13 Mart 2021 Cumartesi

Kuşlara Övgü yahut Akıl Kanadı

Kanadı kırık kuşların halini hiç düşündün mü? Ne kedi köpek, ne kaplumbağa benzerdir kuşlar. Öyle olsa kanadı kırık diye zahmet çekmezlerdi değil mi? Sek sek, bir yere kadar. Özünde uçmak olan bir canlının başka türlü yaşamaya alışması kolay olmasa gerek. Uçmak eylemi kanatları olan kuşlara hastır. Kanatları kırık kuşların uçamaması demek kuş olmaklığın şanına düşen en büyük gölgedir. Özgürce çırpınan kanatlar, gökyüzünden yeryüzüne atılan keskin bakışlarla birleşince, duyulan o müthiş yetkinlik hissiyatını başka hangi canlı tadabilir ki? İnsan mı? Eğer öyle sanıyorsan bu ancak bir sanı olarak kalacaktır ve öyledir de. Her insan kuş olup kanat çırpmak ister özgürlüğe. Kanadı kırık kuşların ıstırabı bizler için bir tür varoluşsal sancı olarak insanca hissiyatlara dönüşür. Sanki insan kuştur ve kanatları kırık olmak, insan tekine bir kuşun kanatlarının kırılmış olmasından doğan acıyı daha fazla yaşatır. Kuş, kırık kanat, özgürlük, insan, ıstırap… Anlaşılmaz şeyler mi geveliyorum zihnimde. Ağzım zaten yok yerinde. Kuşların ıstırabını insanlara peşkeş çekmek gibi bir niyetim olduğunu düşünüyorsan, bana haksızlık ediyorsun. Ben, kuşların asaletini insanların asaletiyle bilebilmenin imkanlarına inanıyorum. Sana bildiğin masalları anlatmak yerine başka bir hikayeyi resmetme gayretindeyim, bana müteşekkir olma elbette. Ancak kanatları kırılmış kuşların çektiği ıstırabı, akıl kanadını kırmış insan tekinin daha şiddetli sancılarla kendisine sorun etmesinin hayatiyeti, insan olmanın gereğidir, diyorum. Sek sek, gidemez kuşlar ilelebet, kuş olarak. Öyle olsa kuş olmazdı; köpek olurdu, kedi olurdu, at olurdu, eşek olurdu. İnsan diyorum insan! Kanat çırpıp uçmakla özgür olacağım diyorsa, akıl kanadını takınsın. İlahi elçinin getirdiği kaynaktan fışkıran nura doğru kanat çırpsın. Şehvetlerle, ihtiras ve zevk tünellerine takılıp kırdığı kanatlarını onarsın, aklın ve kalbin doğru kaynaktan (ilahi nur) aldığı besinlerle ruhu yücelttiği yere, insanlığın ebedi memleketine uçsun, saf ruhlar alemine; yaşarken cennete. 

12 Mart 2021 Cuma

Jurnaller - Yalnızlık Sözleri

Her sitem bir ihanet.
İnsanın kendi soylu acısına değen ucuz bir bayağılık.
En yüce olan ile yaptığın ahde vefasızlık...

Malcolm Neredesin?

13.3.21
02.24

6 Mart 2021 Cumartesi

Sürgün Yurdu’ndan Mektuplar: İnsanlığın Onuru yahut İbrahim’in Akıl Güneşi

Yaratıldık da Azizim, başıboş mu bırakıldık? Dipsiz bir kuyuya hem de kör bir halde mi atıldık? Yeniden yeryüzüne ayak basacak, karanlıklardan aydınlığa ulaşacak bir yol da mı kalmadı? Etrafında hakikati gösterecek kimsede mi yok? Şu karanlık kuyuda nasıl mı olsun? Aydınlandığını iddia edenlerde mi kör kuyularda, hem de kör bir vaziyetteler mi?  Sorular… sorular… sorular…
Sorun nedir, soru nedir, diye düşünüyordu İbrahim. Emanetin ağır yükü omuzlarındaydı. Bu kez insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarma görevi O’na verilmişti. Yaratılışından evvah, içli, hilm sahibi, zeki, dürüst ve erdemliydi. Çocuk yaşta iken kendisine doğruyu yanlıştan ayırt edebilme, hak ile hak olmayanı tanıyabilme yetisi bahşedilmişti. İnsanlığın ilk atası olan Adem’den bu yana devam eden Işık Adamlar silsilesinin en önemli temsilcilerinden birisiydi O. Yeryüzünü karanlığa boğan şirk zulmüne ilahi kandilden nur damlaları akıtmak işi, bu kez İbrahim’ e verildi. 

“Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.” (Enbiya, 51)

Sorun aşikardı: Allah’ın yoktan var ettiği kürelerden bir küre olan dünya aleminde, Allah’a ait olan ilahlık ve rablik otoritelerine karşı büyüklenen zalim bir idareci eliyle yayılan şirk düzeninin varlığıydı. İnsanlara hizmet etmesi, karanlıklarda yollarını aydınlatması ve yönlerini tayin etmesi için yaratılan gök cisimlerine ilahlık payesi verilmesiydi. Kendi elleriyle şekil verdikleri putlara, sanki konuştuklarında onları işitirler, önlerinde durduklarında onları görürler, bir şey istediklerinde onlara cevap verirlermiş gibi ilahlıktan bir pay vermeleriydi. Başlarına kendilerini idare etsinler diye geçirilen kimseyi, helal ve haram koyma yetkisi tanıyarak, Allah’ın mülkü olan tahtında sanki rızık verici, bela ve musibetlerden koruyucu, hayatı bahşedici ve hayat alıcı olarak görüp hem ilah hem de rab olarak görmeleriydi. Böyle bir toplumda Azizim adalet, eşitlik, dayanışma, erdem nasıl var olabilirdi ki? Nasıl insanlar insan olmaları hasebiyle değer görebilir, nasıl adalet duygusuyla hareket ederek toplumda var olan ekonomik, sosyal ve diğer problemler giderilebilirdi? Yaratılış kodlarından uzaklaşan böyle bir idare ve toplumsal yapı nasıl olurda insanlığa iyi bir teklifte bulunabilirdi? Böylesi bir bekleyiş çölde gül bitsin diye beklemekten daha büyük bir imkansızı beklemek gibiydi.

Yolunu kaybetmek bir olumsuzluktur. Nerede olduğunu ve nereye nasıl gidileceğini bilememek, istenmeyen bir haldir. Ancak yolunu kaybettiğini bilmemek ve hatta yanlış yolu doğru kabul ederek inatla o yol üzere olmayı sürdürmek, işte insanlık için en kötüsü de budur. Hele de başınızdaki kimseler, sizi idare edenler, size doğru ve yanlışı göstermek namına kılavuzluk edenler sapmış olduğu halde kendilerini ıslah edici olarak kabul ediyorlarsa, orada bir çıkış yolu açacak kimse kalmamış demektir. Bir insan, bir toplum ve bir millet kendi durumunu değiştirmek istemiyorsa o toplumu değiştirebilmek harici bir kuvvet ile asla mümkün değildir. İşte bundan olacak Azizim, bizi bizden iyi bilen, bizi yokluktan varlık alemine çıkararak en güzel şekilde var eden Rabbimiz, böylesi buhran dönemlerinde insanların içerisinden seçtiği güvenilir, temiz, zeki ve yüce erdemlere sahip olan kimseleri elçi vazifesiyle görevlendirmiş, karanlıklar içerisinde bocalayan, hakikatlere karşı kör, sağır ve umursamaz bir hal içerisinde bulunan insanlara rahmet rüzgarlarını estirerek onları hakiki aydınlığa, ilahi nura davet etmiştir. İşte İbrahim (a.s) şirk karanlığına batmış, hakikat nurunu batıl perdeleriyle örtmüş bir millete Allah’ın ayetlerini açıklamak, gök cisimlerine ve diğer mahlukata atfedilen ilahlık payelerini reddetmek, gerçek ve biricik ilahın, rabbin ve hükümranın Allah olduğunu bildirmek üzere kavmine Allah Elçisi olarak gönderilmiştir.
Şimdi gel, İbrahim’ in kavmiyle yapmış olduğu TEVHİD mücadelesini yakından görelim:
 
“Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti. İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı  gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi. Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.
"Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim. “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O'na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?" “Allah'ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin." 
(En’am, 74-81)

Akıl güneşini söndürerek zihnini karanlıklara terk eden bir millete, yeniden akıl güneşiyle kainatı okumayı, Allah’ın kudretinin tecellileri olan nice ayetleri gösteren İbrahim, evet, bir Allah Elçisi olarak gerçek kurtarıcı vazifesiyle hakikati hakikat olmayandan ayırt etmiş ve milletine de bunu öğretmiştir. Babası ile olan diyaloğu, bizlere hakikat karşısında duran en yakınımız dahi olsa doğruyu söylemekten geri durmamamız, nezaket ve yapıcı bir dilden vazgeçmeyerek hakikati anlatma vazifesinden ödün vermememiz gerektiğini göstermektedir. Yıldızlar ile başlayan, ay ile devam eden ve nihayet güneş ile son bulan gök cisimleri üzerindeki rahmani akıl yürütme, içerisinde birtakım incelikleri barındırmaktadır. İbrahim (a.s) insanlara ilah olarak kabul ettikleri gök cisimlerinin aslında ilah olmadıklarını önce göze en uzak, en küçük görünen ve en cılız ışığa sahip olan yıldızlar üzerinden bir akıl yürütme işlemi yapmak suretiyle başlamıştır. Kavminin ilah olduğunu iddia ettikleri yıldızlar bir süre sonra batınca, kendisi başka bir ışığa muhtaç olan, bir batıp bir çıkan yıldızlar nasıl ilah olabilir, diyerek kavmine yıldızların ilah olmasının mümkün olmadığı gerçeğini anlatmak istemiştir. Daha sonra ay üzerinden bir tefekkür ameliyesi başlatmıştır. Yıldızlara nazaran göze daha yakın ve büyük, daha çok ışık veren ay da batınca, bu kez kavmine işittirircesine “Bu, yıldızlardan daha büyük ve daha çok ışık veren bir cisimdi. Bu da battığına göre öyleyse ay, nasıl ilah olabilir?” dedi. Çünkü batmak, bir halden bir hale geçişi ifade eder ki bu yaratılmışların özelliğidir. Yaratılmış olan ise bir başkasının yaratmasına muhtaçtır. Bir başkasının yaratmasına muhtaç olan nasıl ilah olabilir? Sorular soruları kovalıyordu ve cevaplar daha da belirginleşiyordu. Ve güneş! İşte, dedi İbrahim, işte bu en büyükleri! Kavmi dikkatle izliyordu onu. Bu kez ne kusur bulacaktı İbrahim. Öyle ya, güneşti bu! Kainatın ışık kaynağıydı. Ancak o da battı… Ve İbrahim dedi ki: Ey milletim! İşte gördünüz! Yıldızlarlar, ay ve güneş, her ne kadar ay yıldızlardan, güneşte aydan büyük ve ışık kaynağı olarak daha güçlüyse de bunlar birer yaratılmış varlıktır. Bu cisimler kendi başlarına var olma özelliğine sahip değiller. Görüyorsunuz ki bunlar batıyor ve yeniden doğuyor. Yani değişme kabul ediyorlar. Söyleyin öyleyse, değişimi kabul eden bir varlık yaratılmış değil midir? Yaratılan ise bir yaratıcıya muhtaç değil midir? Bir başkasının varlığına muhtaç olan nasıl ilah olabilir?! Öyleyse bilin ki ben sizin bu taptığınız aciz varlıklardan uzağım. Ben yalnızca tek ve biricik ilah olan, doğmamış, doğurmamış, değişmekten uzak, hiçbir yaratılmışlık izi taşımayan ve tüm kainatı yoktan yaratan Aziz, Celil ve Hâlik olan Allah’ a inanır ve yalnız O’na kulluk ederim.

“İbrahim, şöyle dedi: Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur. O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir." "O, bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur."
(Şuara, 75-82)

İşte Azizim, insanlığın onurunu düşüren, şeref ve haysiyetine düşman olan şirk düzeni, rahmani akıl nuru ile yok oldu, insanlığa yeniden onur, şeref ve haysiyet kazandırdı. İbrahim’in (a.s) mücadelesi biliyorsun ki ciltler dolusu mesajı ihtiva eden çokça ibret verici öğütler içermektedir. Ben bu mektubumda sana şirk düzenini, bu düzenin kaptanlarını, hakkı batıl ile örtenlere karşı rahmani akıl güneşiyle bakmayı bizlere öğreten Işık Adam İbrahim’i (a.s) hatırlatmakla, mücadelesinin bir kesitini vermekle yetineceğim. Ancak sen bununla yetinmeyecek, ilahi nurun kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’den İbrahim aleyhisselamı okuyacak, düşünecek, anlayacak ve yaşayacaksın. 
Her zaman yaptığım gibi yine sözü uzattım, hakikati yordum, affola. Bugün daha kesif/yoğun bir şirk karanlığı içerisinde, maddenin tahakkümü altında ezilen insanlığa, şefkat, merhamet ve akıl nuruyla yeniden hakkı ve hakikati anlatmak vazifemizdir. İyiliği güzelce emretmek ve kötülükten akıl ve hikmetle vazgeçirmek bizim asli vazifemizdir. Önümüz karanlık olsa da rahmani nur elimizdedir ve karanlıklar onunla delinecek, aydınlık önümüze düşecektir inşallah!

Not: Sabır, ilahi kanunlara Mü’min’ce bir gönülden boyun eğiş ve asil bir mücadele ile dik duruş sahibi olmaktır.

Selam İbrahim’in temsil ettiği rahmani nur ile aydınlanan ve etrafını aydınlatan tüm Muvahhidlerin üzerine olsun… 


14 Şubat 2021 Pazar

Jurnaller

İçinde ateşli sövgüler, hadsiz övgüler ve insanca olmayan öfkeler barındıran cümleler kurmak gerekir dinlenebilmek için. Yahut anlaşılmaz kelimeler, dolambaçlı cümleler kurmak. Ya hakikati duygularla, nefis putuna tapınarak örselemelisiniz yahut aklı hakir görerek, ahlaksızlığı arkanıza alıp erdemsizliği erdem göstermelisiniz. Ya da meşhur isimlere sığınmalı, hakikati onların tekeline vermelisiniz. Hakikat peşinde koşan sahtekârlık. İşte tüm meselemiz/müşkilimiz budur.

Malcolm Neredesin?


14.2.21 - 23.26

Jurnaller

Büyük fikirler içerisinde sancılanan ruhum önce kendi etten sınırına takıldı ve sonra başka etten duvarlara karşı çaresizdir. 
Binbir suratlı çehreler içinde hangisi birdir ve hangisi binlerden biridir, ayırdına varmak netameli bir iş doğrusu. Aklım almıyorsa neresi bütün bunların yeri?
Evet evet, ölü yaşayanlar kabristanı.

Malcolm Neredesin?

14.2.21 - 23.17

13 Şubat 2021 Cumartesi

Ardımızdan Koşup Duran Atlı: Zaman ve Ölüm

Her sonradan var olan bir başlangıcı olandır. Bu demek oluyor ki sonludur her sonradan var olan, ölümlüdür. Var olmak denilince kast edilenin ne olduğu ve söylenenden neyin anlaşıldığı, sonlu olmakla nitelenebilen varlığın tarifine götürür bizi. Varlık dediğimiz şey, tek bir yönü olmayan, birçok veçhesiyle tarif edilebilen kompleks bir kavramdır. Şimdi, şu anda bu satırları önümde hazır duran kağıda nakşederken, netameli bir iş üzerinden, ince bir yol alış ile yürüdüğümün idrakine biraz daha varıyorum. Her düşünülen şey, var olur mu? Yahut her ‘düş’lenen… Ya zihin? O gerçek midir? Gerçek nedir? ...
Düşünce tarihi içerisinde kendisine oldukça geniş bir tartışma zemini bulmuş olan kadim bir düşünsel problemi çözmek vazifesi, herhalde benim gibi çaylak bir fakire düşmüş olmasa gerek. Ve fakat bizim için, düşünen canlılar olarak, varlığa varlık veren ancak kendisi bir başkası tarafından var edilmekten münezzeh olan Vacibu’l Vücud’a doğru bir anlam yolculuğuna çıkma zahmetine katlanmak, evet kıymeti haiz bir ameliye olarak görülmelidir.
Niceleri maddeyi niceleri ise manayı var olmak bakımından tek gerçek olarak kabul ettiler. Müslümancası bu işin nedir der isek -her ne kadar beylik bir cümle oldu ise de- maddenin ve mananın, her ikisinin de varlığını kabul etmektir derim. Biz meseleyi insan özelinde değerlendirecek olursak, onun varlığının hem maddi hem de manevi olarak iki yöne sahip olduğunu göreceğiz. Öyle ki, onun maddi yönü mana denizine açılan bir tür tekne vazifesi görmektedir diyeceğiz. Malumdur ki her menzile giden bir yol, bir de vasıta vardır. İnsanı mana denizlerine götürecek olan vasıta ise işte bu madde dediğimiz varlıktır. Yalnızca maddi olana itibar etmek nasıl ki manaya zulüm ise maddeyi inkar ederek manaya ulaşırım demek de maddi olana o kadar zulüm olur. Nitekim manayı bilebilmek, nefis hasmı ile başı belalı olan insan teki için ancak maddeye bakıp akıl etmek ile mümkün olmaktadır. Enfüste ve afakta var edilmiş varlıklara akıl varlığı ile nazar etmek de, bizim madde ve mana dengesi üzerinden, akıl ve gönül dünyalarında oluşmasına vesile olmasını istediğimiz vakıaya işaret etmektedir. 
İçinde yaşıyor olduğumuz bizim şu asrımızın insanı, varlığın mana boyutlarını heva ve heves karanlığı ile kör olduğundan olacak, idrak edememek; bilinçli yahut bilinçsiz olarak ıskalamak bakımından pek mahirdir. Oysa maddenin ilerlemesi ne kadar artıyor ise manaya giden yolun o kadar kolaylaşması gerekir. Öyle ya, bir iş, ürün ne kadar mükemmele doğru giderse o işi ve ürünü mümkün kılana varış, onu bulmak o kadar kolay olur. Fakat tam tersine, asrımızın bu kör insanı maddenin cüssesini mananın önüne dikmektedir. Ve bunu ardından koşup duran, heybetiyle ölüme selam durduran bir atlıdan gaflet içinde olarak sürdürmektedir. O atlı ki zamandır. Zaman ki, her var olanın bir başlangıca ve dahi sonu olduğuna en büyük delil olsun diye var edilmiştir. Şimdi sen, maddeden manaya giden bu yolda yine zaman denilen şu maddeye muhtaç değil misin? Hızlı bir geçiş yapacağım azizim, sıkı dur!
Ya o atlının yerinde ol,
Yahut ardında kalan nadanlardan ol.
İşte ben şu sözü geçen zaman mefhumuna vakıf olaydım, kelamı burada tamam eder idim.
Edemedim.
Bu sefer de böyle olsun, olsun mu Azizim?
Önümüzdeki mektupta sana İbrahim’den (a.s) söz açacağım. Maddenin büyüklüğüyle açılan akıl yolundan manaya yol açan İbrahim’ den. 
Selam, varlığa dilediği gibi biçim ve suret veren el-Musavvir olan Allah’ ın aklı selim kullarına ve tüm insanlığa olsun…


Ölünüyor,
Bir zaman demeti içinde fânilik, ölüyor.
Tüm dostlar ve yüklendikleri hatıralarla bedenleri, ölüyor.
Duyulan özlem boşa değil demek...
Ardında bir yaşam saklı ölümün, demek ki yaşayacağız.






29 Ocak 2021 Cuma

Ay'da Batar Malcolm

Karanlık bir gecenin ucunda 
Görünen ay ışığım 
Bilmezdim ki güneş doğar ve ay kaybolur
Ben batanları mı sevmişim?


Malcolm Neredesin?

17 Ocak 2021 Pazar

Jurnaller - Malcolm Neredesin?

Ölünüyor,

Bir zaman demeti içinde fânilik, ölüyor.

Tüm dostlar ve yüklendikleri hatıralarla bedenleri, ölüyor.

Duyulan özlem boşa değil demek...

Ardında bir yaşam saklı ölümün,
 
demek ki yaşayacağız.

Sürgün Yurdu' ndan Mektuplar: Tufandan Önce Son Çağrı

İnsanlığın ortak kaderi her çıkmaza girdiğinde, bireysel ve toplumsal yaşamın her buhran döneminde, iyiliğin, güzelliğin, hayır ve bereket ortamının yerini kötülüğe, çirkinliğe, fesad ve bozgunculuk eseri olan yozlaşmaya bıraktığında, ilahi kader tarihin akışına yeni bir yön vermek iradesiyle müdahil olmuştur. Adem aleyhisselam ile başlatılan insanlığın kurtuluşuna vesile olacak olan elçilik görevi, ardından gelen insanlığın en şereflilerine, en son elçi, Hatemu'l-Enbiya Hz. Muhammed’le (s.a.s) son bulmak kaydıyla,  Allah’ın bir lütfu ve ağır bir sorumluluk ile birlikte tevdi edilmiştir. Tüm elçilerin öncelikle kendi şahıslarında gerçekleştirmek ve daha sonra aile efradına, yakın-uzak akrabasına ve içinde yaşadığı topluma getirmiş olduğu mesaj hiçbir değişikliğe uğramadan tebliğ edilmiştir: “De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız? (Enbiya, 108)
Önceki yazılarımızın muhtevasını varlığın, varlığa hayat veren güç olarak Allah tealanın ve insanlığın kurtuluşunu mümkün kılacak yolların bilgisine sahip kılınan resullerin (aleyhimusselam) varoluşsal açıdan kimi özelliklerini ele almaya gayret ederek oluşturduk. Allah tasavvurumuzun nasıl olması gerektiği, O' nu (c.c) ancak yine kendisinin kendisini tanıtması ile -ya elçileri vasıtasıyla (ki bu da vahiy yoluyla olur) ya da en genel anlamıyla kendi varlığımız dışında kalan varlıklara yahut iç dünyamızı tefekkür yoluyla- mümkün olacağını açıklamaya gayret ettik. Hazır bulduğumuz, bir gayret ve çaba eseri olmayan geleneksel inanış formumuzu, kimi yönlerden gözden geçirilmeye acil koduyla ihtiyaç olduğuna dikkat çekmeye çabaladık. Öyle ki insan, önce zatını tanımak ve sonra Rabbini tanımakla mükelleftir. Kendini tanımakta kusur işleyen bir kimsenin, varlığını alem içerisinde belirginleştirmeyen bir beşerin, Alemlerin Rabbi'ni tanıması, O'na hakkıyla iman ederek davranışlarını O'nun rızasına uygun olarak düzenlemesi mümkün gözükmemektedir. Bizler sulhü ancak son nefesle birlikte mümkün olacak, süresi bir ömrü kapsayan çetin bir mücahedenin değişmez unsuruyuz. İlk insandan  itibaren başlayan İblisle olan savaşımız, biz her ne kadar sahiplenmeyerek, görmezden gelerek arkamıza atmaya uğraşsakta, her birimizin hayatında vakıa cereyan etmektedir. “İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.” Hadisi şerifi de bir cihetiyle bizlere bu gerçeği ifade etmektedir. İnsan olmak ağır bir yüktür. Dağların dahi yüklenmekten, üzerine almaktan kaçındığı halifelik görevine talip olan, idrakinde olduğu zaman iman ve ihlası ile altından kalkabileceği bu görevi ardına atarak gaflet içinde, gerçeklerden kopuk bir hayat sürmeyi kazanç zanneden bir varlık haline dönüşebilen şaşırtıcı bir canlı, insan. Savaş meydanında bir iki düşman safını bozguna uğratmakla zafer kazandım zanneden, bu vehimle kalkanını indiren, zırhını çıkaran, miğferini başından alan piyadeye ne olur dersin? Bir kılıç darbesi ile gövdesinden başı mı ayrılsın yoksa mızraklarla kalbi, ciğerleri delik deşik mi edilsin? Her iki akıbet mümkün ve müstehak. Şimdi biz insanlar olarak, bir ömre yayılan harpte, bir vakit namazı eda etmekle rahata kavuşup, bir ramazan orucunu tutmakla cenneti kazanıp, bir iki sadaka ile sadıklardan olup nefsimize ve şeytanlara galip geldik sanar isek, şu bizim ahmak piyadeden farkınız ne olur? İşte şimdi bir peygamberin, bir baba, bir eş olarak imtihanların en çetinine uğratılmış, 950 yıl gece-gündüz, çarşı-pazar demeksizin tevhid davasını insanlara tebliğ etmiş, hidayet önderi Nuh aleyhisselamı ve mücadelesini birlikte görmeye, anlamaya ve öğütler almaya çalışacağız. Birey, toplum, millet ve tüm insanlık olarak hızla kıyametimize doğru yol aldığımız şu içinde bulunduğumuz zaman diliminde, evlatlarına seslenen; onlara kurtuluş çağrısı yapan bir babanın acı ve şefkat yüklü sesine kulak verelim!
“Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar, diye Nuh'u kendi kavmine gönderdik. Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allah'ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” (Nûh, 1-4) 
Fıtratını özünden saptırarak inkarcılık ile inatçı bir zorba kavim haline dönüşmüş Nuh milleti, ilahi ihtar ile muhatap kılındı. Tam 950 yıl süren, durmaksızın  Allah’ın birliğini, kulluğun tüm yönleriyle yalnızca O'na has kılınması gerektiğini ve kendilerine yaratılış gayelerini anlatan şefkat ve sabır timsali bir Allah elçisiydi Nuh (a.s.). Evet, alaya alındı, hakarete uğradı, eşi ve oğlu tarafından ihanet gördü. Pes etmeksizin, yılgınlık göstermeksizin insanlara kurtuluş çağrısını her an yineledi. Kavminin eza veren sözlerine, toplumun zengin, maddi güç ve nüfuz sahibi ileri gelenlerinin tüm komplo düzenlerine rağmen, cesaret ve yüksek azimle kalplerinin üzerindeki gaflet perdelerini kaldırarak, hakikati duymaya uygun hale gelebilsinler diye çırpınan bir rahmet elçisiydi O. Kur’an'da Nuh aleyhisselam’ ın adıyla müstakil bir sûrenin varlığını bilmekteyiz. Ben muhterem okuyuculara sûrenin tamamını dikkatli bir şekilde ayrıca okumalarını tavsiye ediyorum. Burada Nuh'un (a.s) bir baba, eş ve peygamber olarak şahsında birleştirdiği beşeri-peygamberi sorumlulukları nasıl başarıyla taşıyabildiği, her türlü engele, maddi manevi zorluklara nasıl göğüs gerebildiği noktasında ilham olur düşüncesiyle ve insanlığın kendi kıyameti olan ölüm gerçeğinin diğer tüm gerçekliklerden daha gerçek olduğu bilincine uygun olarak, Nuh’un Tevhid Gemisi’ne dönmeleri adına bir çağrı kabul etmelerini umut ediyorum. Bu öyle bir gemi ki Adem (a.s) ile yola revan oldu ve kıyametin kopacağı ana değin yolcularını taşımaya devam edecek. Kısa ve çok süratle geçip giden şu fani ömrümüzde, kaptanı kötü arzu ve isteklerimiz olan Şirk Düzeni Gemisi’nden yüz çevirmek, binen var ise acil olarak inmek suretiyle çileli fakat sonu ebedi selamet olan Tevhid Gemisi’ne binmenin ebedi selametin tek yolu olduğunu görmek durumundayız.  “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 208) 
Göz aydınlığımız olan ve tevhid inancının kul üzerinde en büyük alameti farikası olan NAMAZIMIZ ile çağın şirk önderlerine karşı Nuh örnekliğinde olduğu gibi bir duruş sergilemeye, insanlığın felaketini, neslin ifsadını, ekinin helakını isteyen şeytani düzene karşı onurlu ve başı dik bir mücadele vermeye çağırıyorum! Tıpkı Nuh aleyhisselam gibi, Allah’ın hakkı olan kulluğu başkalarına yapan, yeryüzünde Allah’ın düzenine karşı şeytani düzenlere destek veren, İslam’ın yaşanılabilir olmasını istemeyerek her türlü hile ve desiseye başvurarak ona karşı savaşan mücrimlere sabırla ve azimle mücadele vermek bizim asli vazifemizdir, hatırlatmayı bir vazife sayıyorum. Velev ki eşimiz, çocuklarımız ve yakın-uzak etrafımız bizlere karşı olsun! Gözlerinin önünde, insanları O'nun adına davet ettiği Allah tealanın azabı olan tufanda boğulan oğlu dahi onu yolundan çeviremedi. 
“Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): «Bugün Allah'ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur» dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.” (Hûd, 42-43)
Ne eş ne evlat sevgisi ne de şeytani güçlerin vereceği zarar onu davasından döndüremedi. Öyleyse bizler de Nuh aleyhisselam misali gönlümüze Allah dışında bir sevgi yerleştirmemeliyiz. Davamızı namusumuz görerek her türlü  çile ve zorluğa rağmen yolumuzdan dönmemeliyiz. Çağımızın kıyameti kopmak üzereyken, insanlık öbek öbek cehenneme koşarken bizler nasıl rahat edebiliriz? Haydi Genç Öncü kardeşim! Vakit Nuh misali cehd ve gayretle  tevhid şuuruna ererek sarsılmaz bir inancı kalplerimize yerleştirmek, Kur'an merkezli yaşamı öncelikli ve acil olarak şahsımızda gerçekleştirerek örnek bir şahsiyet olma vaktidir! Bil ki senin varlık gayen Allah’ın eşsiz ve benzersiz nizamını yeryüzünde hakim kılmak davasıdır! Ve namazımız bizim bu tevhid medeniyetimizin alameti farikasıdır. Namazımızla dirilecek, namazımızla yaşayacak ve namazımızla yaşatacağız. Alemi kaplayan şirk karanlığını tevhid nuruyla dağıtacağız! Bismillah diyelim ve gemiye dönelim! Varsın kıyıda kalan en sevdiğimiz olsun... 
Not: Nûh aleyhisselamın tebliğ süreci, içerisinde birçok psikolojik ve sosyal hadiseyi barındırmaktadır. Biz burada sözü uzatmamak adına ilgili hususlara çok küçük işaretlerle değinmeyi yeterli gördük. Kıymetli okurlarımızdan ayrıntılı bilgi talep edenler için tefsir kaynaklarına müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

Her türlü noksanlık ve kusurdan münezzeh olan Allah’ın (c.c) şanı pek yücedir! O’nun hidayete erdirdiğini saptıracak, sapmasına müsaade ettiğini de hidayete iletecek hiçbir kimse bulamazsın.
Selam ve dua ile...

31 Aralık 2020 Perşembe

Sürgün Yurdu'ndan Mektuplar: Karanlık Nasıl Delinir yahut Işık Adamlar

Varlığının öncesinde, varlığa gelişinde ve varlığının dünya üzerindeki son buluşuna kadar olan süreç içerisinde bilinmezliklerle sırlanmış acaip varlık, insanoğlu. Yokluk aleminden varlık alemine çıkışta bir var edicinin dilemesi, varlığını yokluğuna tercih etmesi olmaksızın zatı itibariyle var olamayan mürecceh şey. Hülasa, bir başkasının varlığına bağlı olan, O' nun varlığını yokluğuna tercih etmesinden sonra var olabilen; varlığını sürdürebilen muhtaç varlık: İnsan.
 “Allah: Öyledir, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım, buyurdu.” (Meryem,9) 
Anne rahminde gelişimini tamamlayarak dünyaya gelen bir bebek, tüm ihtiyaçları başkalarınca karşılanan bağımlı bir varlıktır. Doyurulması, uyutulması, beden temizliği ve korunması gibi tüm gereksinimleri velisinin yardımıyla  gerçekleşmektedir. Çocukluk döneminde ise varlıkların isimlerini öğrenme, anlamlı sözcükleri kullanabilme, öz bakım becerilerini edinme gibi pek çok gelişim ödevini gerçekleştirebilmek için bir yol göstericinin kılavuzluğuna gereksinim duymaktadır. Ergenlik dönemi dediğimiz çocukluktan gençliğe ilk adım olan kritik dönemde, hayatı anlama ve anlamlandırma, geleceğe dönük planlar kurma gibi hayati önemi haiz meselelerde, önceden biriktirilen yaşantıların zihinde oluşturduğu tasavvurlar ve önünde duran örnekliklerin de etkisiyle inşa edilecek olan kimliğin sağlıklı bir şekilde oluşturulabilmesi için kendisine rehberlik edecek bir rol modele ihtiyaç duymaktadır. İnsanın bir başka varlığın desteğine duyduğu ihtiyaç, yaşlılık döneminde ise had safhasına ulaşmaktadır. Yaşlılık, Kur'an-ı Kerim’de de ifadesini bulduğu üzere ömrün en rezil çağı olarak tavsif edilmektedir. 
“Sizi yaratan Allah'tır. Sonra da sizi öldürür. Bir kısmınız ise, önceden bildiklerini bilemez hale geleceği ömrün en düşkün çağına geri döndürülür. Şüphesiz ki Allah herşeyi bilir ve herşeye kadirdir.”  (Nahl, 70)
 Bilirken bilmez bir hale gelinen, gençliğin ve yetişkinlik çağının içerisinde sahip olunan beden sıhhatinin iyice bozulduğu, kemiklerin zayıflayıp artık iskeleti ayakta tutamaz hale geldiği, aklın muhakeme yeteneğinin ve hafızanın zayıfladığı muhtaçlığın en hazin şeklidir ihtiyarlık zamanı. İnsan acizliğini bilmezken kendisine ağır gelmeyen bazı durumlar, acziyetin idrak edilebildiği zamanlarda haddinden fazla dokunaklı olabiliyor... Gençken insanın içinde var olan kendine yeterlik, sınırsız güç sahibi oluş gibi birtakım hayali duygular, yerini dışa bağımlılığın vermiş olduğu zayıflık hissine bırakınca kendini, hayatın çekilmezliği hissi iyice artıyor. Oysa gençken hissedilmez böyle zayıflık halleri. Gencizdir ve fark etmez bizim için hiçbir şey. Sıcak havanın kavuruculuğu da soğuk havanın donduruculuğu da birdir. Hayat hep böyle devam edip gidecektir. Zaten dünya da hep bu haldedir... 
Bizim kısaca değinmeye gayret ettiğimiz insanın hayat yolculuğu içerisindeki dönemsel muhtaçlık durumunun, esasında ifade ettiği anlam bir cümle ile özetlenebilir: İnsan muhtaç bir varlıktır.  Biz bu yargımızı yukarıda belirttiğimiz hususlarla delillendirdik. Kimilerimiz cehaletten, kimilerimiz kuru inattan, kimilerimiz ise kibrin/büyüklenmenin meydana getirdiği koyu karanlıktan olsa gerek, varlığının acziyet içerisinde dönüp duran bir yapıya sahip olduğunu göremiyor, kabul etmeye yanaşmıyor. Kimi durumlarda söylenegelen ve çokta kabul gören bir sözün de ifade ettiği gibi ‘Güneş balçıkla sıvanmaz’. Hakikat kendisine eş değerde olmayan yalan ve aldatmayla yok edilemez. Bizler içinde bulunduğumuz hallerin keyfiyeti noktasında tam bir idrak sahibi olmadığımız, yaşadığımız hayatı yaşanmaya değer kılma gayretini göstermediğimiz için tekrar tekrar aynı yanlışların içerisine düşüyoruz. Oysa insan varlığının özüne dönük olarak soracağı sorulara hakkın nuruyla aydınlanmış akıl ışığıyla baksa, cevapları o ışığın altında bulmaya çabalasa karanlıkları dağıtacak, hakikate ulaşacaktır. Ancak etrafı çekici şeylerle bezenmiş ‘ateş yurdunun’ geçici hevesleri, insanı en zayıf yerinden yakalamada usta olan aldatıcıların tuzakları, henüz mücadeleye girişmeden yenilgiyi kabul eden zayıf iradeli Ademoğlu’ nu bir av gibi tuzağına çekmekte, cennet yurdunun saf ve temiz nimetlerinden mahrum bırakmaya çalışmaktadır. Ne ki bir uyarıcının hakka, selamete, ebedi huzura ve mutluluğa çağıran rahmet esintili sesi, şeytanların çığırtkanlıkları ve sahte mutluluk hülyalarıyla tezyin edilmiş şehvet dolu ayartıcıları karşısında garip kalmaktadır. 
“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26; Tirmizî)
“Nûh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten ben Kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim. Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı."  (Nuh, 5-6)
Hak Nebî’ mizin de vermiş olduğu temsilde olduğu gibi, insanlar batılın üzerine bir pervane misali atılmakta, hakkın nuruyla aydınlanmış akıl ışığı kendisini uyarsa dahi ona kulak asmamakta ısrar ederek kendisini yok etmeyi tercih etmektedir. Ateşin parlaklığı ise asıl yakıcı ve yok edici tesirini gölgelemekte, oluşturduğu cazibenin etkisi ardında yatan karanlığı gözlerden gizlemektedir. Karanlık ne ile aydınlık olur? Aydınlık ne ile görülür? Mücerret ruhumuzda açılan bu iğreti yara ne ile şifa bulur? 
Karanlığın ilacı güneştir. Güneş ise ancak akıl ve doğruya iletici bir yol gösteren ile görülür. Güneşe direkt olarak çıplak gözle bakan kimsenin gözleri kamaşır, bir müddet sonra gözlerini ondan çevirmek zorunda kalır. Gözleri ağrır, başı zonklar. Çarpılır. 
Güneşe bakmayı bilen kimse ise ‘ışığın’ güneşin nurundan bir parça olduğunu, gözlerin güneş ile değil ışık ile görebileceğini bizlere öğretir. Öyle gözler vardır ki güneşi göremez. Ancak ışığın perdeleri sıyıran gücü ile ulaşır görmeyen gözlere ve gözler onunla görür hakikati. Işık Adamları güneşe bakmaya ehil kimselerdir. Eğer insan bedeni acziyetini itiraf ettiği gibi ruhi kemalin yollarını bilmede ve hakka ulaşmada ki acziyetini de bilirse hem selim aklın hem de bir yol göstericinin izinde yürüyerek karanlıkları aydınlığa kavuşturabilir. Akıl insana verilen ve onu diğer mahlukattan ayıran en yüce vasfıdır. Aklını Işık Adamı’ nın getirdiği hakikat nuru ile aydınlatarak kullanan bir kimse, karanlıklardan aydınlıklara ulaşabilir. Işık Adamları ise -selam üzerlerine olsun- hak Nebilerdir. Onların getirmiş oldukları Nur, aynı kandilden fışkıran ve bir olan aynı ışıktır. İnsanlık bu Nur ile aydınlanacaktır. Bu Nur  ile selamet bulacak, sürgünü bu Nur’un yardımıyla ile tamam edecektir. Şimdi insanlık hiç olmadığı kadar Işık Adamların getirmiş olduğu Nur’ a muhtaçtır. Siyahın beyaza, beyazın da siyaha üstünlüğünün olmadığı bir medeniyetin Nur’ u, ancak aydınlık kılabilir zulmet kaplamış dünyamızı.
 Biz Hak karşısında acziyetimizi itiraf etmekle kendisinde hiçbir noksanlık, düşüklük, muhtaçlık eseri bulunmayan, Azîz, Alîm, Mütekebbir, Rezzak olan Allah teala hazretlerinin korunmasına sığınıyor ve güçsüzlüğümüzü güce çevirecek olan en salim yola râm oluyoruz.  
“Allah’ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin.” (En’am, 81)
Ve diyoruz ki esenlik, selamet, güzel sonuç yurdu olan cennet yurduna varış ancak hakka teslim olmak, Işık Adamlarının -aleyhimusselam- getirmiş olduğu hak din olan İslam’ ın hayatlara dokunabilmesi, düşünce dünyamızdan ruh dünyamıza, hayatımızın tümüne yön verdiği zamanı, o rahmet iklimini var kılmakla mümkün olacaktır. Yerkürede var olan herşey bizim eserimiz. Berbat edecek olan da mamur kılacak olan da bizleriz. Hakkı tutanı tutmak, haktan yüz çevirenden de uzaklaşmak, ama öncesinde de nasihat etmek ve sabırla, şefkatle doğruya davet etmek vazifemizi her daim hatırda tutmak temennisiyle...
Önümüzdeki yazıda sabrın ve teslimiyetin örneği olan Nuh a.s ve kavmine  karşı vermiş olduğu örnek tevhid mücadelesini konu edinmeye gayret edeceğiz. İnsan olabilmenin engin vasıflarıyla mücehhez, acının, ihanetin en çetinlerine düçar olmuş Allah Adamı Nuh aleyhisselamı...
Doğrular Allah’ tan; hata, eksiklik ve yanlışlıklar ise nefsimizdendir.
Selam ve dua ile...

