgusal gerçekliği betimlemekle ne de üst bir ilke ile ilişkilendirmekle ilgilidir. Bahse konu olan birçok olgusal gerçeklik alanlarıyla ilgili örnekleri tek tek serdetmek amacımın dışındadır. Okurlarım bilir ki, yapmak arzusunda olduğum şey “birtakım tikel örnekleri vermek suretiyle tümel gerçekliğe işaret etme” gayretidir. Bu gayretimin, gayeye ne oranda hizmet ettiğini belki de hiçbir vakit bilemeyebilirim. Ancak aldığım olumlu geri dönüşler en azından kalemimi (klavyemi) elime alma cesaretimin kaynağını teşkil ediyor.
   Kimileri, dünyamızda felaket çanlarının çaldığı iddiasıyla, gerek biyolojik birtakım virüs veya ilaçlarla yahut hazır gıda ürünlerinin içerdiği kimyasal maddelerle ve yahut konvansiyonel-sosyal medya aracılığıyla insanlığın sonunun getirileceğini iddia ederken; kimileri ise insanı çok daha uzun yaşatacak, hastalık ve çevrenin kötü zararlarından tamamen koruyarak daha iyi bir yaşam ile buluşturacak yeni bir dünyaya doğru hızla gidildiğini hararetle anlatma yarışında. Peki yok mu bunun ortası, diye sormadan edemiyorum. Bir tarafta eskatolojik denilebilecek ifadelerle insan psikolojisini bir tür öğrenilmiş çaresizlik duygusuna gark eden yeis hali; diğer tarafta ise transhümanizm ideolojisi bağlamında 'insan için insana rağmen' sloganıyla ortalığı inleten ve teknik ilerlemenin sağlamış olduğu dudak uçuklatan teknolojilerin hayatımıza katacağı afaki kolaylıkları gerekçe göstererek her şeyi toz pembe kabul etmemizi hislerimize icbar eden post-modern paradigma... Küçük bir dal parçasını gözümüzün ucuna tutarak bakış açımızı çok dar bir mesafeye hapsedenler her kim iseler, bizim makul sonuçlara varmamıza -bilerek ya da bilmeyerek- engel olanlar işte onlardır. 
   Teknik ilerlemenin arka planında var olan ontolojik ve epistemolojik kabuller, haliyle olgusal alemin her alanını tahakkümü altına almak istemektedir ve bu şaşırtıcı bir durum da değildir. Tekniğin ardında yatan akıl kime ait ise o aklın var kabul ettiği inanç ve tutumlar üretmiş olduğu teknolojiye bittabi transfer edilecektir. Teknik ilerlemenin bir dünya görüşünü tahakküm etmede araç olarak kullanılması halinin uzun vadede tekniğin tek gaye olması durumuna evrildiğine şahitlik edeceğimizi söyleyenlerin aslında akan suyu başka bir yöne akıtmak gibi bir gayeleri var mıdır, bu sorulması gereken önemli bir sorudur. 
   Hastalığı teşhis etmek tek başına tedavi için yeterli değildir. Evet, bu bir şeydir; ancak her şey değildir. Eğer yalnızca teşhis yapmak hususunda uzmansanız, öyleyse bırakın tespit ve tedaviyi de ehli icra etsin. Ama yok, eğer siz yapmış olduğunuz teşhisin tespit ve tedaviyi de tazammun ettiği/içerdiği vehminde iseniz; o zaman süreğen bir şekilde aynı teşhisleri gündeme getirmekten başka yapacağınız bir şey yok demektir.
   Kur’an-ı Kerim’in en dikkat çekici üslup özelliklerinden birisi de olgulara tek yönlü örnekler getirmekten ziyade, zıtlarını da vermek suretiyle bir tür kıyas yapmaya teşvik etmesi ve imkan vermesidir. Kimi ayetlerde cehennem ehliyle ilgili bir tasvir yapıldıktan hemen sonra cennet ehlinin kendilerine “lütfedilmiş” olan nimetlerle nasıl da saadet içinde olduklarını betimlemesini buna örnek olarak verebiliriz. Allah’a karşı gelmenin bir cezası olarak azapla ilgili ayetlerin ardından tevbeye çağıran ve tevbe edenlerin bağışlanacağını bildiren ayetlerin varlığı da bu meyanda başka bir örnektir. Hayatın karşısında ölümün, azabın karşısında mükafatın, zulmün karşısında adaletin, hidayetin karşısında dalaletin, varlığın karşısında yokluğun, savaşın karşısında barışın... Her şeyin zıttıyla kaim olduğu bir varlık alemi tasavvuru karşısında, Zamanın belirli bir diliminde hakim olan olgusal gerçekliklere bakıp geleceği buna göre tasavvur etmeye çalışmamız ne kadar makuldür? Bir kimsenin geçici bir zaman için hastalandığını düşünelim. Örneğin grip olmuş olsun. Bu kişi gününün büyük bir bölümünü kuvvetle muhtemel dinlenmekle geçirecektir. Ağır işlerden ve yüksek efor gerektiren zihni ameliyelerden kaçınacaktır yahut istese de yapamayacaktır. Peki bu kişi iyileştikten sonra aynı alışkanlıkları sürdürmeye devam mı edecektir? Eğer “evet” dersek büyük bir hata etmiş oluruz. Çünkü bir insanın zinde haliyle yapıp edeceği birçok şeyi yorgunken veya hastayken yapması mümkün değildir. Dolayısıyla zinde ve sağlıklı olma halinin zıddı olan ve geçici bir hal olan yorgunluk veya hastalık halini genel hal olarak kabul edip ona göre bir gelecek tasavvuru yapmak hatalıdır. Bununla birlikte hiç yorulmayacak ve hiç hasta olmayacakmış gibi sorunlu bir anlayışla tedbirsiz yaşamak, ölçüsüz hareket etmek de aynı derecede hatalı bir tutum olacaktır. Nihayetinde insan her sonradan yaratılmış varlık gibi eksiktir, sonludur, acizdir. 
   Yeni bir dünya tasavvurunun teklife açık olduğu asrımızda, batıl ehlinin teknik ilerlemesini insanlığın faydasına gibi görünen birçok alanda devam ettirmesinden yola çıkarak kıyamet senaryoları çizmek insanları ümitsizliğe sevk etmektedir. Aksine hiçbir şey olmamış gibi olan biteni mahza iyi olarak sunmak da gerçeğe aykırı olduğu gibi gelecek olan şeye karşı savunmasız kalmaya neden olmaktadır. Elbette gerek biyolojik enstrümanlarla gerekse de teknolojik araçlarla kimi şeytani odakların insanlığın pek de faydasına olmayacak işlerle meşgul olduklarını tahmin etmek zor değil. Tahminden öte, bu odakların kendilerine ait ifadeleri de söz konusudur. Dünya nüfusunun düşürülmesi gerektiği, ekolojik dengenin bozulmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle tarım ve hayvancılıkta köklü değişikliklere gidilmesi yönünde raporlar yayınlayan kimi kuruluşların icraatları da bunlara örnek verilebilir. Özellikle nüfus kontrolünü sağlamak adına ailenin dejenere edilmesi, “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve “cinsel tercih özgürlüğü” gibi akla ve vicdana aykırı kimi söylemler de bu amaçları açıkça ortaya koymaktadır.
   Peki ne yapmalı? Amerika’yı yeniden keşfetmeli mi? Eğer ulaşılan sonuçtan emin değilsek, yolu göze alıp sefere çıkmalıyız. Kendi medeniyet kodlarımızı iyi okumak suretiyle çağa yeniden makul ve vicdani olan hakikat özünü teklif etmeliyiz. İnsan olmak, diğer bütün var edilmiş olanların beklentilerine cevap verme çabasını gerekli kılar. Bu çok önemlidir. Dünyanın adalet ve huzur içerisinde varlığını sürdürmesi buna bağlıdır. Dünyada insan dışında bunu sağlayacak ikinci bir varlık yoktur. Çamura can verildiği andan itibaren biz bu vazifeden kaçma hakkını elimizden kaçırdık. Üzgünüm. 
   Öyleyse insan olarak güç ve zayıflıklarımızı bilmek suretiyle yeniden bir ayağa kalkma mücadelesine girişmekten başka çaremiz yok. Sürekli bir yerleri işaret ederek onların kendi inançları bakımından tutarlı bir şekilde gerçekleştirdikleri şeytani fiillerine ağız dolusu hakaret ve beddua etmekle geçirmekle kaybedilecek vaktimiz yoktur. Bizim işimiz, ne yapmamız gerektiğini ve nasıl yapacağımızı keşfetmektir. Bunun yolu ise varlığın özüne hakikat nurunu yerleştirmiş olan Vacib Teala’nın “Oku!” emrine uymaktan geçmektedir. Kendini oku. Kainatı oku. Mücadeleden korkma ve yılma. Batıl ehlinin işlerini sürekli olarak gözüne tutarak adil bir dünyanın mümkün olduğu gerçeğini ıskalama. Kendin için, sevdiklerin için, kardeşlerin için iyi bir dünya tesis etme yolunda bir adım da sen at. Bir şeyler yap. Önce kendinden başla. Önce kendi zatını inşa etmek yolunda, döşe taşları bir bir yola. Göreceksin, her şey yeniden anlam bulacak. Yeniden ruh üflenecek çamura. Ve yeniden Adem olmak lütfuna eriştirecek bizi Mevla Teala...

Selam ve dua ile...

21 Aralık 2021 Salı

İnsansızlaşan İnsanlık Halleri

   Her şey insan içindir, insan var olduğu için vardır, var olanlar. Tabii ki burada var olandan kasıt, mahlukattır. Var olanları da kendi içerisinde kategorilere ayırır ehl-i ilm. Vacib (varlığı zorunlu, yokluğu düşünülemeyen, yokluğu imkansız), mümkin (varlığı da yokluğu da müsavi/denk) ve mümteni (varlığı düşünülemeyen, var olması imkansız olan). Varlığı vacib/zorunlu olan yalnızca Allah Teala’dır. Çünkü O’nun varlığı düşünülemediğinde başka hiçbir varlıktan söz edilemez. Böyle bir düşüncenin varlığı dahi abestir, imkansızdır. Varlığı mümkin olanlar ise varlık bulmaları Allah Teala’nın dilemesine, varlıklarını yokluklarına tercih etmesine bağlı olan varlıklardır. Yani tüm mahlukat mümkin varlık kategorisindedir. Mümteni varlık ise zihinde varlığı düşünülebilen; ancak gerçek dünyada var olmaları imkansız olan varlıklardır. Zümrüd-ü anka kuşu gibi. 
   Varlığın kategorik ayrımını öz bir şekilde verdikten sonra, insan için var edildiği söylenen varlık aleminin ne olduğunu izaha girişmek artık daha mümkündür diyebilirim. Detaylı bilgi için Meşşâi filozofların “varlık” bahsiyle ilgili görüşlerine müracaat edilebilir.
   Dünyada yaşayan tüm canlılar yaratılış maksatları neyi gerektiriyorsa o istikamette varlık göstermektedirler. Bu tümel yargının istisnası olan tek canlı insandır. Bitkiler, hayvanlar, haşerat, fiziğin, kimyanın keşfettiği tüm kevni yasalar kendi istikametlerinde var oluşlarını sergilemektedirler. Bir ağacın ağaç olması için gerekli şartlara sahip olması durumunda, gerçekleştirmesi beklenen “ağaçlık” işlevini yerine getirmemesi düşünülemez. Yahut bir hayvanın -bir kedi, köpek, aslan, kuş vd.- kendi türüne uygun davranışları sergilememesi olağan bir şey olarak görülmez. Kedi miyavlar, kuş öter, aslan kükrer; bu böyledir. Sinek vızıldar, arı bal yapar, inek süt verir. Su akar, ağaç meyve verir, güneş ısıtır, ay ışık saçar, yıldızlar yön gösterir. Örnekler böyle uzayıp gider de gider... 
   Günlük hayatın dağdağası içerisinde etrafımızda var olan onca canlı türünün bahse konu ettiğimiz işlevlerini gözlemleme fırsatına kaçımız erdi, bilemiyorum. Hele hele modern yaşamın bizlere birer zorunluluk şeklinde dayatmış olduğu mobil cihazların ellerimizden bir an olsun düşmediği, “ânı kaçırmamak” telaşının aslında insanın hayatın anlamını ıskaladığının idrakinde olmayışımız... Türlü, adı saymakla tükenmez sosyal medya sitelerinin sahici olan ne varsa bayağılaştırdığı, insanla bitişik olan en dokunaklı hisleri metalaştırdığı zamanda, “insanın ne olduğu” sorusunu sormak aklını kaçırmış olmakla suçlanmak için yeterli görülebilir. 
   Bir dipsiz kuyuya atılmak isteniyoruz. Öyle bir kuyu ki yerini bilen, çıkışı gösterecek olan kim, bîhaberiz. Sonsuz haz vadedenlerin kurguladığı, sonu hazin bir tükenişle bitecek olan ve aslında butonu parmaklarının arasında tutan bir Truman Show’un içerisinde yaşıyoruz. 
    Niçin böyle oluyor? Oysa insan, varlığının bir gerekliliği olarak “soru sormak, ter dökmek” işine memur kılınmıştır. Madem öyle, peki neden en kıymetli varlığı olan zamanını en basit işlerle heba ediyor oluşuna atf-ı nazar etmiyor? Varlığını, enerjisini, umutlarını, sevgisini, ilgi ve alakasını... Özetle “hayat ve ebediyet” sermayesini neye, niçin ve nasıl, hangi kazanç ve “bedel” karşılığında harcadığını niçin sormuyor? 
   İnsanın bu soruları sormasına engel olan şeyin ne olduğu Kur’an’da farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Ben şimdi burada “heva” kelimesini tercih edeceğim. Heva aklın aksine, arzu ettiği şeyin önünü sonunu hesap etmeksizin elde edilmesini talep eden nefsi bir kuvvedir. Akıl ise karar verme sürecinde riskleri hesaba katan, fayda ve zararı ölçüp biçen, onları en iyi olana yönlendiren ruhi bir kuvvedir. Hevanın istek ve arzularını yönettiği kişinin insanlık özünden uzaklaşacağı, hatta hayvanlardan da aşağı derekelere yuvarlanacağı Kerim Kitab’ımızda şöyle ifade edilmektedir:
“Kendi nefsinin arzusunu/hevasını kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43) 
   Akıl ise insanı hem insan olmak hem de insan kalmak mücadelesinde daima destekleyen rahmani bir lütuftur. Elbette aklını hevasının hizmetine sunarak bu lütfu gazaba çevirmeyi becerebilenler de olmuştur, olmaya da devam edecektir... 
   İnsanın varlığı ile kainatın varlığı aynı hizada durmaktadır. Bütün mahlukatın var edilmesi bir yönüyle insanın önce kendini sonra da Rabb'ini bilmesi ve ardından tüm varlığı buna göre tanımlaması, konumlandırması sırrına matuftur. Bu sır, bir grup seçkinin keşfine mazhar kılınmış da değildir. Akıl nimetini kullanan, vahyin ışığını yolunu aydınlatmak için düşünce ufkuna tutan her insan, Allah’ın yardımıyla bu sırra erebilir. 
   Soruları çoğaltalım: Neden hayvanlar birbirlerinin derdiyle dertlenmez, haşerat yeni bir dünya kurmak derdine düşmez? Neden ağaçlar bir toplum inşa etmek için çaba sarf etmez? Niçin insan? Niçin insan kendini, ailesini, toplumunu, dindaşlarını, insanlığı, hayvanları, doğayı düşünür, dert edinir? Sorular, sorular, sorular... 
   Her bir soru sayfalar dolusu yazıya ilham kaynağıdır. Soruların cevaplarını ben değil, her insan teki kendi içinde çıkacağı bir yolcukla bulacaktır. Heva putunu dost edinmek ve dolayısıyla sonu hüzün, acı ve ebedi hüsranla bitecek bir sahte masala kanmak mı istiyor; yoksa akıl nimetini vahiy nuruyla destekleyerek tefekkür, tedebbür ve tezekkür etmek suretiyle bu nimetin şükrüne mazhar olmak mı istiyor?
   Buradan başka bir boyuta temas edelim. Nedir o? Sonbahar mevsiminde dökülen yapraklar ölümü temsil eder. Öncesinde canlılık vardır yapraklarda, yemyeşillerdir. Bu da hayatın, yaşamın teşbihidir. Dolayısıyla hayattan önce bir yokluk, ölümden sonra ise bir hayatın varlığını ihsas ettirir bizlere. Ancak insan, günümüzde bu iki kevnî ayeti de metalaştırmayı “başarmıştır”. Sosyal ağlarda sürekli paylaştığı fotoğraflarıyla kendisini, kültür endüstrisinin mezesi, tüketimin teşnesi haline getirmiştir. Artık olması gereken olmaması gereken yerdedir. Ve insan, olması gereken yerine dönmedikçe dünya dengesine kavuşamayacaktır.  Ancak ilahi müdahale müstesna...
   Sonuç olarak diyebilirim ki varlık, insanın sorumsuz ve sınırsız tüketimi için var edilmemiştir. İnsan için yaratıldığı ifade edilen varlık, bir amaca, yüksek bir gayeye hizmet için vardır. İnsanın yüce gayesi “yeryüzünü imar etmek ve Allah’a halis bir kulluk yapmaktır”. Adaletli olmak, dünyada adaleti mukim kılmaktır. Zamanı, mekanı, maddeyi ve manayı israf etmek, bozgun ve fesada boğmak insanın insanlığını terk etmiş olduğuna delalet eder. Bu ise varlığa adaletle muamele edememekten, emanet şuurunu kaybetmekten doğar. O bakımdan, varlığı bizler için var edenin maksadına vakıf olmak, adaletli bir varlık anlayışının ilk şartıdır diyebilirim.
   Bu yazımda kimi bireysel ve toplumsal sorunların fizik ve metafizik kaynaklarına işaret etmeye gayret ettim. Bazı noktaları birbirinden kopuk-muş gibi bir his uyandıracak şekilde tasarladım. Nedenine gelince, gölde balık, elde olta var. Yapılacak şey oltayı atıp balığı tutmak... 

NOT: Yeni yılın nasıl olacağı insanın fiilleriyle şekillenir. Zamana ruhunu veren insandır. Bu bakımdan yeni yıldan dilekte bulunmak yahut musibetsiz geçmesini dilemek rasyonel bir tutum olmasa gerektir. Çünkü insan “iki eliyle yaptığının karşılığını görür”. Hayır dileyen hayır yapsın, hayır bulsun. İki cihan güneşi üzerimize doğsun. 

Selam ve dua ile...

23 Ekim 2021 Cumartesi

Surete Takılan Gözün Ruhuma Yaşattığı Sancılar

"Surete takılmak hamlık eseridir. Surete aldanma, öze bak sen."
                                                                                                          Mevlana 

Eyvallah... Bu cümle,  derinlikli bir tefekkür için ufuk açıcı bir anlam yoğunluğuna sahip gibi görünüyor. Kelimelerin içerisinde barındırdığı rahmani derinliği kavramak için öncelikli olarak “rahmani” olanın neliğini bilmek gerekir. İnsan, bir şeyin kaynağına ulaşmadan, sahip olduğu şeylerin kaynaktan arı duru bir şekilde gelip gelmediğini ya hiç bilemez yahut bildiği bilmediklerinin yanında nazar-ı itibara alınmayacak ölçüde eksik, hatalı ve muğlaktır. 
Günlük yaşamımızda gerek kendimizin gerekse de bizimle yahut başkalarıyla ikili ilişkilere sahip olan herkesin sıklıkla yaptığı veya maruz kaldığı bir şeydir bu; kıt bilgilerle kişi veya şeyler hakkında kanaate sahip olmak. Yahut insanların veya nesnelerin görünür yönlerine bakmak suretiyle onlar hakkında bir hükme varmak. Bir insanın dışsal özelliklerini gözümüzün ucuna tutarak, aslında onun “kendisi” olmasını sağlayan bizatihi niteliklerini göz ardı ettiğimizin farkına varmadan hem de... 
İnsanların çeşitli zamanlarda ya o anın ya geçmişin veyahut geleceğin, kendileriyle ilintili oldukları birtakım durumlar sebebiyle kişide oluşturduğu duygusal etkilerin neticelerine şahit oluruz zaman zaman. Öfkesine şehadet ederiz bir ademoğlunun. Yahut aşırı neşeli bir anında oldukça muzip olduğu halleriyle kesişir yolumuz. Veya çok müteessir, belki de kötümser bir halet-i ruhiye içerisindeyken karşılaşırız onunla. Ya da o veya onlar karşılaşır bizimle. Geçmişin duygular üzerinde oluşturduğu kimi farklı etkileri, zihin dünyamıza diktiği hatıra ağaçları, psikolojimize yansıyan yönleriyle gündelik halimizin dışında zaman zaman “garip” görünümler sergileyebiliriz. Bizi oldukça dengeli bir ruh haliyle özdeşleştiren kimileri için hüzünlenmemiz, öfkelenmemiz, yer yer umutsuzluk nezlesine yakalanmamız, taaccübe şayandır. Yahut kimilerinin cam surat oluşlarını, espri anlayışlarının kıt olduğuna hükmettiğimiz bazı hallerini, tebessüm etmenin kendi anlam dünyalarında adeta bir hasım gibi addedildiğine kanaat getirdiğimiz somurtkanlıklarını ve bütün bunları onlar için karakteristik bir özellik olarak addetmemiz, bir gün olup da gülmelerine şehadet etmemiz ya da bir kahkaha patlatmalarına şahit olmamız, onların belki de ruh dengelerinin bozulduğunu düşünmemiz için yeterli bir sebep sayılabilir. Bir babanın merhamet eseri olan onlarca halinin yanında, evladına bir fiske attığı bir âna tesadüf etmemiz, onun bizim imge dünyamızda “zalim bir baba” olarak yer edinmesi için kâfi gelebilir. Her gün müşterilerine güler yüzle hizmet veren bakkal Ahmet amcamızın, gün gelip de bazı özel sebeplerin ruhuna verdiği sancının yüz hatlarına sirayet eden etkisi sebebiyle asık suratlı olmasını, kendisini ilk defa gören birisinin ona “sevimsiz” vasfını yakıştırmasına yol açması, bu durum özelinde işten bile değildir. 
Örnekler çoğaltılabilir. Bir insanı kendisi yapan özelliklerine tam olarak vukufiyet kesbetmeden verilecek her hüküm eksik ve hatalıdır. Bilgisizlik sonucu yapılan olumlamalar yahut olumsuzlamalar, her biri ayrı ayrı sorunları mündemiç olan ve neticeleri vehamete varan/varabilen halleri doğurabilir. Zalim bir insanın, göz boyamak için yapmış olduğu bir iyiliğin, onun zalimliğini bilmeyenler nezdinde iyi bir insan olduğuna hükmedilmesine vesile kılınması da ters bir örnek olması açısından zikredebilir. Elbette kötü hallerinden vazgeçip kendini ıslah eden bir insanın, geçmişteki olumsuz durumuna bakarak, yeni haliyle yapmış olduğu iyilikleri yok saymak ahlaki değildir. Kastımız, bazı geçici hallerin dikkate alınarak “genel gerçekliğin” dışında varılan eksik ve hatalı kanaatlere örnekler sunmaktır. İnsanı tanımak, anlamak ve onunla bir “an”da kesişebilmek zahmetli ve yorucu bir iş olsa gerektir. Böylesine zahmetli bir işi, hızlı genellemelerle ve aceleci hükümlerle yapıyor olduğunu iddia edebilecek insan çoktur; ancak hakikat çoklukla ölçülemez. Kendi gerçekliğini bilen insan, başkalarının gerçekliğini bilme hususunda aceleci olmaz. Çünkü o kendi zatını uzun yıllar ve tecrübeler eseri bilebilmekte hatta bilemediği, keşfedemediği birçok özelliğinin de farkında olarak yapmaktadır bunu. Dolayısıyla diyebiliriz ki, insan gerek duygu hallerinin gerek hissiyatlarının yansımaları olan kimi durumları gerekse de bedeni arızalarının bir sonucu olan kimi davranışları dikkate alınarak değer tayin edilebilecek basit bir varlık değildir, olamaz. Şekle, birtakım geçici hallere takılıp kaldığımızda, asıldan yani özden uzaklaşırız. Böylece hem kendimize hem de karşımızdaki kişiye veya nesneye gerçek değerini vermeyerek adalet erdeminden uzaklaşmış oluruz. İnsanı kendimizi tanıyarak tanırız. Asli özelliklerimizi, insan olmaklık bakımından var olan değerlerimizi bilerek... Başkalarının değerini ancak o zaman adil bir şekilde teslim edebiliriz. 
Meselenin insana bakan yönlerinin tamamını şöyle bir çırpıda ortaya serebilmek nâmümkündür. Böyle bir iddiaya sahip olmak, zaten yazdıklarımızla çelişmemize neden olur. Ben, kendimin ne kadar idrakindeyim ki senin “kendiliğinin” hakkında net cümleler kurabilme gücünü kendimde bulabileyim? Eğer söyleyeceğimiz söz, varacağımız yargı öze değil de ilineklere dair olacaksa, belki aceleyle birkaç şey sıralamak mümkün olabilir. Burada tam olarak isabet edebildiğimizi ifade edebilmek de öyle kolay görünmemektedir. Bazen olur, zihnimizin dalgın olduğu anlarda yediğimiz veya içtiğimiz şeylerin tadını tam olarak alamayabiliriz. Tatlı bir şeyi, o an içinde bulunduğumuz halet-i ruhiye sebebiyle daha az tatlı yahut tatsız bulabiliriz, bu mümkündür. Ancak buradan yola çıkarak, bir şeyin bizatihi kendisi olan özelliği hakkında da agnostik bir zihnî tutum sergilemenin cevazına delil getirmek imkansızdır. Yani tatlı olan bir şeyin benim tatsız ruh halim sebebiyle olduğundan daha az tatlı yahut tatsız olarak yorumlanması, gerçeğe muhaliftir. Gerçek, o şeyin tatlı olduğudur. Benim o şey hakkındaki hatalı kanaatim, o şeyin gerçekliği hakkında değiştirici bir hükmü gerektirmez. Böyle bir şey aklen imkansızdır. Yani gözleri görmeyen bir kimsenin beni görmeyişi, benim dış dünyada var olmadığım anlamına gelmez. Konumuz açısından meselenin önemi, şeylerin asıl oldukları hallerinin bilinmesinin, gerek duyu organlarının gerekse de akıl durumunun sıhhatli oluşuna bağlı olduğunun anlaşılmasına katkı sunmaktır. 
Bugün geldiğimiz noktada, hayatımızda var olan ve yaşamın devamında kendilerine ihtiyaç duyduğumuz insan ve nesnelerin suretleriyle oyalandığımız gerçeği, asıl olandan ne kadar uzaklaştığımızın adeta hali pür melalidir. Gerek ilişkide olduğumuz insanların gerek yaşamımızı kolaylaştıran teknoloji, gıda, giyim, ulaşım, ilaç vd.  nesnelerin asıl işlevlerinin çok üzerinde bir konum atfedilmesi, hem kendimize hem de onlara yapıyor olduğumuz en büyük kötülüktür; insanların, diğer canlı mahlukatın ve cansız nesnelerin “varlık hakikatlerine” ihanettir. Barınmanın, yeme-içmenin, güven içinde olmanın ötesine geçilerek, neredeyse sonlu birer varlık olduğumuz gerçeğini unuttuğumuz modern zaman ve mekanda, kendini insanlığın sözcüsü konumunda gören, hakiki varlık dengesini kaybetmiş “insan”, artık insanlığından terfi etmek istercesine tanrılık iddiasını her birey özelinde ilan etmeye hazırlanmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, insanların tamamına verilecek “sınırsız bir özgürlük hülyası” adı altında, bir avuç seçkinler zümresinin kendi arzu ve isteklerine uygun olarak dizayn etmek istedikleri bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu da söyleyebilirim. Kimileri bu iddiayı savunmakta, kimileri gerçekleştirmeye hevesli, kimileri ise bunun tam karşısındadır. Maddenin mana üzerindeki yıkıcı baskısı gün geçtikçe ilerlemekte ve insanın insan olmasını mümkün kılan metafizik boyutuna acımasız bir saldırı gerçekleştirilmektedir. İnsan nefsinin şehvet kuvvesine tapınan, akıl gücünün erdemlerinden bir erdem olan hikmetten uzak bir insan ve dünya tasavvuruna sahip kimi azmanların elinde dünya, adeta bir ihtiraslar geçidine dönüştürülmektedir. Hastalıklı hale gelmiş insan, bu haliyle “esfele sâfilin” çukuruna hızla yuvarlanıyor görünmektedir. Bu olumsuz gidişin ters istikamete dönmesi, yine bahse konu olan insanın kendi özüne vakıf olma yolculuğuna başlamasıyla düşünülebilir. Öncelikli olarak kendisinin kainatta olması gerektiği konumunu idrak etmesi ve bu konumu elde ettikten sonra, kainatı adalet temeli üzerinde yeniden konumlandırması gerekmektedir. Burada maddi bir konumlandırmadan söz etmiyorum. İnsanın Allah katından kendisine bahşedilen “ilahi imar” vazifesini, önce kendi “ben”inde başlatması ve ardından sahip olduğu erdemlerle bulunduğu her yeri mamur kılması, insanın asli ve biricik gayesi olmalıdır. Görünenin ardında var olan hakikati keşif çabası, gündelik yaşamımızın kaliteli, huzurlu ve yaşanılası bir forma kavuşması yanında, geçmişe bırakılan izlerin bu çabanın bir eseri olarak referans alınan birer olumlu tecrübeye dönüştürecektir. Aynı zamanda geleceğin de erdemli bir toplumun ve çevrenin tasavvur edilebildiği, gerçekleştirilebilir bir yeryüzü cennetinin tesisine gebe bir süreç olarak tahayyül edilmesine vesile olacaktır.
Hazdan sonra gelen acıdan, öfkeden sonra gelen pişmanlıktan, tembellikten sonra gelen hayıflanmadan, düşünmeksizin hareket etmekten doğan olumsuz neticelerden, sonlu olduğumuzu unutarak sonsuz bir dünya tasavvuru etmekten doğan sınırsız bir yaşam arzusundan ve bunun bir neticesi olarak yaşanılmaz bir dünyayı meydana getirmekten, geçici hallerin cazibesine kapılmanın sonucu olarak şeylerin “özünü” görememekten, yeryüzünün sahibiy-miş gibi kibirlenip haksızlığa ve zulme sapmaktan; kul olduğumu unutup rablik taslamaktan ve zalimler zümresiyle birlikte cehenneme atılmaktan Aziz, Celil, Kerim, Rahman ve Rahim olan Allah Azze ve Celle’ye sığınırım...
“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” (Fussilet:53)
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.” (Hac:46)

Öz(ün)e dönüş vaktin, hala gelmedi mi?

25 Eylül 2021 Cumartesi

Zamanın Kötülüğü Üzerine Bir Deneme

Efendimiz (s.a.s) bazı hadis rivayetlerinde "ahir zaman"dan haber vermiş ve bu zamanın olumsuz özelliklerine vurgular yapmıştır. Hadisleri okuyanlar için akla gelen ilk soru genellikle “ne zamandır şu ahir zaman?" olabilmektedir. Oysa anlama dönük olarak sorulması gereken ilk soru şöyle olsa gerektir: Nedir şu "ahir zaman?". İlgili rivayetleri Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir sure olan, ahir zaman olgusunu anlamak ve anlamlandırmak için başvuracağımız Asr suresi ile birlikte yorumlamak, maksadımız açısından daha anlamlı sonuçlara ulaşmamızı sağlayacaktır diye ümit ediyorum. 

Rahman, Rahim olan Allah'ın adıyla, 

1- Asr´a yemin olsun ki,

2- insan mutlaka bir ziyandadır.

3- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

Peki, Asr suresinin ayetleri hangi olgularla beraber düşünüldüğünde bizlere ahir zaman hadisini anlamlandırma konusunda yardımcı olabilir? Asra and içmek acaba yalnızca bir zaman vurgusu mudur? Ya da yalnızca ayetin indiği dönemle mi kayıtlıdır? 

Asra and olsun ayetiyle ilgili olarak “her yeni asra, yüz yıla, içinde yaşanılan ve gelecek olan yüzyıla/asra yemin olsun, her insan topluluğunun içinde bulunduğu zamana and olsun” şeklinde bir yorum yapmak, ayetin kapsayıcılığına daha uygun düşmektedir, diyebilirim. Ayette, aslında her asır için geçerli olabilecek bir tablo gösterilmekte ve her yüzyılda insanlığın nasıl bir içtimai/toplumsal görüntü sergilediği ve sergileyebileceği ifade edilmektedir.

İnsanlık,  yüzyıl içerisinde bir başlangıçtan bir sona doğru seyreden, toplumsal yapının sürekli olarak değişime uğradığı bir görüntü arz etmektedir. Sağlıklı bir yapıya sahip olan toplum/lar, bu yapılarını muhafaza edecek dinamikleri kaybetmeye başladıklarında zaman içerisinde gittikçe çözülmekte, ahlaki erozyonların baş göstermesiyle birlikte “ahir zaman“ ortamına doğru evrilmektedirler. 

Dönelim hadis rivayetlerinde bahsi konu olan “ahir zaman" olgusuna. Ahir zaman olgusu, Asr suresiyle birlikte anlaşılmaya çalışıldığında, aslında ahir zaman kavramının her çağın sonu yani dinden uzaklaşma, ahlaki erozyon ve bunların sonucu olan sosyal yaşamda kaos, huzursuzluk, suç oranlarında artış, sosyal ve psikolojik dengesizlikler vb. türünden bozulma durumlarını ihtiva ettiği söylenebilir. Ahir zaman kavramını büyük kıyametin habercisi olarak yorumlayan alimlerimiz olduğu gibi, her toplumun kendi kıyametinin alameti olarak da değerlendirilebilir. Meselenin Kelam ilmine taalluk eden taraflarını ilgili eserlerden okumak mümkündür. Ben burada, mezkur olgunun bilhassa toplumsal yönüne dikkat çekmeye gayret ediyorum.  

Esasında toplumlar nesiller üzerinden varlıklarını sürdürmektedirler. Her toplumun kendi yapısını oluşturan maddi-manevi kültür öğeleri, o toplumun nesilleri aracılığıyla geleceğe tevarüs ettirilmektedir. Yozlaşmaya başlayan toplumlarda bu süreç sekteye uğramakta, nesiller bu görevi ifa edemedikleri için toplum yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu tehlikeye maruz kalan toplumlar bir müddet karşı mücadele verseler de neticede zamanla güçleri tükenmekte ve ardından gelecek güçlü bir nesil savunması olmadığı için toplumsal yapı değişmekte ve yerini başka kültür ve menfi değerler sistemine bırakmak  mecburiyetinde kalmaktadır. Bu durum bireysel yaşamdan aile kurumuna, oradan da diğer ilişki ağlarına sıçramak suretiyle toplumda var olan müspet gelenekleri teker teker aşındırmaya başlamakta, yerini menfi anlayış ve değerlere bırakmaktadır. İşte bu değer temelli yapısal değişiklikler, bir süre sonra toplum tarafından kanıksanarak, kendilerine karşı mukavemetin gerekliliği de beyhude görülmeye başlanmaktadır. Ve neticede toplumsal değerler yok olmakta, toplum kendi kıyametini yine kendisi çağırmaktadır. 

Böylece asrın sonuna doğru toplumsal yapı çatırdamakta ve çöküşü kaçınılmaz olmaktadır. İlâhi hakikatlerden uzaklaşan ve onun ilkelerinden yüz çeviren topluluklar bu acı akıbetle yüzleşmek durumundadır. Çünkü Allah'ın yeryüzüne koyduğu toplumsal yasalarda bir değişme söz konusu değildir. Her kim adalet ve ahlak üzerine kurulan ilahi sistemi toplumuna hakim kılar; yaşam o toplum için kolaylaşır ve adalet hakim olur. Her kimde bu yasalardan uzaklaşarak Allah ve Rasulü’ne (s.a.s) rağmen kendi değerler sistemini  tesis etmek ister; er ya da geç çözülmeye ve yok oluşa doğru gitmek durumunda kalacaktır. 

Her eserin bir ustası vardır. O eseri en iyi tanıyan ve o esere en uygun standartları ve kullanma kılavuzunu belirleyen de yine onu yapan ustasıdır. Bu kainatın yaratıcısı Allah'tır ve bu kainat O'nun eseridir. Dünyada huzur ve barış içerisinde yaşayabilmenin anahtarı vahye dayalı bir sistem kurmakla mümkün olur. Yine bu sistemi Rasulullah (s.a.s) rehberliğinde inşa etmek, kılavuzu doğru uygulayabilmenin yegane ölçüsüdür. İşte o zaman insanlık karanlıklardan aydınlığa çıkacak ve dünyada insan, hayvan, bitki ve en genel anlamıyla var olan her varlık için adalet, huzur ve güven hakim olacaktır.

Unutmayalım ki bu cihan bir imtihan sahasıdır. Hak ve batılın zıt kutuplu medeniyet savaşı kıyamete dek sürecektir. Zafer elbetteki hakka tabi olanların olacaktır.

"İman edenler Allah yolunda; inkar edenler ise şeytani güçler yolunda savaşırlar." (Nisa/76) ayeti gereğince bir duruş sahibi olmak ve hangi değer ile kıymet bulmak tercihi, insanın varoluş gayesinin en önemli sebeplerindendir.  Adem'in tutum ve davranışları mı, İblis'in tutum ve davranışları mı? Tercihler ve doğuracağı sonuçlar bellidir. Allah’ın razı olduğu yol elbetteki apaçıktır. Kur'an'ın ve sünnetin yolu... 

İnsanlığın yeni bir yüzyılın ilk çeyreğini doldurmak üzere olduğu, sosyal, psikolojik, siyasal, ekonomik ve bunların tamamının temelinde var olan ve en büyük problem olarak görülmesi gereken metafizik bir buhranı yaşadığı şu günlerde, denememizin okurumuza ve ulaştığı her bir ferde varoluşunu yeniden düşünme; Allah’a ve bizler için gönderdiği ilahi kelamı olan Kur’an’a dönerek, objektif bir perspektifle yeniden bir okuma yapmasına vesile olmasını umuyorum. Anlam olmadan hayat yaşanmaz. Ve hayatın, kendisi uğrunda yaşanmaya değecek olan “anlam” ise, bizi geçici olan şeylerin tutsaklığından kurtarıp, ebedi olanla özgürleştirecek olandır. 

Selam iyilik, huzur ve esenlik yoluna uygun olarak yaşam sürenlerin üzerine olsun! 

En doğruyu bilen yalnızca Allah'tır!


15 Eylül 2021 Çarşamba

Sana İtirazlar

Yürüdüğün yollara nakşeyledin
En soylu duygularını
Öfkenle
Sevincinle
Hüznünle
Hep anıları dokuyarak seğirttin kaldırımlarda
Dengede durmaya çalıştın kimi zaman
Belki de ruhunun bir yerlere çekmesini
Engellemek içindi onca kan ter içinde kalış
Ve bazen de yakarış
Çoğu zaman da aldanış
Eşe dosta, en çok da kendine serzeniş
Kopuş. 
İnsandan, insana, insanla, insansız 
Somurtuş. 
Kokuşmuş çehrelere bir tür itirazdı sende
Lahza, umutlanış
Sonra yüzüstü kapaklanış
Bir atımlık şahlanış
Ardından kalleş kurşunla dizüstü çöküş 
Sevmeler, altın değerinde değerleniş
Ardından tağşiş
Belki de gemileri böyle yürütüyor kaptanlar 
Böyle dayanıyor uzun yollara tayfa 
Yalandan sevmelerle
Aşılıyor en vahşi dalgalar
Belki de bir bilseler gerçeği 
En gerçeğin, ölümün pahasına
Açacaklar yelkenleri 
Sevdiği ne varsa batıracaklar birlikte
Sevdikleri ancak sevilmedikleri kaptanlarıyla, o alçak, yılan gemiyi. 

8 Temmuz 2021 Perşembe

Sahici Sahtelik yahut Esaslı İşlerle İşimiz Olmaz

   Düşünüyordu yine, sırtüstü uzanmıştı. Aklını kurcalayan, insana dokunan, insanla, insanın yazgısıyla bitişik olan bazı şeyler vardı, uyuyamıyordu. Son zamanlarda iyiden iyiye farkına varıyordu yaşananların. Niçin’ini anlamaya bu kez çok yaklaşmıştı yahut öyle sanıyordu. Herhalde artık esaslı duygulara sığdırmaya çalıştığı onca esaslı olmayan şeylerin, asıl yerlerine iade edilmelerinin gerekliliğini kavrıyordu. İnsanı, onu var eden özelliklerini ya da sonradan bir başkası olmasına sebep olan  nedenleri düşünüyordu. İnsanların özünde kendilerine karşı hep iyi olanı, ahlaklı olanı, temiz olanı beklediklerini; ancak başkalarına karşı böyle bir tutum içerisinde olmadıklarını gördükçe kafasına takılıp duran o can sıkıcı sorular bir bir cevabını bulmaya başlıyordu ya da bir ümit doğumuydu bu. 

   Soruyordu kendi kendine. Esaslı olmayan amaçlara nasıl oluyordu da esaslı olan şeyler vasıta kılınıyordu? Örneğin sevmek işi soylu bir gönül eylemiydi. İnsanlar birçok menfaati elde edebilmek için sevgi cümleleri kurmak, sevgi gösterileri yapmak suretiyle sahici olmayan işlerine sahilikleri alet edebiliyorlardı. Hiç öyle hissetmese de sırf maksadı hasıl edebilmek pahasına sahte bir "seni seviyorum" denilebiliyordu. Sahte bir "seni seviyorum". Sevmek özü itibariyle sahte bir eylem değil, olamazdı da. Ancak yalan, gerçeğini sahtesinden ayırt edilemeyecek ustalıkta iş tutanlar için bize sahtelikleri gerçek-miş gibi gösterebiliyordu. Yalan, gerçek olan eylemin sonucunu değil, yalancının kişisel menfaatini elde edebilmek adına, gerçek olanı kullanarak gerçek olmayanın örtbas edilmesine vasıta kılınan şeydi. İnsan yalan söylerken dahi gerçek olana muhtaçtı. Gerçek olan şey kullanılmadan yalan söylenemezdi. Bu da bize hayatın, özünde tam anlamıyla gerçeklerle yaşanabileceğini, yalanın insan yaşamında inşa edici bir değerinin olmadığını göstermesi bakımından önemliydi. Yalancıların dahi gerçeklere muhtaç olduğu bir durumda asıl olanın gerçek olduğuna dair başka delil gerekmezdi. 

   Yine tefekküre dalmıştı. İnsan yaşamına değen her ne varsa enine boyuna irdelemek istiyordu. Anlamak, neliğini, nasıllığını kavramak arzusundaydı. İnsanı insan olmadan önce, insan oluş evresinde, insan olunca ve insan kalma serüveninde bilmek, tanımak, anlamak işine soyunmuştu. Doğrusu netameli bir işti bu, farkındaydı. Ancak kendi varlığını tanımak, diğer tüm varlıkların içerisindeki yerini anlamak, en özelden en genele doğru bir açılımla kainat ile ilişkisini kurabilmek ve bir özne olarak yaşamı değerli kılmak adına, soylu bir çileye doğru çıkmak üzereydi yolu, bunun için huzurluydu.
İnsanın, yaşamı boyunca zorunlu yahut isteğe bağlı olarak kurduğu sayısız bağ ve ilişkiler ağını düşünüyordu. Maksadı insanları mahkum etmek suretiyle kendi nefsini temize çıkarmak değildi elbet. Sadece kendi yerini tespit etmek, her anı değişmekle illetli şu fani yaşamı, mahdut vakitler içerisinde sayısız hatıralar biriktirdiği ademoğullarını biraz olsun anlamaktı isteği. Eğer böyle yapmasa bir sahtelikler dünyasında gerçeği aramak suçunu nasıl taşıyacaktı üzerinde? Nasıl “nasılsınız” diyecekti insanlara, hal hatır soracaktı “sahteden”. Bir insan bütün ömründe olmayan şeyleri varmış gibi “düşleyerek” nasıl yaşayabilecekti? 

   Eş, dost, ahbap... Hakikatleri bilinmeksizin, sevmek işi olmaksızın hangi anlama matuf olarak var olduğu bilinmeden, aslında her biri ayrı ayrı sahtelikler barındıran birer aldatmacadır yaşadıklarımız. Hakkı verilmeksizin, gereği ifa edilmeksizin yaşanması muhal olan duygulardır her birinin icap ettirdiği. Ya girmemeli altına böylesine gerçek olan yüklerin ya da gerçek olanı kılıf yaparak sahtelikleri gizlememeli. Allah’ın gerçek olarak yarattığına sahte olanı iliştirmek ihanetini etmemeli. Özü esaslı bir sahicilik barındıran insan ruhuna sahtelik pasını değdirmemeli. Varsın yalnız başına, soğuk kış günlerinde soylu bir ölümle veda etsin yaşama sevgiler. Isınmaktansa sahte sıcaklıklarda, yeğdir soylu üşümeler. Varsın sahte duygularla coşmasın gönüller, sahici bir sükunetle birlikte Allah’tan bir ihsan olan asil yalnızlık yeğdir. 
Sonra bir an duraksadı. Başını sağa sola şöyle bir asilce salladı. Kaşlarını çattı ve hayır, istediğim bu değil, dedi. İsterim ki ademoğlu sevsin birbirini. Girmesin aralarına kin ve düşmanlık. İsterim ki tutulsun Allah’ın kopmak bilmez ipi, kenetlensin sahici bağlarla müminlerin gönülleri. Ödensin kardeş olmanın asil bedeli, yaşamaktansa aldatıcı birliktelikleri. Üstelik daha ağırdır onun bedeli. Ayrılık, acı, kan, göz yaşı ve hüzün seli. Doğsun güneş aziz beldelere, düşsün sevginin cemresi çorak gönüllere. Hakikat yurduna giderken hızla hem de, bilinsin ki fayda yok sahtelikten, tek çıkar yol sarılmaktır hakikate, diye de mırıldanarak sözlerine bir süreliğine ara verdi. Biraz olsun huzur bulmuştu bu defa. Ancak henüz sefer bitmemişti, biliyordu. O yüzden erken sevinmek yok diyordu. Büyük Sevinç gününü görmeden, yol bitmez diyordu. Ve aziz dostlara selam ediyordu... Sahici dostlara, layıkıyla sevenlere selam ediyordu.

   Selam ve dua ile aziz dost...


16 Haziran 2021 Çarşamba

Yeniden İslam Olmak


Ölüm, cansızken sonradan can bulan bir varlığın, belirlenmiş yaşam süresinin dolması sebebiyle, yaşamsal fonksiyonlarını yitirmesi, yaşamını sürdürmesini mümkün kılan beden mekanizmasının işlevsizleşmesi olgusuna denir, diyebiliriz. Genelde tüm canlı varlıklar için geçerli olan bu yasa, "ruh sahibi" insan özelinde düşünüldüğünde ise, tanımın eksik yönleri, insan ruhunun mahiyeti yani özsel nitelikleri dikkate alındığında, onu bu tanımın dışında bırakır ki bu da anılan ölüm tanımından yola çıkarak modern “bilimsel” bakışın salt biyolojik varlık mesabesinde gördüğü insan tekinin hakkını, insan olmaklık bakımından bizatihi teslim edemediğinin bir  tezahürüdür, denilebilir. 

İslam itikadına/inancına göre ilk insan ve ilk peygamber olan Adem (a.s) ile başlayan insan olmak ve insan kalabilmek yolculuğu ve imtihanı, yeryüzünün insan yaşayan yerlerinde tüm insanlar için ortak bir dava olarak günümüze dek varlığını korumaya devam etmiştir. Bugün insan zihni bölünmüş bir yapı arz ettiğinden, çoğunluk bütüncül düşünememekte ve sanki insanlık yeni keşfediliyormuş algısıyla kendi inşa ettiği ve bir tür değişmez yasa olarak belki de “iman ettiği” “bilimsel düşünme” yollarının taşlarını döşerken, insanı bir evrimin ürünü olarak şimdiki halini almış olan “şans eseri” bir “sürpriz varlık” olarak görmekte, onu tüm insanlığa böyle sunmaktadır. 

Üzerinde durmaya gayret ettiğimiz meselede, modern çağın insan yorumunun temel dinamizmi olan asri hümanist perspektifin, insanlığın başına ördüğü en çetrefil çoraplardan birisi olduğundan söz etmeyi deniyoruz. 

Çok önemli ve hayati bir meseleyi keşfettiği vehmine kapılan ve insan denilen “muammaya/bilinmeze” dair ciddi ve esaslı bir cümle kurduğuna inanan bu modern bakış açısı, insana yeniden hayat veren, insanı Tanrı’nın “oyuncağı” olmaktan kurtardığını sanan bu hasta zihnin veba saçan düşüncesi, insanlığın başına artık yadsınamaz bir şekilde nasıl bir bela açtığını iyiden iyiye hissettirmektedir. Modern insan tasavvuruna göre düşünenler için, bir ruh sahibi olmayan ve bu dünyada insanın yaşam alanını paylaştığı diğer canlı varlıklarla ortak olarak görüldüğü ölüm hadisesi, insanın biyolojik ölümünü tarif ederken, aslında onun ruh yönünü ıskalamak suretiyle gerçek ölümle yüzleşmesini engellemiş, ona yaşarken ölmeyi, “insan olmaklık” ile gerçekleşecek gerçek ve esaslı yaşamı ve dahi ölümü, haksızca ve zulmetmek suretiyle “insana rağmen, insan için” şeklinde formüle edilebilecek hastalıklı bir bakış açısıyla gasp etmiştir. Oysa bir şeyin o şey olmasını sağlayan bileşenlerini göz ardı ederek, o şeyin tek bir yönünü hesaba katmak suretiyle  tanımladığınızda, ortaya çıkacak sonuç ancak dengesini yitirmiş, her an çökmeye hazır ve sağlam olmayan içi boş varlıklar yığınını netice verecektir. Bugün, insan gerçekliğinin can sıkıcı bir vaziyet almasının ana müsebbibinin, onun maddi-manevi yönlerinin tek bir yapıya (maddi/biyolojik yapıya) indirgenmesi ve dolayısıyla dengesini kaybetmesi sonucu sağlıklı bir varoluşu gerçekleştirememesinin olduğunu söyleyebiliriz. 
Asırlarca dünyaya medeniyet aşılayan, insanın insan olmak-insan  kalmak davasına peygamberlerin ve onlara tabi olan müminlerin örnekliğinde tüm insanlığa  öncülük etmiş bir dinin mensupları olarak bugün bizlerin insana, kainata, yaratıcıya karşı bakışı, yukarıda bahsi geçen ölüm tanımında olduğu gibi salt rasyonel, pozitivist bir düşünce zemininde şekillenen, bizim gibi görünen, bizden olduğunu bize yutturmayı becerebilmiş "bu dünyalı olmak heveslilerinin" maddi olanla sınırlı, bölünmüş zihinlerinin ortaya koyduğu derinliksiz fikirlerine takılıp kalmıştır. Öz güvenini yitirmiş olarak, şahsiyetine yabancı, yüzyılların ilmek ilmek ördüğü emek, alın teri, sevgi seli, vefa timsali Müslüman mührünün silinmez izlerini “zaman ve mekan üstü” olarak nakşeden asil ve asri medeniyet gerçekliğimizi, “kola-hamburger” formülü ile özetlenen köksüz, ruhsuz, katı, sert çizgili, ani düşüş, hızlı yükseliş, salt adrenalin, sırf atılgan, aceleci, müptezel ve ilkel bir “sözde medeniyet/batı medeniyeti” karşısında “hicap uykusuna” dalmaya icbar ettik.
Zaferin ancak inananlara, içlerinde büyüttükleri iman kuvvetiyle, Allah’a olan itimatlarına ve yalnızca O'na güvenip dayanmakla başarıya ulaşılabileceğine iman etmiş yiğit Mümin yüreklere hasrettir şimdi yeryüzü. Elbet umut aşıları ile yeni çiçekler açmaya gebedir, açıyor da zaman zaman. Ve fakat mücadelemiz henüz emeklemektedir. Bununla beraber biliriz ki yürümek için önce emeklemek gerekir. Ancak istiklal ve istikbal, istikrarla elde edilebilir. Allah’ın yeryüzüne koymuş olduğu değişmez kanunları uyarınca, adil ve alim önderlerin öncülüğünde hayat bulabilir, yeryüzü cenneti. Adem’in (a.s) evlatları ile İblis'in şeytani güçlerinin kıyamete kadar sürecek olan savaşında, iyilik ancak Adem’in (a.s) evlatlarının zulmedenlere bulaşmamak, cahil ve zalimlerden olmaktan uzak durmasıyla mümkün olabilir. Yani yeniden İslam olarak. Merhum Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in o meşhur, sarsıcı, esaslı cümlesiyle yazımı tamamlamak istiyorum: 
Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir.

Selam ve dua ile... 

21 Mayıs 2021 Cuma

İki Meçhul Arasında Bir Malum: An

Büyük planda malum olan her şey, kendi hayatlarımız üzerinden meseleye yaklaştığımızda -ki bu da büyük planın bir  parçası olan küçük planlardan bir plandır- bizler için bir meçhuller yumağı halini almaktadır. Yaşamın ilk anı nasıl öncesinde yokluk olan bir bilinmezlik ise, sonrasında yaşanacaklar da şimdinin malumu ancak öncesinde var olan meçhullük gibi bir meçhuldürler. Yok olan şeyler bizim nazarımızda ancak var oldukları zaman bilinirler. "Şeyler" var olduklarında "var olmaklık" bakımından her idrak tarafından bilinemezse de mücessem/somut varlıkları artık çoğu insan için malumdur, gözler onları görür. 
Bilinmezlikler ancak bilme yetisi sınırlı olanlar içindir. Sınırlı bilinirlik ise bilenlerin bilme yetisinin de sınırlı olduğuna işaret etmektedir. Ancak bilinirliklerin sınırlılığı, sınırlı bilme yetisine sahip olanlar için böyledir. Mutlak Alim olanın sınırlılığı söz konusu olmadığı için O'nun bilmesinde de bir sınırlılık olamaz. Dolayısıyla O'nun için herhangi bir bilinemezlik söz konusu edilemez, böyle bir husus O'nun hakkında düşünülemez.

Malumların adedi meçhullerin adediyle doğru orantılı değildir. Bunun böyle olması insan için her meçhulü bilmenin imkanının, imkansız olmasından dolayıdır. Görünen şeylerin bazı bilinmezlikleri bilinir kıldığı söylenebilirse de görüntüdeki şeylerin tüm yönleriyle malum olduğunu iddia edebilmek güçtür. Dışarıdan gördüğünüz bir binanın içine girmeden onu tam anlamıyla ihata edemezsiniz. Binanın içine girseniz bile tüm detaylarını bileceğinizin garantisi yoktur. Her varlık bir veya birden fazla veçhesiyle meçhullüğünü korumaktadır. İnsan böylesine bilinmezliklerin içerisinde kendince bilinebilir olan şeylerin peşinden koşmak suretiyle ömür sermayesini eritip sonunda kavramsal anlamda malum ancak zamansal bakımdan meçhul olan ölüm gerçeğine doğru sürdürmektedir yaşamını. Öncesinde meçhul olan bir yaşam gerçeğinin ardından, malum olan bir yaşanmışlık ve ardından gelen ölüm, onun iki meçhul arasındaki malumunun ne olduğunu bize işaret etmektedir. Bilme imkanlarının her birini tek tek kullanmak suretiyle bilinebileceklerin imkanlarını yokladığımızda karşımıza birtakım manzaralar çıkmaktadır. Evrenin, insanın ve diğer alemlerin kendi başlarına birer meçhuller yumağı olduğu gerçeğinden yola çıkarak, insan için böylesine devasa nitelikteki bilinmezliklere karşı ne tür bilme araçları ile bir bilme işine girişeceğini bilmek de doğrusu çetin bir iştir. Evrenin yaşı, hangi maddeden/maddelerden meydana geldiği, gezegenlerin ve galaksilerin sayısı... Her biri ayrı bir bilinmezlik ve bilinmezlik vasıfları bakımından da birbirinden farklı özelliklere sahip olan gerçekliklerdir. Astronomi, fizik, felsefe gibi ilimler evrenin nasıl meydana geldiği, yaşı, maddesi gibi sorulara cevap vermek üzere birçok ilmi araştırmalar yaptılar, yapılmaya da devam ediyor. İlim, bilmenin bir aracıysa meçhul olanların malum olabilmesi ancak ilmin metodunu kullanarak mümkün olur. Fizik gerçeklerden metafizik gerçekliğe varıncaya kadar durum aynıdır. Üst satırlardan şimdiye değin ifade etmeye çalıştığımız şey, aslında Mutlak Alim'in şeylerin bilgisine ulaşmak adına ne tür bir çaba içerisinde olmamız gerektiğini bizden istediğini bilmemizin hakikatine dikkatleri çekmektir. Bazen öyle durumlar olur ki sizin için kördüğüm gibi görünen meçhullükler birileri için basit bir bilinendir. Hepimiz yaşamımızda böyle hatıralara sahibizdir. İnsan dediğimiz varlık kendi meçhullerinin de idrakine varabilmek adına öncelikli olarak böyle bir varlık yönünün olduğunu bilmelidir. Bakın, yine bir meçhul daha çıktı karşımıza. İnsanın zatıyla ilgili olarak bilmediği gerçekler... Sizin bir başkası adına var olduğunu bildiğiniz ancak onun kendi hakkında sizin bildiğinizi bilmediği meçhullükler. Aklımda gezinen düşüncelerin düğümlendiği yeri açabilmek adına, oluşan düğümleri çözebilmeyi mümkün kılacak malumu edinebilmem gerekiyor. Aslında bunca kelamı bir cümle için ettim desem yeridir. İnsan hayatını merkeze alacak olursak eğer, iki meçhulün arasında var olan bir malum ile yaşadığı gerçeğine ulaşıyoruz. İlk meçhulü kendi varlığının idrakine varıncaya kadar olan süreçtir. Kimileri ömrünün bir durağında bulur kendi benini. Kimileri ise ikinci meçhulü kendini buluncaya kadar bulamaz kendini. İkinci meçhul, ölümdür. İnsan için malum olan ise yaşadığı andır. O da birbiri ardınca gelen ve yerini bir başka meçhule bırakarak sıralı şekilde giden bir anlar silsilesidir. Böyle böyle uzayıp giden bir ip üzerinde sona doğru durmaksızın yol alan insan ömrü nasıl da karmaşık, nasıl da sırlarla dolu imiş değil mi? Meçhullük üzerine konuşulacak birçok mesele olduğu bir gerçektir. Ancak amaç hasıl oldu diye düşünüyorum. Kafaları karıştırmak. Niçin mi? Biz insanlar farklı farklı hayatlar içerisinden birçok yaşantı geçirmek suretiyle inşa ediyoruz şahsiyetimizi. Kimi zaman maruz kalarak kimi zaman ise gönülden geçirdiğimiz anlarla oluşuyor mazimiz. Böylesine bilinmezliklerle dolu hayatlar için bir çırpıda kanaat sahibi olabilmek, kolaycılığa kaçmak suretiyle önyargılarla hükmetmek nasıl bir hata, görelim istedim. Aynı hususu kendi hayatımız için de düşünmek mümkün. İnsan, ömrünü anlamlı kılmanın yollarını aramalıdır. İçerisinde bulunduğu anı yeni bilinenlere doğru yol olmak adına meçhullerin kapısını sağlam anahtarlar kullanmak suretiyle açmalıdır. Yüce Kudret'e böylesine muhteşem bir evren yarattığı için birkez daha iman etmeli ve hayranlığını meçhullükleri doğru bir şekilde anlama üzerine ikrar etmelidir. Bunun yolu ise bir iç yolculuğunu, görünen alemdeki malumlardan yine aynı alem içerisindeki görülemeyen malumlara, yani kimi sebeplerden dolayı bize meçhul kalan hakikatlere doğru başlatmaktan geçer. Yanlış akıl yürütmeler, nefsin istek ve arzuları, duygusal haller bizleri çoğu malumu meçhul zannetmeye sevk eden amillerdir. İnsan bu tür etkilerden kurtulmak suretiyle kainatı akıl gözüyle okumaya başladığında birçok bilinmezlik artık onun için apaçık hakikatlere dönüşecektir. Şu rahmet ikliminde bize her yönümüzle eksik oluşumuzu, zayıf yönlerimizle yüzleşerek yüzümüzü yalnızca Zat'ına çevirmemizin aciliyetini hatırlatan Kadir-i Mutlak olan Allah'ın (c.c) şanı pek yücedir!


Cennete provamız (Ramazan ayı) bitmiştir, darısı gerçeğini yaşamaya. 

Varoluşunun, yaratılış gayesinin idrakinde olarak kulluğunu gerçekleştiren salihlere selam olsun... Bayramımız iki cihanda olsun ve mübarek olsun. Selam ve dua ile... 

27 Nisan 2021 Salı

Nasılsınız'ın Nasıllığı Üzerine

   Yaşıyoruz bu hayatı. Her birimiz farklı mecralarında akıp gidiyorsak da yaşadığımız hayat yine aynı hayattır. Böyle böyle ulanıyor hayatlar birbirine. Rapt oluyor ahlar, vahlar, ohlar ve sesli-sessiz iç çekişler ile kenetleniyor sıkı sıkıya biri birine. Halini görüp de ah çektiğimiz, vah ettiğimiz, oh dediğimiz her hayat aslında bizim hayatımızdır. Yabancı gözüyle baktığımız her suret, bizden ırak gördüğümüz her acı, bir yönüyle bizim suretimizdir ve dahi bizim acımız. 

    İnsanlar, insan teki için tüm insanlığı feda edebilecek kadar insanlıktan nasipsiz değildi(r). Benden sonrası tufan, diyebilmek için insanlardan bir insan ol(a)mamak gerekir. İnsan dediğimiz varlık evvel emirde tek başına yaratıldı ise de ilahi planda koca bir aile olacak şekilde takdir edilmiştir. Sormadan edemiyorum kendime: Böylesine büyük bir ailenin tek bir ferdi için bütün bir insanlık ailesi feda edilebilir miydi? Yahut bir avuç insanın refahı için tüm dünya böylesine gözü dönmüş bir vaziyette nasıl talan edilebilirdi ki? Hem de gözyaşları, kan pınarları, içinde gelecek zamanın neşeleriyle damla damla akıp giden onca acı sularıyla birlikte...

    Bana "nasılsınız" diye sordu, bir Aziz dost. "Nasılsınız ağabey?" Ben de, "nasılsınız" diye soruyorsunuz. Nasılım öyle mi? Nasıl nasılım?" diye cevap verdim, cevap sayılırsa cevap vermeyi iyi bilenler tarafından. Her gün belki de milyonlarca kez insanların bir başka insan tekine sorduğu, içinde hiçbir samimiyet, soylu bir merak, sohbet niyeti barındırmayan o kuru cümle. Bir rastlantı eseri olan karşılaşmanın icbar ettiği sevimsiz ifade. Öylesine pelesenk, öylesine cılız... Duygusunu anlıyorsunuz tabii. Siz de kuru bir "iyiyim, ya siz?" gönderiyorsunuz kaynağa. Bu da oluyor size, dönüt. Oh, iletişim kuruldu, iş tamam. Sonra bütün umursamazlığınızla, bir önceki sahnenin perdesini kapatıyor ve yola devam ediyorsunuz. E ne de olsa hayat bir oyun, öyle değil mi?

 Aziz dostum da böyle bir "nasılsınız" mı demişti, sanmıyorum. O, ince ruhluydu, naifti. Bundan olacak, nezaketine sığdıramazdı böyle bir "nasılsınızı". Ve fakat ömrünüzün aklı selim dönemlerinde bilirsiniz ki "nasılsınızların" kahir ekseriyeti böyledir. Kuru, yavan, kekremsi. "Nasılsınız" demek büyük soru. İnsanın omzuna dağları yükleyen ağırlıkta, insanı insana bağlayan öz. Maddi varlığın ötesine varan metafizik bir yol alışa ilk adım. Muhatabın ruh dünyasına doğru yapılan varoluşsal bir yolculuk.  Kaçımız bu sorunun varoluşsal anlamının idrakindeyiz? Kaçımız kaçımıza içten bir "nasılsınız" bahşediyor ki? Şu koca yapılar içinde küçücük kalan, taş duvarlar arasına sıkıştırdığı ruhuyla ıstırap içinde kıvranan insan teki için, kaçımız rahmani bir "nasılsınızla" makus talihimizin kara prangalarına bir darbe indiriyoruz?  

   Sanki şaşırdınız. Bir anlam veremiyor gibisiniz, hissediyorum. "Adam sende, böylesine karışık sözleri ne diye sarf edersin?". Biliyorum, içinde ateşli sövgüler, hadsiz övgüler ve insanca olmayan öfkeler barındıran cümleler kurmak gerekir dinlenebilmek için. Yahut anlaşılması güç, dolambaçlı ifadeler... Ya hakikati duygularla, nefis putuna tapınarak örselemelisiniz yahut aklı hakir görerek, ahlaksızlığın ardına sığınıp, erdemsizliği erdem göstermelisiniz. Yahut hakikati tekeline almaya çalışanlara dalkavukluk etmelisiniz. “Dürüstlük peşinde koşan sahtekarlık”. İşte en büyük meselemiz/müşkilimiz budur. 

  Ah... Oysa bir içten "nasılsınız" diyebileydik... Gönülden gönüle bir dost köprüsü kurabileydik, böylesine yalnızlaşır mıydık? Hayatlarımızı bir bütün olarak görebileydik, insanı insana kardeşlik bağıyla rapt edebileydik, böylesine çileli olur muydu hayatlarımız? Hangi insan bir başka insanın hayatı üzerine kanlı ve soysuz bir hayat inşa edebilirdi o zaman? Kim bir başkasının nefes hakkını gasp edebilirdi de daha ana karnında kıyabilirdi masum bir bebeğe? Böylesine gözleri dönmüş bir vaziyette talan edilebilir miydi dünya? Milyarlarca insanın ortak yaşam alanı olan dünya, peşkeş çekilebilir miydi bir avuç insana? Şerefli yaratılmış insan için böylesine bir leke reva görülür müydü o zaman? 

 Emanete ihanet ettik. Önce kendi kendimize, ve sonra her bir şeye... Ahde vefamızı bozduk. Özümüze yabancı olan her ne varsa ona yakın olduk; yakınımız olanlaraysa olduk yabancı... Bana soracak olursanız eğer, bütün bunların en büyük sebebinin insanın önce kendisine ve sonra birbirine sormadığı o içten "nasılsınız" sorusunun yokluğuyla ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Eğer siz de üzerinde biraz düşünürseniz ve yoklarsanız kendi yaşamlarını, bana hak vereceksiniz. Bir "nasılsınız" kelamının içerisinde barındırdığı ağır sorumluluğu hissedebilirsiniz. O zaman bilirsiniz ki kuru bir "nasılsınız" deyişin ödettiği bedel kadar ağır değildir dostça bir "nasılsınız" demenin bedeli.  

   Aziz dostumun ardından aniden bir iç silkeleniş ile kendime geldim. Gördüm ki, büyük fikirler içerisinde sancılanan ruhum önce kendi etten sınırına takılmış. Sonra başka etten duvarlara karşı çaresizdir. Binbir suratlı çehreler içinde hangisi birdir ve hangisi binlerden biridir, ayırdına varmak çetin bir iş doğrusu. Aklım almıyorsa eğer neresi bütün bunların yeri? Evet evet, olsa olsa yeri, ölü yaşayanlar makberi. 

    Yine de umutsuz değilim. Sonra, nasıl olayım? Umudum umudun kaynağı olana bağlı ise, umutsuzluk olasılık dahi değildir iman edenler için. Günde beş vakit huzura varan, öncesinde tüm maddi-manevi kirlerden arınmak adına su ile hayat bulanlar için... Su maddenin kirini, namaz ise mananın kirini arındırır çünkü, biliriz. 

    "Mümin müminin aynasıdır" buyuran Efendimiz (a.s) hürmetine bir içten "nasılsın" desek ya birbirimize? Kucaklasak ya acılarımızı da tıpkı sevinçlerimizi kucakladığımız gibi. Dertlensek ya birbirimizin dertleriyle. "Bir müminin sıkıntısını giderenin Allah’da giderir sıkıntılarını" müjdesine koşsak ya şen çocukların balonlara, şekerlemelere koştuğu gibi. Yeniden çocuk olsak ya... Tükenecek diye korkmadan bölüşsek yine yemişlerimizi... Dönsek o saf halimize yeniden ve yine...

 

 

Ve 

Her bir sitem ihanet... 

İnsanın kendi soylu acısına değen soysuz bir bayağılık. 

En yüce olan ile yapılan ahde vefasızlık...     

                                        - Yalnızlık Sözleri - |Malcolm Neredesin| (02.24) 

 

Sahi gerçekten sorulması gerektiği gibi sormayı unuttum, nasılsınız?

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...