Ölüm, cansızken sonradan can bulan bir varlığın, belirlenmiş yaşam süresinin dolması sebebiyle, yaşamsal fonksiyonlarını yitirmesi, yaşamını sürdürmesini mümkün kılan beden mekanizmasının işlevsizleşmesi olgusuna denir, diyebiliriz. Genelde tüm canlı varlıklar için geçerli olan bu yasa, "ruh sahibi" insan özelinde düşünüldüğünde ise, tanımın eksik yönleri, insan ruhunun mahiyeti yani özsel nitelikleri dikkate alındığında, onu bu tanımın dışında bırakır ki bu da anılan ölüm tanımından yola çıkarak modern “bilimsel” bakışın salt biyolojik varlık mesabesinde gördüğü insan tekinin hakkını, insan olmaklık bakımından bizatihi teslim edemediğinin bir tezahürüdür, denilebilir.
İslam itikadına/inancına göre ilk insan ve ilk peygamber olan Adem (a.s) ile başlayan insan olmak ve insan kalabilmek yolculuğu ve imtihanı, yeryüzünün insan yaşayan yerlerinde tüm insanlar için ortak bir dava olarak günümüze dek varlığını korumaya devam etmiştir. Bugün insan zihni bölünmüş bir yapı arz ettiğinden, çoğunluk bütüncül düşünememekte ve sanki insanlık yeni keşfediliyormuş algısıyla kendi inşa ettiği ve bir tür değişmez yasa olarak belki de “iman ettiği” “bilimsel düşünme” yollarının taşlarını döşerken, insanı bir evrimin ürünü olarak şimdiki halini almış olan “şans eseri” bir “sürpriz varlık” olarak görmekte, onu tüm insanlığa böyle sunmaktadır.
Üzerinde durmaya gayret ettiğimiz meselede, modern çağın insan yorumunun temel dinamizmi olan asri hümanist perspektifin, insanlığın başına ördüğü en çetrefil çoraplardan birisi olduğundan söz etmeyi deniyoruz.
Çok önemli ve hayati bir meseleyi keşfettiği vehmine kapılan ve insan denilen “muammaya/bilinmeze” dair ciddi ve esaslı bir cümle kurduğuna inanan bu modern bakış açısı, insana yeniden hayat veren, insanı Tanrı’nın “oyuncağı” olmaktan kurtardığını sanan bu hasta zihnin veba saçan düşüncesi, insanlığın başına artık yadsınamaz bir şekilde nasıl bir bela açtığını iyiden iyiye hissettirmektedir. Modern insan tasavvuruna göre düşünenler için, bir ruh sahibi olmayan ve bu dünyada insanın yaşam alanını paylaştığı diğer canlı varlıklarla ortak olarak görüldüğü ölüm hadisesi, insanın biyolojik ölümünü tarif ederken, aslında onun ruh yönünü ıskalamak suretiyle gerçek ölümle yüzleşmesini engellemiş, ona yaşarken ölmeyi, “insan olmaklık” ile gerçekleşecek gerçek ve esaslı yaşamı ve dahi ölümü, haksızca ve zulmetmek suretiyle “insana rağmen, insan için” şeklinde formüle edilebilecek hastalıklı bir bakış açısıyla gasp etmiştir. Oysa bir şeyin o şey olmasını sağlayan bileşenlerini göz ardı ederek, o şeyin tek bir yönünü hesaba katmak suretiyle tanımladığınızda, ortaya çıkacak sonuç ancak dengesini yitirmiş, her an çökmeye hazır ve sağlam olmayan içi boş varlıklar yığınını netice verecektir. Bugün, insan gerçekliğinin can sıkıcı bir vaziyet almasının ana müsebbibinin, onun maddi-manevi yönlerinin tek bir yapıya (maddi/biyolojik yapıya) indirgenmesi ve dolayısıyla dengesini kaybetmesi sonucu sağlıklı bir varoluşu gerçekleştirememesinin olduğunu söyleyebiliriz.
Asırlarca dünyaya medeniyet aşılayan, insanın insan olmak-insan kalmak davasına peygamberlerin ve onlara tabi olan müminlerin örnekliğinde tüm insanlığa öncülük etmiş bir dinin mensupları olarak bugün bizlerin insana, kainata, yaratıcıya karşı bakışı, yukarıda bahsi geçen ölüm tanımında olduğu gibi salt rasyonel, pozitivist bir düşünce zemininde şekillenen, bizim gibi görünen, bizden olduğunu bize yutturmayı becerebilmiş "bu dünyalı olmak heveslilerinin" maddi olanla sınırlı, bölünmüş zihinlerinin ortaya koyduğu derinliksiz fikirlerine takılıp kalmıştır. Öz güvenini yitirmiş olarak, şahsiyetine yabancı, yüzyılların ilmek ilmek ördüğü emek, alın teri, sevgi seli, vefa timsali Müslüman mührünün silinmez izlerini “zaman ve mekan üstü” olarak nakşeden asil ve asri medeniyet gerçekliğimizi, “kola-hamburger” formülü ile özetlenen köksüz, ruhsuz, katı, sert çizgili, ani düşüş, hızlı yükseliş, salt adrenalin, sırf atılgan, aceleci, müptezel ve ilkel bir “sözde medeniyet/batı medeniyeti” karşısında “hicap uykusuna” dalmaya icbar ettik.
Zaferin ancak inananlara, içlerinde büyüttükleri iman kuvvetiyle, Allah’a olan itimatlarına ve yalnızca O'na güvenip dayanmakla başarıya ulaşılabileceğine iman etmiş yiğit Mümin yüreklere hasrettir şimdi yeryüzü. Elbet umut aşıları ile yeni çiçekler açmaya gebedir, açıyor da zaman zaman. Ve fakat mücadelemiz henüz emeklemektedir. Bununla beraber biliriz ki yürümek için önce emeklemek gerekir. Ancak istiklal ve istikbal, istikrarla elde edilebilir. Allah’ın yeryüzüne koymuş olduğu değişmez kanunları uyarınca, adil ve alim önderlerin öncülüğünde hayat bulabilir, yeryüzü cenneti. Adem’in (a.s) evlatları ile İblis'in şeytani güçlerinin kıyamete kadar sürecek olan savaşında, iyilik ancak Adem’in (a.s) evlatlarının zulmedenlere bulaşmamak, cahil ve zalimlerden olmaktan uzak durmasıyla mümkün olabilir. Yani yeniden İslam olarak. Merhum Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in o meşhur, sarsıcı, esaslı cümlesiyle yazımı tamamlamak istiyorum:
Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir.
Selam ve dua ile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder