Yaratıldık da Azizim, başıboş mu bırakıldık? Dipsiz bir kuyuya hem de kör bir halde mi atıldık? Yeniden yeryüzüne ayak basacak, karanlıklardan aydınlığa ulaşacak bir yol da mı kalmadı? Etrafında hakikati gösterecek kimsede mi yok? Şu karanlık kuyuda nasıl mı olsun? Aydınlandığını iddia edenlerde mi kör kuyularda, hem de kör bir vaziyetteler mi? Sorular… sorular… sorular…
Sorun nedir, soru nedir, diye düşünüyordu İbrahim. Emanetin ağır yükü omuzlarındaydı. Bu kez insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarma görevi O’na verilmişti. Yaratılışından evvah, içli, hilm sahibi, zeki, dürüst ve erdemliydi. Çocuk yaşta iken kendisine doğruyu yanlıştan ayırt edebilme, hak ile hak olmayanı tanıyabilme yetisi bahşedilmişti. İnsanlığın ilk atası olan Adem’den bu yana devam eden Işık Adamlar silsilesinin en önemli temsilcilerinden birisiydi O. Yeryüzünü karanlığa boğan şirk zulmüne ilahi kandilden nur damlaları akıtmak işi, bu kez İbrahim’ e verildi.
“Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.” (Enbiya, 51)
Sorun aşikardı: Allah’ın yoktan var ettiği kürelerden bir küre olan dünya aleminde, Allah’a ait olan ilahlık ve rablik otoritelerine karşı büyüklenen zalim bir idareci eliyle yayılan şirk düzeninin varlığıydı. İnsanlara hizmet etmesi, karanlıklarda yollarını aydınlatması ve yönlerini tayin etmesi için yaratılan gök cisimlerine ilahlık payesi verilmesiydi. Kendi elleriyle şekil verdikleri putlara, sanki konuştuklarında onları işitirler, önlerinde durduklarında onları görürler, bir şey istediklerinde onlara cevap verirlermiş gibi ilahlıktan bir pay vermeleriydi. Başlarına kendilerini idare etsinler diye geçirilen kimseyi, helal ve haram koyma yetkisi tanıyarak, Allah’ın mülkü olan tahtında sanki rızık verici, bela ve musibetlerden koruyucu, hayatı bahşedici ve hayat alıcı olarak görüp hem ilah hem de rab olarak görmeleriydi. Böyle bir toplumda Azizim adalet, eşitlik, dayanışma, erdem nasıl var olabilirdi ki? Nasıl insanlar insan olmaları hasebiyle değer görebilir, nasıl adalet duygusuyla hareket ederek toplumda var olan ekonomik, sosyal ve diğer problemler giderilebilirdi? Yaratılış kodlarından uzaklaşan böyle bir idare ve toplumsal yapı nasıl olurda insanlığa iyi bir teklifte bulunabilirdi? Böylesi bir bekleyiş çölde gül bitsin diye beklemekten daha büyük bir imkansızı beklemek gibiydi.
Yolunu kaybetmek bir olumsuzluktur. Nerede olduğunu ve nereye nasıl gidileceğini bilememek, istenmeyen bir haldir. Ancak yolunu kaybettiğini bilmemek ve hatta yanlış yolu doğru kabul ederek inatla o yol üzere olmayı sürdürmek, işte insanlık için en kötüsü de budur. Hele de başınızdaki kimseler, sizi idare edenler, size doğru ve yanlışı göstermek namına kılavuzluk edenler sapmış olduğu halde kendilerini ıslah edici olarak kabul ediyorlarsa, orada bir çıkış yolu açacak kimse kalmamış demektir. Bir insan, bir toplum ve bir millet kendi durumunu değiştirmek istemiyorsa o toplumu değiştirebilmek harici bir kuvvet ile asla mümkün değildir. İşte bundan olacak Azizim, bizi bizden iyi bilen, bizi yokluktan varlık alemine çıkararak en güzel şekilde var eden Rabbimiz, böylesi buhran dönemlerinde insanların içerisinden seçtiği güvenilir, temiz, zeki ve yüce erdemlere sahip olan kimseleri elçi vazifesiyle görevlendirmiş, karanlıklar içerisinde bocalayan, hakikatlere karşı kör, sağır ve umursamaz bir hal içerisinde bulunan insanlara rahmet rüzgarlarını estirerek onları hakiki aydınlığa, ilahi nura davet etmiştir. İşte İbrahim (a.s) şirk karanlığına batmış, hakikat nurunu batıl perdeleriyle örtmüş bir millete Allah’ın ayetlerini açıklamak, gök cisimlerine ve diğer mahlukata atfedilen ilahlık payelerini reddetmek, gerçek ve biricik ilahın, rabbin ve hükümranın Allah olduğunu bildirmek üzere kavmine Allah Elçisi olarak gönderilmiştir.
Şimdi gel, İbrahim’ in kavmiyle yapmış olduğu TEVHİD mücadelesini yakından görelim:
“Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti. İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi. Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.
"Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim. “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O'na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?" “Allah'ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin."