13 Aralık 2020 Pazar

Sürgün Yurdu'ndan Mektuplar: Yeryüzünün İlk Sakinleri


   Bir önceki giriş yazımızda ilk insanın yaratılış sürecinin başlangıcından,  kendisine verilen birtakım ayırıcı yaratılış özelliklerden bahsetmiş, bu doğrultuda ilk imtihan oluşu, yani yasak ağacı konu edinmiştik. Yasak ağacın ötesindeki imtihan sistemini anlamak adına, devam eden mektuplarımızda evvelkilerin hayatından olsun yaşadığımız hayattan olsun örnekler sunarak, bu örneklere vahiy temelinden hareket etmek suretiyle yorumlar getireceğimizi belirtmiştik. Devam eden satırlarda bu amaca uygun olarak Kur'an-ı Kerim' den ayet mealleri nakledilecek ve bu ayet mealleri ışığında hadiseler yorumlanmaya, mezkur hadiselerin, toplumsal dinamikler üzerinden analizine çalışılacaktır.

   İnsan, ilk ve asıl yurdu olan Cennet Yurdu' nda kendisine bahşedilen zahmetsiz ve sonsuz bir hayattan, zahmetli, sonlu ve türlü imtihanlarla dolu Sürgün Yurdu' na gönderilirken elbetteki başıboş ve amaçsız olarak bırakılmadı. (Bundan sonraki satırlarda Cennet Yurdu' ndan "asıl yurt" ; Sürgün Yurdu' nden ise "asıl olmayan yurt" olarak bahsedilecektir) Yüce Allah' ın yaratılmış varlıklar katında kendi halifesi olmaya layık gördüğü bir varlık olarak yaratmış olduğu insanı, bahşettiği asli yurdunun kadrini bilecek ve azametini kavrayacak yolları ona göstermek ve bu yolda kendisini bir an olsun kılavuzsuz bırakmamakla ona asli olmayan yurdundan çıkış yolunu gösterecekti.  

“Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: “Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.”

"Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabb'inden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabb'ine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur." 

"Dedik ki: “İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler, hem de orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 36-39)

Önceki yazımızda, meleklerin yeryüzünde bir halife yaratılacağı olgusuna verdikleri  endişeli tepkilerini hatırlayacaksınız:

"Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti. " (Bakara-30) 

Meleklerin mezkur olguya yaklaşımlarının, aslında işin özüne vakıf olamadıkları ve kendilerine bu konuyla ilgili tam olarak bilme yetkisi verilmediği için Allah teala meleklerine " Ben sizin bilmediklerinizi bilirim " demiş ve Adem' e öğrettiği isimlerin bilgisini onlardan isteyerek bu gerçeği onların anlamasını sağlamıştır. İşte bu isimlerden birisi olduğuna inandığımız " tevbe " , meleklerin insan hakkında bilmedikleri ve onları işlemiş oldukları suçlardan tevbe ettikleri takdirde, eşrefi mahlûkat katına tekrar yükseltecek olan özelliklerinden olması muhtemeldir. Nitekim Adem ve eşi, Allah tarafından kendilerine öğretilen asli yurda dönüş yolunun kilometre taşı olan bu başat olgu karşısında yeniden asıl yurtlarına dönüş biletini almış, kendilerine yeryüzünde bir sürelik yaşama ve bu yaşam sürecinde varlıklarını sürdürecek geçimlikler verilmiştir. Bu süre içerisinde Allah teala, bireysel ve toplumsal süreçlere karakter kazandıracak, karşılaşılan sorunlara çözüm getirecek İlahi vahiy ile kendilerine yol göstermiştir. Elbetteki Adem ve eşinden olan evlatları da bu imtihanın birer parçası olacak ve Allah'ın yeryüzü projesi Adem ve ailesi ile birlikte hayata geçmeye başlayacaktır. Kur'an bizlere Adem aleyhisselâmın iki oğlundan ve onlarla birlikte yeryüzünde başlayan iktidar mücadelesinden bahsetmektedir. Bu mücadele İblis ile Adem' in, dolayısıyla Allah' a isyan ile itaatin mücadelesi olarak ortaya çıkacaktır.  'Yeryüzün ilk sakinleri' aslında insanlığın vaktini Allah tealanın belirlediği bir süreye kadar devam edecek olan imtihanın ilk muhataplarıydı. Habil, halim selim, yumuşak başlı, yüce gönüllü, kalbinde kötü hasletler barındırmayan, Adem 'in (a.s) kendisinden razı olduğu, salih bir evlattı. Kabil ise, kardeşinin bu özellikleri sebebiyle onu kıskanan, içinden ona karşı sürekli olarak kin ve nefret duyan, kibirli, kendisini üstün gören, kalbi kötü duygularla kaplanmış, fena bir kişiliğe sahipti. Babasının Habil' i sevmesini kıskanıyor, tıpkı İblis in Adem hakkında iddia ettiği gibi, Kabil' de kendisinin daha hayırlı birisi olduğunu iddia ediyordu. O, Habil’ in bu meziyetlerinin aslında takva temelli olduğunu göremiyor, babasının Habil' i diğer evlatlarından ayırdığını, onu üstün gördüğünü düşünerek, hem Habil'e hem de babasına öfke duyuyordu. Oysa kendisi de takva sahibi olarak hem Allah'a hem de babasına sevimli olabilirdi. Ancak Kabil bunun yerine kardeşini kıskanmak, ona karşı olumsuz duygular beslemek, onu kendisine rakip görmek suretiyle alt edilmesi gereken bir düşman olarak algılıyordu. Bunu defahatle ortaya koyacak birtakım fiiliyatlarda da bulundu. Aşağıdaki ayetlerde bu durumun nasıl bir neticeye vardığı beyan edilmiştir:

27 - Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".

28 - "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.

29 - "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".

30 - Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.

31 - Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.

Mezkur ayetlerde Kabil'in kardeşine olan kıskançlık duygusunun kendisini nasıl bir hataya sürüklediğini görmüş olduk. Buradan çıkarılacak birçok dersler ve alınacak ibretler olduğu kanaatindeyiz.

  Bir tarafta peygamber bir baba, diğer tarafta peygamber bir babanın iki oğlu.. Ve temsil edilen iki taraf.. Zulüm ve Adalet. Zulüm, yaratılış amacının dışına çıkarak, sırf dünyevi ihtiraslara, sonsuz iştihalara kapılmak suretiyle eşrefi mahlûkat katından, esfele safilin derekesine baş aşağı yuvarlanmasına sebep olacak yasak ağaca uzanan bir el.... Zulüm, sırf dış görünümü ve hased duygusuyla beslenen öne çıkma isteğinin peşinden koşarak, yeryüzünün halifesi olmak yerine , yeryüzünün ifsad edicisi olmayı tercih etmek.. Zulüm, sahip olduğu meziyetleri kendinden menkul saymak suretiyle, yaratıcısını unutarak müstekbirleşmek ve azgınlığını artırmak suretiyle kınanan ve yerilenlerden olmak.. Yani İblisleşmek, şeytani tavıra bürünmek. 

  Adalet; kendisine Allah 'ın bilipte meleklerin bilgisinin olmadığı o üstün meziyetler verilen, bu meziyetlerin ortaya koyduğu güzel hasletleri kendisinde barındıran ve eşrefi mahlûkat katına yükselten, yasak ağaca uzanmayan bir el.. Adalet; takvasını kendisine örtü yapan, iyi niyet ve duygularla bezenmiş bir kalple insanlar arasında iyiliği ve güzelliği yaymaya çalışan olmak.. Adalet; Allah'ı bilmek, O'na iman etmek ve kendisine yüklemiş olduğu Halifelik misyonuna sahip çıkarak, yeryüzünü imar etmek.. 

  İşte tasnif edilen tüm bu farklı özellikler, iki zıt kimliği ortaya koymaktadır. Birisi Adem' in, diğeri ise İblis'in hal ve tutumlarını kendisinde barındıran iki zıt kimlik.. Daha imtihan sahnesine çıkan ilk insanın evlatları arasında başlamış olan bu iktidar mücadelesi, varoluş sahnesinin bu ilk sakinleri, aslında kıyamete dek sürecek olan hakimiyet savaşının ilk canlı örneği olmuştur. Habil, bu savaşta hak ve adaleti, aynı zamanda mazlumiyeti temsil ederken; Kabil ise haksızlığın ve zulmün temsilcisi olmayı seçmiştir. Bir tarafta nefsini arındıran ve onu temiz tutan Habil, diğer tarafta onu kirleten ve karanlığa gömen Kabil..

Yeryüzünün belki de ilk yasak meyvesi olan iktidar hırsı, daha ilk insanlar arasında dahi fitneyi körüklemiş, kardeş katline varan vahim neticelere sebep olmuştur. Oysa insan, yeryüzünü imar etmek ve Allah'ın adaletini hakim kılmak adına, kendilerine yol gösterici olarak vahiyle yolları aydınlatılırken, daha ilk imtihanında yol göstericisini arkasına atmış, imtihanını kaybetmiştir. Bunun yanında daha ilk imtihanında kazanmıştır da.. Peki bunca yaşanan acı tecrübenin hikmeti nedir? Aslında daha ilk andan itibaren kendisine yol gösterilmiş olan insan, önünü açacak, karanlığını aydınlık kılacak vahiy nurundan yüz çevirmiş, kendisine başka veli ve dostlar aramak suretiyle karanlığa gömülmüştür. Nefsini, istek ve arzularının peşine takılıp, onun aşırılıklarına uymak suretiyle tân etmiş; kendisini İblîsî tavırla ziyana uğratmıştır. Ancak Rabbi onu bu karanlıkta bırakmamış, kendisini bu şekilde ziyana uğratmasına razı gelmemiş, onu yeniden eşrefi mahlûkat katına çıkacak yolu göstermiştir. İnsan, yaratılıp başı boş bırakılmamıştır. Yüce Allah insanı yaratmayı irade buyurmuş ancak onu macera dolu bir gezintiye değil; şerefli bir gaye için yeryüzüne kendi halifesi olarak görevli tayin etmiştir. Bu imtihanda elbetteki kaybedenler olacaktır. Ancak kazananlarda olacaktır. Her Adem, kendi tercihlerinin neticesini alacak, yaptığı her işten sorguya çekilerek gerekli karşılığı görecektir. Zulmedenler zulümlerini, hayra koşanlar hayırlarını tastamam bulacaklardır. Kötülük işleyenlere tevbe kapısı ecelleri yetinceye -ölüm anı hariç- kadar açık tutulacaktır. Bu Rablerinin rahmetinin bir tecellisidir. Meleklerin bilmedikleri ancak Allah'ın bildiği, insanın faziletlerinden birisi olan tevbe gerçekleşsin, Ademoğlu saplandığı zulüm bataklığından çıkıp kurtulsun diye.. Unutmayalım ki dünya içerisinde varolan herşey bizim içindir. Tüm yaşam boyunca imtihanlarımız çeşitli şekillerde ve düzeylerde devamlı olarak kulluğumuzun sınanması adına sürecektir. Ta ki Ademoğlu kulluk yolculuğunu tamam etsin, amellerini sırtına yüklenip mahkeme-yi kübra yolunu tutsun.. 

  Yolumuz uzun; vaktimiz kısadır.  Vahiy ile yollar aydınlık ve akıbet hayırdır inşallah.

Selam, Habil'in tavrını benimseyenlerin, adalet ve merhametin hakim olduğu bir dünya için cehd edenlerin üzerine olsun.

Numan Karabudak , Mart, 2020 Kayseri




Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...