(En’am, 74-81)
Akıl güneşini söndürerek zihnini karanlıklara terk eden bir millete, yeniden akıl güneşiyle kainatı okumayı, Allah’ın kudretinin tecellileri olan nice ayetleri gösteren İbrahim, evet, bir Allah Elçisi olarak gerçek kurtarıcı vazifesiyle hakikati hakikat olmayandan ayırt etmiş ve milletine de bunu öğretmiştir. Babası ile olan diyaloğu, bizlere hakikat karşısında duran en yakınımız dahi olsa doğruyu söylemekten geri durmamamız, nezaket ve yapıcı bir dilden vazgeçmeyerek hakikati anlatma vazifesinden ödün vermememiz gerektiğini göstermektedir. Yıldızlar ile başlayan, ay ile devam eden ve nihayet güneş ile son bulan gök cisimleri üzerindeki rahmani akıl yürütme, içerisinde birtakım incelikleri barındırmaktadır. İbrahim (a.s) insanlara ilah olarak kabul ettikleri gök cisimlerinin aslında ilah olmadıklarını önce göze en uzak, en küçük görünen ve en cılız ışığa sahip olan yıldızlar üzerinden bir akıl yürütme işlemi yapmak suretiyle başlamıştır. Kavminin ilah olduğunu iddia ettikleri yıldızlar bir süre sonra batınca, kendisi başka bir ışığa muhtaç olan, bir batıp bir çıkan yıldızlar nasıl ilah olabilir, diyerek kavmine yıldızların ilah olmasının mümkün olmadığı gerçeğini anlatmak istemiştir. Daha sonra ay üzerinden bir tefekkür ameliyesi başlatmıştır. Yıldızlara nazaran göze daha yakın ve büyük, daha çok ışık veren ay da batınca, bu kez kavmine işittirircesine “Bu, yıldızlardan daha büyük ve daha çok ışık veren bir cisimdi. Bu da battığına göre öyleyse ay, nasıl ilah olabilir?” dedi. Çünkü batmak, bir halden bir hale geçişi ifade eder ki bu yaratılmışların özelliğidir. Yaratılmış olan ise bir başkasının yaratmasına muhtaçtır. Bir başkasının yaratmasına muhtaç olan nasıl ilah olabilir? Sorular soruları kovalıyordu ve cevaplar daha da belirginleşiyordu. Ve güneş! İşte, dedi İbrahim, işte bu en büyükleri! Kavmi dikkatle izliyordu onu. Bu kez ne kusur bulacaktı İbrahim. Öyle ya, güneşti bu! Kainatın ışık kaynağıydı. Ancak o da battı… Ve İbrahim dedi ki: Ey milletim! İşte gördünüz! Yıldızlarlar, ay ve güneş, her ne kadar ay yıldızlardan, güneşte aydan büyük ve ışık kaynağı olarak daha güçlüyse de bunlar birer yaratılmış varlıktır. Bu cisimler kendi başlarına var olma özelliğine sahip değiller. Görüyorsunuz ki bunlar batıyor ve yeniden doğuyor. Yani değişme kabul ediyorlar. Söyleyin öyleyse, değişimi kabul eden bir varlık yaratılmış değil midir? Yaratılan ise bir yaratıcıya muhtaç değil midir? Bir başkasının varlığına muhtaç olan nasıl ilah olabilir?! Öyleyse bilin ki ben sizin bu taptığınız aciz varlıklardan uzağım. Ben yalnızca tek ve biricik ilah olan, doğmamış, doğurmamış, değişmekten uzak, hiçbir yaratılmışlık izi taşımayan ve tüm kainatı yoktan yaratan Aziz, Celil ve Hâlik olan Allah’ a inanır ve yalnız O’na kulluk ederim.
“İbrahim, şöyle dedi: Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur. O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir." "O, bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur."
(Şuara, 75-82)
İşte Azizim, insanlığın onurunu düşüren, şeref ve haysiyetine düşman olan şirk düzeni, rahmani akıl nuru ile yok oldu, insanlığa yeniden onur, şeref ve haysiyet kazandırdı. İbrahim’in (a.s) mücadelesi biliyorsun ki ciltler dolusu mesajı ihtiva eden çokça ibret verici öğütler içermektedir. Ben bu mektubumda sana şirk düzenini, bu düzenin kaptanlarını, hakkı batıl ile örtenlere karşı rahmani akıl güneşiyle bakmayı bizlere öğreten Işık Adam İbrahim’i (a.s) hatırlatmakla, mücadelesinin bir kesitini vermekle yetineceğim. Ancak sen bununla yetinmeyecek, ilahi nurun kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’den İbrahim aleyhisselamı okuyacak, düşünecek, anlayacak ve yaşayacaksın.
Her zaman yaptığım gibi yine sözü uzattım, hakikati yordum, affola. Bugün daha kesif/yoğun bir şirk karanlığı içerisinde, maddenin tahakkümü altında ezilen insanlığa, şefkat, merhamet ve akıl nuruyla yeniden hakkı ve hakikati anlatmak vazifemizdir. İyiliği güzelce emretmek ve kötülükten akıl ve hikmetle vazgeçirmek bizim asli vazifemizdir. Önümüz karanlık olsa da rahmani nur elimizdedir ve karanlıklar onunla delinecek, aydınlık önümüze düşecektir inşallah!
Not: Sabır, ilahi kanunlara Mü’min’ce bir gönülden boyun eğiş ve asil bir mücadele ile dik duruş sahibi olmaktır.
Selam İbrahim’in temsil ettiği rahmani nur ile aydınlanan ve etrafını aydınlatan tüm Muvahhidlerin üzerine olsun…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder