19 Ağustos 2022 Cuma

Bundan Adam Olmaz yahut Adam Kime Denir?

    Halk arasında, özellikle de kişilerin birincil ve ikincil ilişki içerisinde olduğu sosyal gruplarda başarısız olmuş ve "elle tutulur gözle görülür" bir fayda sahibi ol(a)mayan kimselere söylenegelen  "Bundan adam olmaz!" cümlesi hepimizce malumdur. Belki de hayatımızın bir yerinde bu cümleye maruz kalmış olabiliriz, kim bilir? Bu, kimi yönleriyle haklı; ancak maksadı aşan bir ifadeyle ortaya konan bir serzeniştir. Fakat bir o kadar da sorumluluk bilincinden uzak, adam olmaklık vasfının hak ettiği anlamdan soyutlanmış bir cümledir. Bu sözün sahipleri nispeten haklıdırlar, çünkü kişiden beklenilen güzel hasletler ve toplumsal fayda sağlanamadığı için bu tepkiyi göstermek durumunda kalmışlardır. Haksızdırlar, çünkü kişinin maddi-manevi olumlu gelişimi ve topluma kazandırılması noktasında sorumluluk üstlenmemekte ve yalnızca karşısında duran probleme kınayıcı tutum ve davranışlarla tepki vermek suretiyle vicdan rahatlamakla yetinmektedirler. Başarısız olmuş bireyin bu durumunun analizi yapılmadan, başarısızlığına yol açan nedenler belirlenmeden söylenecek her söz beyhudedir veya eksiktir. 

   Kişi kendisi, ailesi ve çevresiyle bütünlük arz eden bir varlık sahasında yaşamaktadır. Bu çevre ferdin kişilik yapısının oluşumunda büyük etkilere sahiptir. Dil ve düşünce dünyası bu çevrenin etkileriyle oluşmaktadır. Değer yargıları, estetik anlayışı ve daha birçok manevi olguyu sosyal gruplarla girdiği ilişkiler neticesinde kazanmaktadır. Yazılı-yazısız normlar vasıtasıyla içinde bulunduğu topluma uyumlu hale gelmektedir. İnsan, içine doğduğu sosyal ortam ve şartlar göz önünde bulundurularak uygun bir şekilde yetiştirilirse kendisinden bekleneni toplumuna verme olasılığı çok daha yüksektir. Fert, kısaca işaret edilen bu gelişme sürecine katılıp amacın hasıl olmasına uygun düşecek şekilde sürece dahil olursa, içinde bulunduğu toplumun sosyo-kültürel yapısına kolay entegre olabilir ve yukarıda bahsedilen adamlık profiline uygun bir gelişme seyredebilir. Üzerinde durduğumuz kavramla söyleyecek olursak, bu kişi için içine doğduğu toplumun adamlık kriterlerine göre “adam olmuş” denilebilir. Elbette bu adamlık olgusu toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Bir toplum için adam olan diğer toplum için olmayabilir. Bazı ortak erdemlere sahip olmak bütün toplumlarda geçerli sayılan bir adamlık kriteri olarak görülse bile, dönem dönem bu tür erdemlerin “düşük profilli” insanlara has özellikler olarak tasvir edilmesi, ortak bir adamlık tanımına ulaşmayı da zorlaştırabilmektedir. (Aşağı satırlarda bu konu nispeten detaylandırılacaktır.) Bugün yaşadığımız dünya maalesef böyle bir zamanı tecrübe etmektedir. 

   Peki her toplum adamlık kavramına aynı anlamı mı yüklemektedir? Yahut adamlık nedir? Durumu ters-yüz etmek niyetinde değilim. Fakat yaşanılan toplumlar ve bu toplumlarda kabul edilen  ahlakilik/ahlaklı olmak kavramı arasındaki farklılıklara dikkat çekmeyi denemeye çalıştığımı ifade etmek isterim. Bir toplum düşünün. İnsan denilen varlığın kendi de dahil olmak üzere hiçbir varlığa karşı sorumluluk duygusunun olmadığı, insan bedenine ve yaşam hakkına saygının bulunmadığı, fahşanın ve münkerin toplumsal karakteri yansıttığı bir toplum... Tabiri caizse tamamen hayvani istek ve arzuların tatminiyle meşgul olunan bir toplum. Peki bu toplumda adamlık nedir? Adam kime denir? Diyebiliriz ki biz, bu toplumda adam olmak işini ancak yukarıda ifade ettiğimiz sufli halleri icra etmek suretiyle başarabileceğiz. Bu dairenin dışına çıktığımız zamansa, adam olmamak suçuyla karşı karşıya kalacağız. Yani erdemli insan için "senden adam olmaz!" damgasıyla yüzleşmek mecburiyeti ortaya çıkacak. Böyle bir toplumda iyilik namına ne varsa alay konusu edilecek, iyi insanlara aptal gözüyle bakılacak. Zamanla anormal kabul edilecekler, sözleri değersizleştirilecek ve kendi değerlerine göre yaşam hakkı dahi ellerinden alınabilecek. Ve böyle bir toplum günden güne çözülmeye, bozulup çürümeye doğru hızla “ilerleyecek”. İyilerin varlığı onların yok oluşuna engel olamayacak. Ancak iyilere kulak verilirse bu yok oluş yerini “yeniden doğum”a bırakabilecek. Ve buna, erdemsiz toplumun insanı karar verecek. Adamlığı, sufli/aşağı bir yaşam sürmeye bağlı gören erdemsiz toplumun insanları... 

   Yukarıda çok kabaca anlatılan olumsuz toplum örneğinin karşısında birde bu toplumla taban tabana zıtlık arz eden erdemliler topluluğu mevcuttur. Onlarda ise adamlık tekbir ilaha yani Allah Teâlâ'ya kulluk etmek, O'nun katından gönderilen adamlık dinine (İslam'a) inanmak ve Resulü Ekrem (s.a.s) aracılığıyla indirilen vahye uymak. O’nun rehberliğine ve önderliğine gönülden inanmak. Bu toplumda kişilerin "adam olmaz" ifadesine maruz bırakılmadığı ve toplumun salih kimseleri tarafından olumsuz hallerinin tedavisi için onlarla bizzat ilgi alaka geliştirdikleri, dertleriyle dertlendikleri, kınayıcı olmak yerine çözüm üretici bir anlayışa sahip oldukları şüphe götürmez bir gerçektir. Ve bu iş, yalnızca kamu kurum ve kuruluşlarının yahut sivil toplum kuruluşlarının işi olarak görülmemektedir. Her bir fert, kendi nefsi için istediği hayırlı özellikleri bir başkası için de istemekte ve bunun için gereken mücadeleyi gönülden ve kararlılıkla vermektedir. Bu işi bir iman borcu bilerek yerine getirmektedir.  Böyle bir toplumda ahlaksızlık ve toplumsal kaos olayları yok denecek kadar da azdır. Fakat imtihan gereği bu zikredilen ve zikredilemeyen tüm olumsuzluklar var olmaya  devam edecektir. Bu olgu ise elbette erdemli toplumun insanı için asla kötülük işlemeye bir mazeret değildir. Bilakis, iyiyi ortaya koymak için kötülükle mücadelenin ilahi bir vazife olduğunu bilir, erdemli toplumun erdemli insanı. 

   Peki insana “adam olmak” yolunda düşen vazifeler nelerdir? Öz bir şekilde söylemek gerekirse, tekbir ilâha yani Allah Teâlâ’ya kulluk etmek, indirdiği Kitap’a (Kur'an'a) uymak ve Resulü Ekrem’e (s.a.s) ittiba/tabi olmak. Sufli bir halden erdemli bir hale geçebilmek adına aşırı istek ve arzulara karşı cehd/mücadele etmek, nefsinin tüm heva ve heves çağrılarına karşı koymak. İşte o zaman adam olmaya doğru giden yolda yürümeye başlamış demektir insan! İşte o zaman eşrefi mahlukat tahtına doğru çıkan merdiven basamaklarına ilk adımı atmış ve ahiret meydanında, hesap yerinde alnına alçaklık/adam olamamak damgası vurulmaktan kurtulmaya dair ümit beslemeyi hak etmiş demektir. 


Öyleyse ey insan, Adem ol! Yanlış yolda ısrarcı olma, hakikate dön. İblis’in ilahi rahmetten kovulmasına sebep olan yanlış yolda ısrarcı olma durumunu terk eyle. Bil ki İblis, senin apaçık düşmanındır. Ve senin de rahmetten kovulmanı istemekte, bu amaç için çalışmaktadır. Bu düşmana ancak vahye/Kur'an'a ve ebedi önderimiz Resulü Ekrem’in örnekliğine tabi olanlar karşı koyabilir. Öyleyse, Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp doğruluk yolu üzerinde azim ve sebatla yürü!

   Yol uzun ve çileli, vakit kısa, varış yeri ise selamettir. Bu selamete ancak Kur’an ve Resulü Ekrem’in eşsiz rehberliği temele alınarak varılabilir. 

Selam ve dua ile... 


30 Temmuz 2022 Cumartesi

İman Eden Yine İman Etsin

"Ey iman edenler! İman edin!" Nisâ, 136
   İnsan, unutkan bir varlıktır. Elde ettiği bilgiyi veya marifeti kullanmadığı takdirde o bilgi veya marifeti hatırlaması oldukça zorlaşmakta ve zamanla unutulmaktadır. Bununla bağlantılı olarak o bilgi veya marifetin gerekliliklerini de yerine getirememektedir. Bazı bedensel işlevler bunun dışında kalsa bile (araba kullanmak, bisiklet sürmek gibi) -ki onlar dahi bazı travmalara bağlı olarak unutulabilmektedir- özellikle zihinsel ve kalbi bilgi ve marifet söz konusu olunca bahse konu olan arıza gündeme gelmektedir.
   Bir insanın bir bilgiyi elde etme süreci sahip olunan bilginin cinsine ve düzeyine göre değişir. Gündelik bilgi gözlem ve deneme yolu ile elde edilir. Bir alana has ilmi bilgi ise ilgi duyma, araştırma-inceleme, analiz ve nihayet anlamlandırma yoluyla kazanılır. Kalbe konu olan marifet ise ya uzun ve çileli bir nefis terbiyesi ile ya da ahlakın kötü ve çirkin fiillerden arındırılması ile ihsan olur. Elbette iki yol birlikte anlam kazanır; ancak bir yol diğerine baskın gelebilir. Bu, sistemli bir tercihtir. İlim ve marifet yolunda gelişigüzellik söz konusu olamaz.
   Peki bütün bu -her ne kadar bütün bilgi alanlarına ait örnekleri sayma imkanımız yoksa da- bilgi örnekleri insan için ne anlam ifade etmekte, hayatının hangi noktasında durmaktadır? Daha doğru bir soru soracak olursak “insan niçin öğrenir?”. Niçin bir şeylere kesin olarak inanır? Çünkü insana ister gündelik yaşamda isterse de entelektüel düzlemde olsun bir anlama sahip olmak ve o anlam uyarınca yaşamak ihtiyacı gelip çatar. Bunu nereden anlarız? Gündelik yaşamda herkesçe doğru olarak yapılan kimi davranışların ihlali söz konusu olduğunda bizde bir öfke, yadırgama ve arkasından ayıplama hali belirir. Bu, bizlerin işlerin doğru ve düzgün yapılmasına dönük olarak sahip olduğumuz sağduyu gereği ortaya koyduğumuz doğal bir tepkidir. Ancak tepki düzeyinde kalan hiçbir duygu iyi ve doğrunun ortaya çıkması için yeterli olmaz. Doğru bir tepkinin, peşinden gelen uygun bir uyarının ve doğru yönlendirmenin iyiyi ve güzeli muhkem kılacağı aşikardır. Toplumun birçok ortak tutum ve davranışı aynı sağduyu uyarınca muhafaza edilebilir olmaktadır.
   Zihinsel ve kalbi bilgi de bahse konu olan durumdan farklı değildir. Vakıaya uygun olan bilgi dışında vakıaya uygun olmayan bir malumat işittiğimizde bunu kabul edebilmemiz mümkün olmayacaktır. Bugün hava güneşli ise ve birileri bize havanın yağmurlu olduğunu iddia ediyorsa biz bunu kabul etmeyiz. Şöyle bir camdan dışarıya bakar havanın güzel bir yaz gününe ait bir hava olduğunu teyit eder ve bize havanın yağmurlu olduğunu iddia eden kişiye yanlış bilgi verdiğini kararlılıkla savunuruz. Aynı durum kalbin bilgisi için de geçerlidir. Kalbimizde beliren duyguların, inançların aksi yönde olduğu hissiyatı veya iddiası da böyledir. En önemli kalbi bilgi olan iman, bu hususta en nadir özel konuma sahiptir. Bugün bizlere imanımızın emrettiğinin aksine bir yaşamı doğru gösterme çabasında olanlara da tıpkı güneşli bir günü bir kış günüymüş gibi tasvir edenlere karşı itiraz ettiğimiz gibi itiraz edebiliyor muyuz? 
   Allah’ın biricik ve tek ilah, yegane rab, din gününün sahibi, yaşatan, öldüren ve yeniden diriltecek olan, en güzel isimlerin sahibi, sonsuz, bitmek tükenmez hazinelerin sahibi... olduğuna dönük olarak bizde oluşan kesin inançtır iman. Duygu ve düşüncemizi, aldığımız kararları etkileyen temel yapı taşıdır. Neyi sevip neyi sevmememiz, neye ne kadar ve nasıl duygu ve anlam yüklememiz ve neyi niçin ve nasıl yapmamız gerektiği konusunda bizlere yol gösteren rehberdir iman. Özet olarak yaşamın yönlendirici gücü, hareket kaynağı imandır. İnsanın en şerefli varlık olmasına ve öyle kalmasına imkan veren şeydir iman. Onu bedenin ve nefsin aşağı istek ve arzularının kölesi olmaktan çıkarıp en güzel varlığın yani Allah’ın kulu yaparak hür kılan etkendir iman. Her türlü zulme ve kötülüğe, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı koymayı, daha adil bir dünya için çaba ve gayret etmeyi bizlere bir ana hedef olarak gösteren ilahi bir buyruktur iman. Ve daha nice nice şeylerdir iman.
Bize ne oluyor da bunca şeyi unutuyor, dünya hayatının cazibesine kapılıp gidiyoruz? Böylesine şerefli bir hayatı bırakıp aşağı ve bayağı zevklerin nesnesi haline gelebiliyoruz? Cevap, yazımın en başında iktibas ettiğim ayette açıktır. İman sözünü tezekkür etmeye/üzerinde çokça düşünüp gerekli dersleri almaya olan ihtiyacı unutuyoruz. Hayatın dağdağası içerisinde, hayat veren ilkeyi ihlal ediyoruz. İlahi sözü hatırlamanın uyarıcı ve uyandırıcı etkisinden uzak kalıyoruz. On yılları planlıyoruz da ebedi yaşama dair planlar yapmıyoruz. En önemli hazinemiz olan zamanı israf ederek faydasız işlere sarf ediyoruz. Geçici olanların peşinde tüketiyoruz ömrümüzü de ebedi olana yatırım yapmıyoruz. Ve çok acı ve açıktır ki bütün bunların yegane sebebi iman sözümüzü unutmuş olmamızdır. 
   Peki bu halden nasıl kurtulacağız? Soruyu doğru sorup sorunu da doğru tespit ettiğimize göre -inşallah- tedavimiz ilahi sözde bizlere sunulmuştur: 
“Ey iman edenler! İman edin!” Nisâ, 136 
   Küresel ölçekte yaşanan hayat pahalılığı, gelecek kaygısı, sosyal ve ekonomik belirsizlikler gibi birtakım toplumsal sorunların etrafımızı sardığı günümüzde, kafamızı kaldırıp bir kez olsun ötelere bakabilirsek aslında bütün bu yaşanılanların anlamını idrak edebilecek ve yapmamız gerekenin ne olduğunu görebileceğiz.
   Ötelere bakmak kendi penceremizin dar görüş alanının dışına çıkmayı gerektirir. Konfor alanını terk etmeyi, alışılmış kalıpların, düşünce ve ispat edilmemiş inançların dışına çıkmayı...
   Bizden öncekiler böyle inanıyordu, böyle yapıyordu diyerek bir yaşam sürmek insana yaraşır bir şey değildir. İnsanı insan olarak yaratanın yani Allah’ın emri gereğince “okumak”, “anlamak” ve “yaşamak” insana yakışandır. Allah’ın insan için değerli kıldığı yaşam ancak O’nun katından indirdiği vahye uygun yaşamak ile mümkün olur. İman sözünü hatırlamak ve gereklerini yerine getirmekle...
“Asra (içinde yaşanılan yüzyıla) yemin olsun ki insan gerçekten büyük bir (maddi-manevi) kayıp içindedir. Ancak iman edip Allah’ın emir ve yasaklarına göre iş yapanlar, birbirlerine hak olanı ve sabrı tavsiye edenler bu büyük kayıptan korunmuş olanlardır.” Asr suresi. 
   İlahi buyruğun, hak sözün doğruluğuna iman edenler için bunalım, belirsizlik ve çaresizlik katiyetle sürekli değildir. Allah’ın ipine sımsıkı sarılanlar bu zorlu yokuşları selametle aşacaklardır. Bunun en güzel örnekleri gerek yüce kitabımızda gerekse de kendi hayatlarımızın birçok kesitinde bulunmaktadır. Bize düşense iman sözümüze sahip çıkmak, Allah’ın bizler için uygun gördüğü yaşam modeline, Kur’an ve Sünnet yoluna dönmektir.

Selam ve dua ile...

27 Haziran 2022 Pazartesi

Özden Kopuş ve Öze Dönüş

    İnsan, eşrefi mahlukattır. İnsanın yaratılışı bu hakikat üzere başlar ve nihai olarak yine bu amacı gerçekleştirmek için devam eder. Ortalama bir insan ömrü, bu amacın tamam olması için yeterlidir. Bir insana yeterli bir ömür verilmişse eğer onun hakikat yolunda olgunlaşamaması kendi suçudur, ihmalidir. Özünde var olana uygun düşünmüyor, yapıp etmiyorsa kendi dışında başka bir suçlu aramamalıdır. Allah’ın ilminde ezeli ebedi var olan insan hakikati değişmeyeceğine göre insanın insan olabilmesi ve insan kalabilmesi için bu hakikate erişmesi gerekmektedir. Şeytani zihniyete sahip olanlar bu hakikati değiştirmek veya üzerini örtmek için bütün yolları deneyecektir. Ancak onların tuzakları, hakikati yok etmeye dönük çaba ve gayretleri ne kadar büyük olursa olsun Allah’ın ezeli ebedi hikmet ve kudreti karşısında mağlup olmaya mahkumdur. Bu mahkum oluşa rağmen insanın oturup beklemesi, işini gayretsiz ve çabasız Allah'a havale etmesi yaraşır değildir. “Onlar gerçekten tuzaklarını kurmuşlardı. Tuzakları yüzünden dağlar yerinden oynayacak olsa bile, tuzakları Allah katındadır (Allah, onu bilir).” İbrahim, 46.  
   Bitki nasıl bitki olmanın gerektirdiği şekliyle varsa, hayvan nasıl ki hayvan olmaklığın dışına çıkamıyorsa, insanın da insan olmak gayesine uygun bir şekilde düşünüp eylemesi gerekir. Ancak fark, insanın "akıl" ve "irade" sahibi olmasıdır ki bu, insanı diğer bilinen bütün varlık türlerinden ayırmaktadır. İnsan, bitkiler gibi büyür, beslenir ve ürer. Hayvanlar gibi idrak eder, harekete geçer. Ancak insan yalnızca insana mahsus "ahlak" ve "ilim" özellikleriyle insan olur. Bu iki ana özelliği ile bitki ve hayvandan farklı, eşref bir konuma sahip olabilir. Elbette kendinde varlığı söz konusu olduğunda beşeri kudretin çok ötesinde ve mukayese kabul etmeyecek yücelikteki sonsuz kudretin eseri olan bitkiler ve hayvanlar da mükemmel varlıklardır. Çünkü mükemmel olanın yaratması ve yarattığı da mükemmeldir. Bu mükemmellik varlıkların bizatihi yani kendi özlerinden dolayı değil; Allah’ın onları eşsiz bir yaratma ile yaratması sebebiyledir. Çünkü hiçbir canlı-cansız kendi zatını var etmeye muktedir değildir. Bu ancak kudreti sonsuz olanın var etmesiyle mümkündür. Dolayısıyla insan, diğer canlı türlerinden farklılaşan ahlak ve ilim yönüne Ekmel Varlık olan Allah Teâlâ’nın var etmesiyle sahip olabilir. Bu iki vasıf her insanda potansiyel olarak vardır; ancak ortaya çıkması yüksek bir azim ve çabaya bağlıdır. İnsanın erdemli ve bilge bir konuma erişmesini sağlayacak olan beşeri çaba ancak ilahi bir ihsan ile tamam olur. Bu ise söz ile ifade edilmeyecek kadar şahsi bir olgudur, bunu ancak tecrübe eden bilebilir. Belki bu ihsana erişmek zordur; ancak erişenlere bakarak imkansız olmadığına ikna olunabilir. Eğer insan olmak hakikatine ermek bizim asli işimizse -ki böyledir- ihsana erme işi gerekli çabayı ortaya koyanlar için gerçek olacaktır. Çünkü Allah vaadinden dönmez. 
   Her insan, kötü bir fiil işlemeye yöneldiğinde içinden bir uyarıcı tarafından ikaz edilir. Kimileri bu ikaz ediciye kulak verip kötü fiili işlemekten vaz geçer, kimileri ise vicdanının sesini bastırıp o kötülüğü işler. Sonra o kötülüğün işlenmesinin ardından insanı kınayan bir başka ses duyulur yine iç alemden... Kimileri bu kınayıcıya hak verip hatasını anlayıp pişman olur ve tövbe eder, kimileri ise kulak asmaz ona ve kötülüklerine kötülük ekler. Saf varlığına günah kiri ekleyerek bozulmaya başlar. Sonra hakikatin özünden uzaklaşır ve artık onu duyamayacak kadar sağır olur. Kalbi kararır, aklı körelir, vicdanı sağır olur. Böylesine “hayvandan aşağı” der, yüce Kur’an:
 “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” A’raf, 179
   Peki günah bataklığına saplanarak özden kopan için bu öze dönüş yolu yeniden açılır mı? Yeniden eşrefi mahluk olma payesine erişebilir mi hayvandan aşağı olan(lar)? Hayvanların dahi yapmadığı pislikleri yapan, çirkin fiilleri işleyen bu mahluk, yeryüzünü yaşanmaz kılan bu aşağılara yuvarlanan yaratık yeniden Allah’ın halifesi olmak şerefine ulaşabilir mi? 
   Sözlerime yüce Kur’an’dan iki ayet meali ile son vermek istiyorum. 
“Allah'ın, gönlünü İslam'a açtığı kimse, Rabb'inden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah'ın öğütlerine karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar, apaçık bir sapkınlık içindedirler.”
Zümer, 22
“Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” Kamer, 17
   Tüm uyarılara rağmen hakikate dönmeyi iradi bir şekilde reddedenler için dönüş yolu ilahi adalet uyarınca kapanmıştır. O yolun açılması ise ancak Allah’ın bir rahmeti ve hikmeti uyarınca mümkün olabilir. Allah kullarına gerek kendi içlerinde (hata işlediğinde nefsinin onu kınaması, vicdanının onu rahatsız etmesi, kendine kızan bir iç sesin varlığı, aklın yanlış fiile karşı onu uyarması) ve dış dünyada var olan uyarıcılar vasıtasıyla hakikati hatırlatmaktadır. Vahiy gerçeği bunun en zirve noktasıdır. Gafillerin uyandırılması ve hakikat yoluna çevrilmesi için ilk insan -ki o ilk peygamberdir de- var olduğundan son peygamber gönderilinceye kadar ilahi mesaj insanlığı aydınlatmış olup Kur’ân-ı Kerim ile kıyamete dek aydınlatmaya da devam edecektir. 
   Özden kopan için öze dönüş, samimi bir şekilde özünü Allah’a teslim etmeyi istedikten sonra bittabi mümkündür. Görmek için bakmak gerekir. Bakan görür, gören bilir. Bilen ise bilmeyen gibi değildir. 
Cevaplar, arayanlar için açıktır. Öze dönüş için Öz’e; Kur’an ve Resulü Ekrem’in eşsiz rehberliğine dönmek gerekmektedir. Çünkü O, ahiret hayatının sonsuz mutluluğuna erişmek isteyenler için biricik örnektir. 

Selam ve dua ile... 

24 Mayıs 2022 Salı

Görünüyorum Öyleyse Varım!


   Modern bilimin kurucu isimlerinden biri kabul edilen Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım.” derken, varlığını bir ben idraki ile mümkün görüyor, bunun da ancak düşünen bir aklın varlığı ile gerekçelendirebileceğini ifade ediyordu. Var olduğum için düşünüyor değilim, düşündüğüm için varım, diyordu. Yani insanı insan yapan şeyin maddi varlığı olmadığını bu önerme ile ispat etmeye çalışıyordu. Descartes bunu 17. asırda söylemişti söylemesine; ancak farklı bir bağlamda olsa da İbn Sina, 11. asırda “uçan adam” (ilgililer İslam Felsefesi Tarihi eserlerine müracaat edebilirler) metaforu ile insanın asıl olarak manevi bir varlık olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. İbn Sina’nın 11. asırda ortaya koymuş olduğu bu metafizik gerçekliği altı asır sonra modern felsefenin kurucu isimlerinden olan Descartes farklı bir bağlamda da olsa yinelemişti, diyebiliriz. Çünkü her iki filozof için de felsefenin ana meselesi, kökü, metafizikti. Bugün ise her şeyin temeli duyulur alem, yani beş duyu ile algılayabildiklerimizle sınırlandırılmıştır. 
   Metafizik ile ilgili sorunların giderilmediği durumlarda ne sağlıklı bir kişilik ne de toplum inşa etmek mümkündür. Metafizik demek görülen alemin insan için yaşanılabilir bir alem olabilmesi için anlamını kazanmasını, bu anlam uyarınca bir ahlak inşa edilebilmesini olanaklı kılmak anlamına gelmektedir. Gerek insanın fert olarak bütüncül ve tutarlı bir kişilik oluşturması gerekse de her yönüyle dengeli bir toplum tesis edilebilmesi metafizik bağlantının varlığıyla çok temelden bir ilişkiye sahiptir. 
   Sevgi, en güçlü bağdır. Seven insan için sevdiğinin lehine olabilecek her şey istenilebilir, aleyhine olanlar ise sevdiği kişiye uzak olması gereken şeylerdir. Sevilen kişi kendisini seven kişiye kendisi için bir fedakarlık yapmasını gerektirecek bir şey istediğinde, seven kişi bunu aralarında bulunan kuvvetli sevgi bağı uyarınca düşünmeden yapacaktır. İşte aynen böyle de metafizik bir ilişki uyarınca insan, gerek kendisi gerekse de içinde yaşadığı toplum için sürekli iyiyi yapmak kötüyü engellemek için kendisinden beklenen özveriyi gerçekleştirecektir. Bu söylenen bir ütopya gibi görünse de bu durum tarihin kimi zamanlarında var olmuş bir yaşanmışlıktır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) inşa ettiği İslam toplumu böyle bir karaktere sahiptir. Herhangi bir metafizik bağ olmadan bir adım dahi atmaya tenezzül etmeyen insanların yaşadığı bir toplumdan canlarını ve  mallarını gözlerini kırpmadan feda eden bir toplum inşa etmek ancak böyle bir bağın varlığı ile mümkün olmuştur. Bu bağ ile kişinin gönül ve akıl terazisi dengeye kavuştuğu gibi peygamber vasıtasıyla iletilen ahlak düsturları ile erdemli bir toplumun inşası da gerçekleşmiştir. Siyer kitapları, hadis kaynakları bu örneklerle doludur. Bugün ise temeline maddeyi, metayı, haz ve hızzı almış bir toplum ne kendisi için ne de başkaları için çalışmak, çabalamak, fedakarlık göstermek gibi yüce erdemlerden epey uzaklaşmış görünmektedir. 
   Modern toplum modern felsefenin ürünüdür. Metafiziği reddeden modern felsefe, aşkın değerlerle inşa edilmiş bir toplumu değişime ve dönüşüme tabi tutarken kendisine daha çok zekayı, hızı ve hazzı ilke edinmiştir. Din bir afyondur onlar için, namus bir tür toplumsal hurafedir. Aile bağları özgürlüğe vurulmuş prangadır; ancak modanın prangaları modernlik alametidir. Vahiy bir tür sanrıdır, peygamberlik bir tür sahte filozofluktur. Ancak bilim adamları ne derse tartışmaksızın kabul edilmelidir. Aksini düşünmek dahi zinhar yasaktır. Böyle der modern dünyanın kurucuları. Çünkü böyle olmazsa eğer, bütün o yücelikler itibarsızlaştırılmazsa, TANRISIZ bir dünya inşa etmek imkansızdır! Bu da demektir ki İblis’in egemen olduğu bir yeryüzü kurulamayacaktır. Öyle olunca modern dünyanın kurucuları dini, vahyi, peygamberliği reddedip yerine zekanın, hızın ve hazzın rehberliğinde yeni bir dünya inşa etmişlerdir. Dün neye dogma deyip reddetmişlerse onun yerine kendi dogmalarını geçirmişlerdir.
   Modern dünyada her şey göründüğü kadar vardır. Beden güzelliği var olmanın ilk şartıdır. Tanınır olmak için her eylem ister insani isterse de gayrı insani olsun yapılabilir. Ahlak, erdem, doğruluk, dürüstlük modası geçmiş kavramlardır; bunlar ancak takipçi sayısını artıracak “iyilik akımları”nda içerik unsuru olarak “kullanılabilir”. Bireyin hazzı için bütün bir toplum tehlikeye atılabilir. Her şeyin bir fiyatı vardır modern toplumda, her şey satılabilir, satın alınabilir. Eğer kişiyi daha görünür kılacaksa en aşağı davranışlar kolaylıkla yapılabilir. Yeter ki görünürlüğü artsın, beğenilsin, gerisi önemsizdir.
   Bugün modern dünya bir tür sahtelik üreticisi durumuna gelmiştir. Her şeyin metalaştığı bir gezegende sahiciliği aramak define aramaktan daha az ‘kıymetli’ değildir. Saç modellerinin, giyim kuşamın, müzik tarzının, dil vasatının, insan ilişkilerinin tamamen tek tipleştiği bir dünyada -ki modern dünyada sözüm ona çoğulculuk hakimdir- kişinin Allah’a giden yolu bulabilmesi, hakikatin tüm enstrümanlarla bastırılmaya çalışılan sesini duyması kolay olmasa gerektir. Yaşadığımız çağ dehşetli bir çağdır. Ancak bu suç elbette çağın, zamanın değildir. Çağa ruhunu veren insandır. Zamanın ruhu insan eliyle oluşur. Bizler inananlar olarak çağa ve zamana ruhunu vermek gibi kutsal bir göreve sahibiz. Her şeyden önce elest bezminde verdiğimiz söz uyarınca önce kendi şahsiyetimizi ayağa kaldırmak durumundayız. Kur’an'ın bizlere sunduğu temel ilkeleri anlamadan çağı anlamak ve yeniden anlam vermek imkan dışıdır. Önce kullanma kılavuzunu okumalı sonra inşa etmeliyiz. Tanımadan tanımlamak işine kalkışanlar bilmediği bir yoldan bildiği bir mekana ulaşmak isteyenin akıbetini yaşamaktan kendini kurtaramaz. Sonuç kayıptır, kaybolmaktır.
   Işık, vahiyden gelir. Rehberliğin en güzeli Hz. Muhammed’in (s.a.v.) rehberliğidir. Çağımızdan ve zamanımızdan sorumluyuz. Öyleyse, düşünelim. Çünkü düşünmek, farzdır. Bu karanlık çağdan çıkış ancak ışığın kaynağına giden yola girmekten geçer. Yineleyelim, IŞIK VAHİYDEN, KUR’AN NURUNDAN GELİR. 

Selam ve dua ile... 

22 Mayıs 2022 Pazar

Varımsız Yola Yolculuk

Koşuyorum bir trenin ardından
Durup dinlenmeksizin
Belki yakalarım ümidiyle 
Soluksuz koşup duruyorum. 
Kaçırdığım bir tren çünkü bu
Hayat treni. 
Belki yakalayacağım onu yakalamasına
Ama binince o trene çok yorulmuş olacağım
Dinlenirken yine
Çokça manzara
Birçok durak kaçıracağım.
Ne ben o ben
Ne tren o tren 
Ne varılacak yer o yer olacak artık.
Tren kaçtı. 

17 Nisan 2022 Pazar

Ruhun Zaferi yahut Bayağılığın Esaretinden Kurtuluş


“Ey iman edenler, iman edin.” (Nisâ, 136)

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”  (Nur, 21)
   
   Sağduyulu olmalı insan. En çokta kendine karşı... İçinde kopup duran binlerce fırtınaya karşı, öfkesine, duygularından kopup gelen heyecan seline karşı sağduyulu olmalı. Her gün belki de onlarca kez yaşıyor bu halleri. Öfkeleniyor, sevinçten coşuyor, bazen de hüzünleniyor. Tıpkı mevsimlerin birbirinden - kesin çizgilerle olmasa da- ayrı oluşu gibi bu haller de biri diğerinden farklı olarak bir bedende yaşanıyor. Bir zihinde tasavvur ediliyor, bir ruhta iz bırakıyor. İnsan ne yaşıyorsa koca bir kainatın etkilerini taşıyarak yaşıyor. Koca bir kainata etki ederek hem de. Alemin en uzağından dünyanın merkezine varıncaya kadar var olan her şeyle -bilsin veya bilmesin- irtibatlı sürüyor yaşamını. Kozmos/külli denge, insan ile tamam oluyor, insan dengesine kavuşunca anlamına eriyor. Sonra peşi sıra şu sorular takıyor, insanı peşine: Yıldızlar kim için yön işareti, güneş kim için ısı ve ışık kaynağı? Rüzgar ne diye getiriyor  rahmet yüklü bulutları, toprak kim için açıyor verimli kucağını, yeryüzü kim için oluyor bir döşek? Arı kim için yapıyor şifa dolu balı? 
   Sağduyusu sağa sola çeken bir insan, bütün bu oluşun manasını nasıl düşünsün ve kavrasın? Gündelik yaşamın boğucu havasında mana soluğunu yitirmiş ruhlar, yücelere nasıl özlem duysun? Var olma biçimi olarak kendisine tamamen maddi bir yaşam seçen için ötelerin nasıl olsun da bir cazibesi olsun?
   Kalplerimizde günahların pası, kulaklarımızda dünyanın ağırlığı, gözlerimizde maddenin koyuluğu vardır. Hafızalarımız boş eğlencelere mekan olmuş, gönüllerimiz dünyevi istek ve arzulara mesken edilmiştir. Hayallerimiz sınırlı olan isteklere peşkeş çekilmiş, isteklerimiz dünyayı aşan varlığımıza rağmen dünyaya takılmış, onu aşamamıştır. Uzun bir yaşam, refah, lüks, konfor... 
  Dengesini yitirdi varlığımız. Oysa Allah Teala bir denge üzere yaratmıştı bizleri. Beden, nefis, akıl ve ruh. Dünya sürgünü tamam olsun diye bedenimiz var. Nefsimiz bu bedenin varlığı devam etsin diye var. Aklımız varlığımızı nefsimizin esiri olmasın diye, nefsin istek ve arzularını mutedil seviyede tutabilsin diye var. Sonsuz ruhumuz , esas olanın sonlu beden olmadığını unutmayalım diye var. Bütün bu gerçeklere rağmen insan, varlığı amacının dışında kullanma konusunda oldukça cüretkardır. Maddi varlığını biricik gaye edinerek nefsinin istek ve arzularına bağımlı kılmıştır bedenini. Aklını ötelerle olan bağından kopartıp şeytani istek ve arzuların uşağı haline getirmiştir. Yine ruhunu, kendisini bu sürgün yerinde asıl yurduna kavuştursun diye bahşedilen esas varlığını inkar etmiştir. 
   Hem kendi varlığını hem de tüm varlığı dengeli bir var oluşa ve istikamete kavuşturacak olan insan, bugün maalesef bu görevi yerine getirebilecek olgunluktan uzaktır. Elbette bu, asla olgunlaşmayacak demek değildir. Olgusal gerçekliğin üzerinde daima ilahi bir gerçeklik vardır. Bu gerçeklik uyarınca istikbali de içine alacak böyle bir olumsuz iddiayı ortaya atmak imkansız hale gelmektedir. Ve fakat insanlık, mevcut haliyle dengeli bir dünya var edebilme görevini yerine getirebilecek düzeyden şimdilik geridedir.
  Peki ne olacak? Bunca acı, gözyaşı, tükenmişlik ve dramın varlığı göz önüne alınacak olursa eğer umut yok mu diyeceğiz? İnsanın kendi benliğini ilahlaştırdığı şu kokuşmuş asırda, böylesine yüce bir şuura erişmek nasıl mümkün olacak? Ahlaksızlığın ahlak olduğu bir dünyada erdemli bir toplumun inşası saf bir hülya olarak mı kalacak? Eğer bu satırlar ve bu satırlardan çok daha fazlası yazılıyorsa bugün, umut var demektir. Ben sağduyumu yeniden kazanırsam, sen, o.…sağduyumuzu yeniden harekete geçirebilirsek eğer dünyamız yeniden dengesine kavuşacaktır. Hemen yarın olmasa bile belki yarınlardan bir yarın...
   Şimdi ey Aziz Müslüman! Geliyor denge ayı. Geliyor sağduyu ayı. Geliyor bedenin nefsin tahakkümünden kurtarılması için özgürlük ayı. Salt aklın, karşısında diz çökeceği maneviyat ayı geliyor. Geliyor beden zindanında mahpus olan ruha özgürlüğünü hatırlatacak olan ay. Geliyor insanlığın şerefini içinde barındıran, cehaletin karanlığını yırtıp ilmin nurunu saçan Kur’an ayı. Geliyor reziletin kol gezdiği sokaklarda erdemin mümtaz örneği olanların ayı. Sessiz bir devrimin, maddeye, şehvete, sefahat ve eğlenceye, faydasız ve boş işlere, nefsin her türlü istek ve arzusuna karşı eşi benzeri görülmemiş bir sessiz devrimin ayı geliyor. Ayların sultanı, Şehri Ramazan geliyor. Dengesini yitirmiş bir dünyanın yeniden dengesini bulabilmesi için, dünyaya adalet ve merhamet getirecek olan müminlere bir ihtar olsun diye geliyor. Bir arınma, yeniden inşa, öze dönüş olsun diye... Şaşırmış zihinleri, kirlenmiş kalpleri, yıpranmış bedenleri onarsın diye... Amacından saptırılmış ne varsa yeniden amacına uygun hale getirilsin diye geliyor Şehri Ramazan.
   İnsan sapınca rüşd/doğruluk yolundan, var olan her şeyi de beraberinde saptırıyor. Bu sebeple sağduyuya, dengeye ve rüşd yoluna dönsün diye önceki ümmetlere farz olan bir aylık oruç bize de farz kılındı. Bize düşen orucun anlam ve önemini, vermek istediklerini bilip, alarak kaliteli bir Ramazan geçirmektir. Varlığımızın anlamını bolca tefekkür ettiğimiz oruçlarla, cennet sofralarından bir sofra olarak düşündüğümüz, dostluğun ve kardeşliğin pekiştiği iftar sofralarıyla, bizlere verdiği nimetlerin şükrünü bedenen ve ruhen eda edebilmek için kılınan namazlarla ve özellikle teravihlerle, varlığımızı asıl anlamına erdirecek olan ve yaşanılabilir bir dünyayı tesis edebilmek için gerekli tüm ilkeleri ihtiva eden Kur’ân-ı Kerim ile geçirilen bir Ramazan olması dileğiyle... 
   Ruhu sağa sola çeken dünyamız bu vesileyle dengesine kavuşsun, insanlık, Allah’ın yarattığı selim fıtrata yeniden dönsün inşallah. Ramazan ayı, İslam Alemi’nin birliğine, dirliğine ve kardeşliğine vesile olsun. Tüm insanlık huzur bulsun, şeytanlar kahrolsun.
Selam ve dua ile... 


18 Mart 2022 Cuma

Taze Çıkmış Hayatlar yahut Nasıl İstiyorlarsa Öyle Yaşa


   Var olmak için mi yoksa var kabul edilebilmek için mi yaşıyoruz, dedi genç adam. Kışkırtıcı ama bir o kadar da alçaltıcı olan, insanı insan olmaklık yüceliğinden baş aşağı yere çarpan bir çağda yaşadığının zaten farkındaydı. Sonra dönüp kendi kendine şöyle dedi: Var olan kötü örnekleri sıralamakla tarif ediliyordu çoğumuzun düşünce işi. Sağa sola ağız dolusu galiz ifadeler saçmaktan başka elden ne gelir, gibi bir ruh haliydi bizimkisi. Omuzlarımızda bir ağırlık vardı var olmasına ama bu ağırlığın tarifini, keyfiyetini bilebilmek konusunda öyle görünüyor ki büyük bir yanılgı içerisindeydik. İçinde bulunduğumuz hale hatta geçmişe ve istikbale, onca mesnetsiz suçu bir cümlede savuşturup şöyle bir çekiliyorduk konfor köşemize. Önce atalarımız, ebeveynlerimiz uğruyordu hışmımıza. Onlara “Bizi adam edemediniz, gereği gibi eğitemediniz.” diyorduk. Öyle ya, onlar yaşadıkları sosyal çevrenin kendilerine sunduğu “imkanlar"dan sonuna kadar faydalanıp bizleri bundan mahrum etmişlerdi ve günahkarlardı (!) Onlar, yani ana-babalarımız bizleri zaten yok edilmesi gereken birer düşman olarak gören en azılı düşmanlarımızdı (!) Bu çağ bize öyle emrediyordu çünkü. Bu, böyledir diyordu. O yüzden yıllar yılı bitimsiz emeklerle bizi bu yaşlara getirdiler, sırf daha güçlü bir düşmanı yenmiş olmak hazzına ulaşmak içindi bütün bu emekler. Allah aşkına, kim inanır bu palavralara? Kim bu soruları sorup da biraz önce kurduğum o hayali ancak öyle olduğuna inanılan cümlelere kanar? Şöyle bir düşünmeli; evlatları göz aydınlığı olsun diye her vakit dua eden, yakarışları arşa değen o eli öpülesi ana-babalarımız mı bize düşman kesilen? Ayağına taş değse yüreği yanan analarımız, bir köpek yavrusu takılsa peşimize hemen koruma refleksi gösteren cefakar babalarımız mı? Yoksa düşmanımız bize dostlarımızı düşman gibi gösteren, kötü emellerini gerçekleştirmek için bizi ailemizden, dinimizden ve kültürümüzden koparmaya çalışanlar mı??? 
  Sonra toplum içerisinde var olan her bir gruba, kuruma dönüyor nefretimiz. Onları da alabildiğine suçlayıp, taşları tüm kin ve nefretimizle bir bir atıyoruz baş ve gövdelerine. Peki neyi çözüyoruz böyle yaparak? Neyi çözüme kavuşturup rahata erdiriyoruz? 
   Bugün yaşadığımız çağ bedeli ödenmemiş, savurgan, sınırları olmayan bir özgürlük anlayışının bir insanın vazgeçilmez ilk değeri olarak sunulduğu bir çağdır. Şöyle deniyor: İstediğin gibi düşün, hisset ve yaşa. Din, töre, gelenek ve göreneğin, hak ve hukukun ortaya koyduğu, asırlardır milletlerin var olmasını mümkün kılan duygu, düşünce ve davranış pratikleri bu bakış açısına göre geride kalmıştır. Din bir afyondur, diğer tüm toplumsal değerler bir dayatmadır, insanların hatta birtakım seçkinlerin öyle olmasını istediği için öyle olan yapay unsurlardır. Bu eskimiş, pörsümüş şeylerden kurtulmalı, bir an evvel çağa “ayak uydurmalı”. Yoksa geri kalır, bir treni daha kaçırırsınız. Aileymiş, akrabaymış, kültürmüş... bunlar modası çoktan geçmiş, tozlu raflardaki yerini almış müzelik unsurlardır. Evlenip yuva kurmak, nesli ve kültürü devam ettirmek, Allah’a kul, vatana ve millete hayırlı evlat yetiştirmek... adam sende, bunlar geçmişlerin masalları, cehalet karanlığında boğulmuş ilkel insanların övünme araçlarıdır. Yalnızca sen varsın sen! Yalnızca senin düşündüklerin, arzuların, isteklerin, ihtirasların var. Gerisi lafı güzaf. 
   Evet, modern çağın var edicilerinin bugün insanlığa teklif ettiği modelin felsefi arka planının hülasası budur. Bunu gıda, giyim, sağlık, teknik gibi endüstrilerin ardına gizlenerek veya artık kitleleri “ilerleme afyonuyla” uyuşturmayı başardıkları için açıktan duyurmakta ve yapacaklarını gözümüzün içine baka baka yapmaktadır. Yukarı satırlarda genel hatlarıyla tasvir ettiğim modern hayatın felsefesi, kelimenin tam anlamıyla bir safsata, bir tür sahte metafizik denemesidir. Çünkü insana sahte bir mutluluk ve düşünce vaad etmektedir. 
   Bugün modern çağın insanı geldiği noktada tekniğin, ilerlemenin, bireyciliğin, hazcılığın... kısacası maddeye tapınmanın kötü sonuçlarını yaşamaktadır. Ekonomik ve sosyal krizlerin, salgınların, savaşların, haksızlıkların, zulümlerin, insan onurunu ayaklar altına alan nice zulümlerin etrafını sardığı bir dünyada nefes almaya çalışmaktadır. Bu çağı var edenler eğlence endüstrisinin ortaya koyduklarıyla, sosyal medyanın “başımızı göklere çevirmekten alıkoyan” içerik bombardımanıyla ve sosyal medya fenomenlerinin ürettiği video içeriklerle, “böyle hisset ve yaşa” düşüncesiyle topluma sunduğu rol modelleriyle, insanların ve toplumların içinde bulunduğu vehametin farkına varmalarına engel olmaktadır. Onlara her gün “taze çıkmış hayatlar” sunarak kendileri olmalarına, insanlık şerefine, onur ve haysiyetine uygun olan bir yaşam sürmelerine müsaade etmemektedirler. Çağın insanı, “çağın gerektirdikleri”ni bir tür dogma kabul ederek modern hayatın düşünme biçimini oluşturanların bir uyuşturucu olarak gösterdiği dinin, kültür ve medeniyetin yerine geçirmiştir. Bir illüzyon, bir aldatma, bir sahte anlam dünyası... Teknik ilerledi ilerlemesine; ve fakat insanlığın gerilemesi pahasına... 
   Ne oldu bireye, aileye, topluma, eşe dosta, çarşı pazara, eğitime, ekonomiye... ne oldu? Ne oldu evlilik müessesine, yeni doğmuş bebeğe, koşup oynayan çocuklara, gelecek hayali olan, adil ve merhametli bir dünya kurmak isteyen evlatlara? Onlardan hala var evet, ama bahçemiz kurudu kuruyacak. Suyumuz çekildi çekilecek. Sermayemiz bitti bitecek, yatırımlarımız öldü ölecek. Bunlar maddi manevi bütün emeği kapsamaktadır. Bir millet, koca bir insanlık göz göre göre bir avuç şeytani aklın, yeryüzünün kibirlilerinin, insanlığın düşmanı, faşist bir zihniyetin arzu ve ihtiraslarına kurban edilemez. Nasıl mı? Bu “çağ” denilen şeyin bir avuç insanın eliyle inşa edildiğini, onların milyarlarca insanın kaderini yönlendirmek istediğini ve bunu insan olarak, insani özellikleriyle yani bir tür özel güçlere sahip olarak değil; senin benim gibi et ve kemikten olan insanlar olarak başardıklarını bilerek. Buradan yola çıkıp, bizim de daha onurlu, haysiyetli bir yaşam sürmek için daha çok çalışmak, mücadele etmek zorunda olduğumuzu, kendimizi, ailemizi, toplumumuzu ve tüm insanlığı dönülmesi imkansız bir yoldan çevirmek, dünyayı adil ve merhametli bir “çağ” ile buluşturmak için tüm gücümüzle mücadele etmek vazifesini yerine getirmeyi bir varoluş zorunluluğu olarak kabul    ederek...
   Yol uzun, vakit kısa, vazifemiz ihmal edilemeyecek kadar önemli ve hayatidir. İhmal edenler imha olmaktan, kendilerini ve toplumlarını onulmaz ve dönülmez felaketlere sürüklemekten kurtulamazlar.
Bakınız yüce Allah Teala ne buyuruyor, akıl ve gönül veriniz:
“Bir toplum kendinde bulunan  (iyi veya kötü) özellikleri değiştirmedikçe Allah onlarda bulunan özellikleri değiştirmez.” Ra’d, 11.
Selam ve dua ile... 

4 Mart 2022 Cuma

Malcolm Yazıları II



Bölüm I: Serzeniş ve Sitem
   Karanlık yollardan, dikenli kuyulardan geçip çıktım. Bu yaşıma geldim, hem de yaşayarak. İnatlaştım ulu çınarla, hep dik başlı ve başıma buyruk. Ters bakardım hayata. Tecrübeler en belalı hasımlardı benim için, onlarla hep kavgalıydık. Kendim düştüm hep ve fakat ağladım da. Ardımdan takılan çelmeleri görmemeye sanki yeminliydim. Öyle ki dört göz sanıyordum kendimi ve akıllıydım da... Sisli sabahlara, dumanlı akşamlara çıkardı her günüm. Dönüp dururdu böyle, devrederdi biri diğerini anların. Anılarım da böyle böyle birikti. Kimi anlar talihimin ortasına inen kanlı bir bıçak, kimi anlar ölümü dilemek kurtuluş sayılırdı benim için. Çocukluk nedir, diye soran birisine verecek cevabım olmayacak kadar yoksunum o yıllardan. İlk gençliğim fesada uğramış, fasid dairenin içerisinde ak ile karayı seçmeye icbar edilen yalın akılla, kıl dolu düşüncelere saplanmış, yirmi dört ayar olmasa da bakır olan gençliğim. Belki de demir yahut gözle görünmeyen element. Saçma olan şeyin de bir mantığı var sahi. Şimdi sana arzuhal edeceğim derken yine formel düşünmek zorunda hissediyorum kendimi ama öyle yapmayacağım, ki zaten yapmıyorum. Çok konuşuyorum. Bazen, hatta çoğu zaman da boş. Ne acı. Ne kekremsi. Ne başa bela bir cümle, boş. Bir insan, biriktirdiği anılarıyla halleşecek ve iki cümle kelam edecek, diyecek ki bu boş! Hani insanı seviyorduk biz? Hümanizm nerede? Kardeşlik, dövizler üzerine yazılı ve orada asılı ve orada kaldı. Boğazdan aşağıya inmeyen dostluk naraları, narları da yedik ama bir'den hiç “bin” çıkmadı, hep bini “bir” aldı. Çünkü fiyaskoydu. Zahmetsiz olmalıydı her şey. Külfetsiz. Yük olmamalıydı kimse kimseye. Gönlümüze ağırlık olmasındı hiçbir gönül. Kapısı sımsıkı kapansındı. İçeriye kimse girmesin, ki zaten girmek isteyen kimse de yoktu. Böyle kof yüreği kim ne yapsındı? İnsan kendi benini azdırmakla meşgulken, azı dişlerini takmışken tüm ihtirasıyla bütün benliğine, başka kim olsundu onun düşmanı? Dost sandığı sanrılarıyla sancılı, başı belalı. İptidai iptilalarla ruhunu boğdular gençliğimin. İlk çocukluk yıllarımla hasımlıyım. Saflığıma kast eden her bir veba saçan ruha karşı dinmeyen soylu öfkem ölsem de geçmeyecek. Herkesin içinde var olan o asil ama gizli öfke... Bir ben miyim sanki, öfke kusan maziye. Öfke kusmak olur mu ki çare? Kırgın günlerim kırgın güller kadar önemsenmedi aşıklar tarafından. İnsan hakları savunucularının dikkatini çekmedim hiç. Uzaklara su kuyuları açanlar hiç göremedi yüreğimde biten çölü. Zahmetsizdi tabi, aç kuyuyu bitir işi. Sonra ne gör, ne ara ne de sor. Vay arkadaş, bu ne konfor! Adam sende, ne iyi iş! Armut! Armut! Düş ağzıma, ama önce iyi piş!
Bölüm II: Uyanmaya Ramak Kala
   İsyan mı ediyorum yoksa? Yazılan kadere bir başkaldırı mı bu? Cümlelerin her birinde on bin veba, yoksa sende de mi kalmadı artık vefa? Nerede dedin? İstanbul da mı? Artık o semtin de yanından geçmez oldu kimseler, belki üzerimize biraz vefa bulaşır diye... 
Bölüm III: Uykucuya İhtar
    Cümleler isyan değildir aziz dost. İnsanın yaşamı niçin ve neden yaşaması gerektiğini bilmediği zaman ne tür bir cenderenin içerisine düşeceğinin küçük bir örneğidir. Alemlere can veren yüce Zat'ın varlığından habersiz yaşamanın, insanın kendi saf ruhuna verdiği ıstırabın bir yansımasıdır.  
   Yaşamak nedir? Niçin yaşayacak insan? Nasıl yaşayacak? 
   Yaşamak, her ne yapıp ediyorsak insan olmanın şuuruna ermiş olarak yapıp etmektir. Aldığımız nefesten attığımız adıma, yediğimiz lokmadan bölüştüğümüz ekmeğe varıncaya kadar bilerek, anlayarak, şuurla iş yapmaktır. İnsanın içinde var olan saf cevheri, ruhunu ve vicdanını kirletmeden yaşam sürmesidir yaşamak. Nefes almayı, karnını doyurmayı, yollarda yürümeyi, kuşlara bakıp hayallere dalmayı, ağaçların yeşilliklerinde huzura kavuşmayı, su sesleriyle sükunete ermeyi, toprağın bağrından çıkan türlü varlığı tüketmeyi hak etmiş olmaktır yaşamak.
   Kendi hakkını, insan olmanın onurunu kavramak, bir yüksek şuur haline getirmek yaşıyor olmanın ilk şartıdır. Biyolojik birtakım göstergeler sizi yaşıyor olarak göstermek için yetmez. Bir hayvan için yeterlidir bu; ancak insan için değil! İnsanın en yakın çevresinden başlayarak dünyanın dört bir yanında var olan diğer varlık türleriyle olumlu ilişkisi, onun yaşıyor olduğunun ikinci göstergesidir. Çevreye karşı tutumu onun ne derece insan olduğuna yakından işaret eden bir özelliktir. Ancak tek başına yeterli değildir. İlk şartı sağlamamakla birlikte sadece ikinci göstergeyi üzerinde taşıyan bir varlığa mükemmel insan diyemeyeceğiz. Çünkü önce kendi öz benini idrak edememiştir o. Çevreyle ortak hayvani özellikleri uyarınca alarma geçmiş ve çevreyi korumak ihtiyacı hissetmiştir sadece; aşkın bir amaca matuf değildir çabası. Böyle olduğu için kalıcı çözümler, uzun soluklu bir yürüyüş başlatabilecek güç ve azimden yoksundur. 
   Ortalama 65 yıllık ömrünün çoğunu bazı dünyevi amaçları elde etmek için yaşıyoruz. Okul, iş, ev, evlilik... diye uzayıp giden uzunca bir “ihtiyaç” listemiz var. Bir bitimsiz yarışa sokulmuş gibiyiz. Bu ihtiyaçlar nerede, nasıl biter bilinmez. Geçici, sonlu olan ne varsa, kalıcı sonsuz ruhumuza acı verme pahasına peşinden takıyoruz saflığımızı. Sonra kirleniyoruz, acılar içinde kıvranıp duruyoruz. Ardından çaresizlik hissi ve umutsuzluk dehlizlerine atıyoruz kendimizi.
   Peki bir hayat böyle mi yaşanmalı? Elbette hayır. Bu olumsuz portrenin başında eksik olan şeyi tamamlamış olan, niçin yaşadığını ve yaşamış olmayı hak etmenin nasıl mümkün olduğunu bilenler için durum asla bu şekilde olmayacaktır. Her olanda aşkın bir gerçeklik payı görenler için başa gelen her şey bir sınanmadır. Basit bir ağaç kütüğünü büyük emeklerle çeşitli şekillere sokan marangozun kütüğe yaptığının daha yüce ve aşkın olanının bize yapılmasıdır. İşte bu yüzden ham insanın pişirilmesi, kıvamına gelmesi için şuurlu bir yanma işine gönülden rıza göstermesi gerekmektedir. Yaşam bu şuurla yaşamak yüceliğine ulaşacaktır. Ve sonunda yaşamış olmasın engin huzuruyla ebedi yurduna dönebilecektir.
Sonuç: Balık Sevene Kinayeli Olta
Yoruldum. Elim ağrıdı. Başım zonk zonk, beynim sancıdı. Arzuhal, aç ve oku. Zihnimden fışkıran zehirli oku, oku ve doku. Bak burada sana bol bol sitem dolu. Beyefendi, hanımefendi, kendine iyi bak. Şimdilik burası ara durak. Yaklaşıyor yaklaşıyor ve yaklaştı, yaklaşacak elbet son durak. E hadi, vesselam, şöyle güzel istikbale bir selam çak!

21 Ocak 2022 Cuma

Zamana Ruhunu Verebilecek Miyiz?

   “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” Âl-i İmran, 139

   Tarih tekerrür ediyor (mu?). İnsanlık yeni bir yüzyılın (21. yy.) ilk çeyreğinin ortalarındayken baş döndürücü bir hızla gelişen epistemolojik, teknolojik, ekonomik, siyasal ve sosyal hadiseler dönüştürücü etkileriyle insanlığa yeni bir suret, bu suretin altında esas önemli olan şeyi, bir özü teklif ediyor. Olgusal gerçekliği betimlemenin bir “şey” olduğu açık; ancak “her şey” olmadığı da bir gerçek. Üst bir ilkeye taalluk etmeyen indî (şahsi) yorumların keyfilikten öteye geçemeyeceğini söylemek ukalalık addedilmese gerek. Tarihin bir tekerrürden ibaret olduğunu söylemek eğer geriye dönük bir okuma neticesinde ve bu okumanın da eleştirel bir şekilde yapıldığı varsayımından hareketle kabul edilirse, haklı birtakım yönlerinin var olduğunu söyleyebilirim. Ancak “tarih tekerrürden ibarettir” ifadesini bir acz itirafı, mental yorgunluğun dışavurumu olarak kullanmak, ne olgusal gerçekliği betimlemekle ne de üst bir ilke ile ilişkilendirmekle ilgilidir. Bahse konu olan birçok olgusal gerçeklik alanlarıyla ilgili örnekleri tek tek serdetmek amacımın dışındadır. Okurlarım bilir ki, yapmak arzusunda olduğum şey “birtakım tikel örnekleri vermek suretiyle tümel gerçekliğe işaret etme” gayretidir. Bu gayretimin, gayeye ne oranda hizmet ettiğini belki de hiçbir vakit bilemeyebilirim. Ancak aldığım olumlu geri dönüşler en azından kalemimi (klavyemi) elime alma cesaretimin kaynağını teşkil ediyor.
   Kimileri, dünyamızda felaket çanlarının çaldığı iddiasıyla, gerek biyolojik birtakım virüs veya ilaçlarla yahut hazır gıda ürünlerinin içerdiği kimyasal maddelerle ve yahut konvansiyonel-sosyal medya aracılığıyla insanlığın sonunun getirileceğini iddia ederken; kimileri ise insanı çok daha uzun yaşatacak, hastalık ve çevrenin kötü zararlarından tamamen koruyarak daha iyi bir yaşam ile buluşturacak yeni bir dünyaya doğru hızla gidildiğini hararetle anlatma yarışında. Peki yok mu bunun ortası, diye sormadan edemiyorum. Bir tarafta eskatolojik denilebilecek ifadelerle insan psikolojisini bir tür öğrenilmiş çaresizlik duygusuna gark eden yeis hali; diğer tarafta ise transhümanizm ideolojisi bağlamında 'insan için insana rağmen' sloganıyla ortalığı inleten ve teknik ilerlemenin sağlamış olduğu dudak uçuklatan teknolojilerin hayatımıza katacağı afaki kolaylıkları gerekçe göstererek her şeyi toz pembe kabul etmemizi hislerimize icbar eden post-modern paradigma... Küçük bir dal parçasını gözümüzün ucuna tutarak bakış açımızı çok dar bir mesafeye hapsedenler her kim iseler, bizim makul sonuçlara varmamıza -bilerek ya da bilmeyerek- engel olanlar işte onlardır. 
   Teknik ilerlemenin arka planında var olan ontolojik ve epistemolojik kabuller, haliyle olgusal alemin her alanını tahakkümü altına almak istemektedir ve bu şaşırtıcı bir durum da değildir. Tekniğin ardında yatan akıl kime ait ise o aklın var kabul ettiği inanç ve tutumlar üretmiş olduğu teknolojiye bittabi transfer edilecektir. Teknik ilerlemenin bir dünya görüşünü tahakküm etmede araç olarak kullanılması halinin uzun vadede tekniğin tek gaye olması durumuna evrildiğine şahitlik edeceğimizi söyleyenlerin aslında akan suyu başka bir yöne akıtmak gibi bir gayeleri var mıdır, bu sorulması gereken önemli bir sorudur. 
   Hastalığı teşhis etmek tek başına tedavi için yeterli değildir. Evet, bu bir şeydir; ancak her şey değildir. Eğer yalnızca teşhis yapmak hususunda uzmansanız, öyleyse bırakın tespit ve tedaviyi de ehli icra etsin. Ama yok, eğer siz yapmış olduğunuz teşhisin tespit ve tedaviyi de tazammun ettiği/içerdiği vehminde iseniz; o zaman süreğen bir şekilde aynı teşhisleri gündeme getirmekten başka yapacağınız bir şey yok demektir.
   Kur’an-ı Kerim’in en dikkat çekici üslup özelliklerinden birisi de olgulara tek yönlü örnekler getirmekten ziyade, zıtlarını da vermek suretiyle bir tür kıyas yapmaya teşvik etmesi ve imkan vermesidir. Kimi ayetlerde cehennem ehliyle ilgili bir tasvir yapıldıktan hemen sonra cennet ehlinin kendilerine “lütfedilmiş” olan nimetlerle nasıl da saadet içinde olduklarını betimlemesini buna örnek olarak verebiliriz. Allah’a karşı gelmenin bir cezası olarak azapla ilgili ayetlerin ardından tevbeye çağıran ve tevbe edenlerin bağışlanacağını bildiren ayetlerin varlığı da bu meyanda başka bir örnektir. Hayatın karşısında ölümün, azabın karşısında mükafatın, zulmün karşısında adaletin, hidayetin karşısında dalaletin, varlığın karşısında yokluğun, savaşın karşısında barışın... Her şeyin zıttıyla kaim olduğu bir varlık alemi tasavvuru karşısında, Zamanın belirli bir diliminde hakim olan olgusal gerçekliklere bakıp geleceği buna göre tasavvur etmeye çalışmamız ne kadar makuldür? Bir kimsenin geçici bir zaman için hastalandığını düşünelim. Örneğin grip olmuş olsun. Bu kişi gününün büyük bir bölümünü kuvvetle muhtemel dinlenmekle geçirecektir. Ağır işlerden ve yüksek efor gerektiren zihni ameliyelerden kaçınacaktır yahut istese de yapamayacaktır. Peki bu kişi iyileştikten sonra aynı alışkanlıkları sürdürmeye devam mı edecektir? Eğer “evet” dersek büyük bir hata etmiş oluruz. Çünkü bir insanın zinde haliyle yapıp edeceği birçok şeyi yorgunken veya hastayken yapması mümkün değildir. Dolayısıyla zinde ve sağlıklı olma halinin zıddı olan ve geçici bir hal olan yorgunluk veya hastalık halini genel hal olarak kabul edip ona göre bir gelecek tasavvuru yapmak hatalıdır. Bununla birlikte hiç yorulmayacak ve hiç hasta olmayacakmış gibi sorunlu bir anlayışla tedbirsiz yaşamak, ölçüsüz hareket etmek de aynı derecede hatalı bir tutum olacaktır. Nihayetinde insan her sonradan yaratılmış varlık gibi eksiktir, sonludur, acizdir. 
   Yeni bir dünya tasavvurunun teklife açık olduğu asrımızda, batıl ehlinin teknik ilerlemesini insanlığın faydasına gibi görünen birçok alanda devam ettirmesinden yola çıkarak kıyamet senaryoları çizmek insanları ümitsizliğe sevk etmektedir. Aksine hiçbir şey olmamış gibi olan biteni mahza iyi olarak sunmak da gerçeğe aykırı olduğu gibi gelecek olan şeye karşı savunmasız kalmaya neden olmaktadır. Elbette gerek biyolojik enstrümanlarla gerekse de teknolojik araçlarla kimi şeytani odakların insanlığın pek de faydasına olmayacak işlerle meşgul olduklarını tahmin etmek zor değil. Tahminden öte, bu odakların kendilerine ait ifadeleri de söz konusudur. Dünya nüfusunun düşürülmesi gerektiği, ekolojik dengenin bozulmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle tarım ve hayvancılıkta köklü değişikliklere gidilmesi yönünde raporlar yayınlayan kimi kuruluşların icraatları da bunlara örnek verilebilir. Özellikle nüfus kontrolünü sağlamak adına ailenin dejenere edilmesi, “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve “cinsel tercih özgürlüğü” gibi akla ve vicdana aykırı kimi söylemler de bu amaçları açıkça ortaya koymaktadır.
   Peki ne yapmalı? Amerika’yı yeniden keşfetmeli mi? Eğer ulaşılan sonuçtan emin değilsek, yolu göze alıp sefere çıkmalıyız. Kendi medeniyet kodlarımızı iyi okumak suretiyle çağa yeniden makul ve vicdani olan hakikat özünü teklif etmeliyiz. İnsan olmak, diğer bütün var edilmiş olanların beklentilerine cevap verme çabasını gerekli kılar. Bu çok önemlidir. Dünyanın adalet ve huzur içerisinde varlığını sürdürmesi buna bağlıdır. Dünyada insan dışında bunu sağlayacak ikinci bir varlık yoktur. Çamura can verildiği andan itibaren biz bu vazifeden kaçma hakkını elimizden kaçırdık. Üzgünüm. 
   Öyleyse insan olarak güç ve zayıflıklarımızı bilmek suretiyle yeniden bir ayağa kalkma mücadelesine girişmekten başka çaremiz yok. Sürekli bir yerleri işaret ederek onların kendi inançları bakımından tutarlı bir şekilde gerçekleştirdikleri şeytani fiillerine ağız dolusu hakaret ve beddua etmekle geçirmekle kaybedilecek vaktimiz yoktur. Bizim işimiz, ne yapmamız gerektiğini ve nasıl yapacağımızı keşfetmektir. Bunun yolu ise varlığın özüne hakikat nurunu yerleştirmiş olan Vacib Teala’nın “Oku!” emrine uymaktan geçmektedir. Kendini oku. Kainatı oku. Mücadeleden korkma ve yılma. Batıl ehlinin işlerini sürekli olarak gözüne tutarak adil bir dünyanın mümkün olduğu gerçeğini ıskalama. Kendin için, sevdiklerin için, kardeşlerin için iyi bir dünya tesis etme yolunda bir adım da sen at. Bir şeyler yap. Önce kendinden başla. Önce kendi zatını inşa etmek yolunda, döşe taşları bir bir yola. Göreceksin, her şey yeniden anlam bulacak. Yeniden ruh üflenecek çamura. Ve yeniden Adem olmak lütfuna eriştirecek bizi Mevla Teala...

Selam ve dua ile...

21 Aralık 2021 Salı

İnsansızlaşan İnsanlık Halleri

   Her şey insan içindir, insan var olduğu için vardır, var olanlar. Tabii ki burada var olandan kasıt, mahlukattır. Var olanları da kendi içerisinde kategorilere ayırır ehl-i ilm. Vacib (varlığı zorunlu, yokluğu düşünülemeyen, yokluğu imkansız), mümkin (varlığı da yokluğu da müsavi/denk) ve mümteni (varlığı düşünülemeyen, var olması imkansız olan). Varlığı vacib/zorunlu olan yalnızca Allah Teala’dır. Çünkü O’nun varlığı düşünülemediğinde başka hiçbir varlıktan söz edilemez. Böyle bir düşüncenin varlığı dahi abestir, imkansızdır. Varlığı mümkin olanlar ise varlık bulmaları Allah Teala’nın dilemesine, varlıklarını yokluklarına tercih etmesine bağlı olan varlıklardır. Yani tüm mahlukat mümkin varlık kategorisindedir. Mümteni varlık ise zihinde varlığı düşünülebilen; ancak gerçek dünyada var olmaları imkansız olan varlıklardır. Zümrüd-ü anka kuşu gibi. 
   Varlığın kategorik ayrımını öz bir şekilde verdikten sonra, insan için var edildiği söylenen varlık aleminin ne olduğunu izaha girişmek artık daha mümkündür diyebilirim. Detaylı bilgi için Meşşâi filozofların “varlık” bahsiyle ilgili görüşlerine müracaat edilebilir.
   Dünyada yaşayan tüm canlılar yaratılış maksatları neyi gerektiriyorsa o istikamette varlık göstermektedirler. Bu tümel yargının istisnası olan tek canlı insandır. Bitkiler, hayvanlar, haşerat, fiziğin, kimyanın keşfettiği tüm kevni yasalar kendi istikametlerinde var oluşlarını sergilemektedirler. Bir ağacın ağaç olması için gerekli şartlara sahip olması durumunda, gerçekleştirmesi beklenen “ağaçlık” işlevini yerine getirmemesi düşünülemez. Yahut bir hayvanın -bir kedi, köpek, aslan, kuş vd.- kendi türüne uygun davranışları sergilememesi olağan bir şey olarak görülmez. Kedi miyavlar, kuş öter, aslan kükrer; bu böyledir. Sinek vızıldar, arı bal yapar, inek süt verir. Su akar, ağaç meyve verir, güneş ısıtır, ay ışık saçar, yıldızlar yön gösterir. Örnekler böyle uzayıp gider de gider... 
   Günlük hayatın dağdağası içerisinde etrafımızda var olan onca canlı türünün bahse konu ettiğimiz işlevlerini gözlemleme fırsatına kaçımız erdi, bilemiyorum. Hele hele modern yaşamın bizlere birer zorunluluk şeklinde dayatmış olduğu mobil cihazların ellerimizden bir an olsun düşmediği, “ânı kaçırmamak” telaşının aslında insanın hayatın anlamını ıskaladığının idrakinde olmayışımız... Türlü, adı saymakla tükenmez sosyal medya sitelerinin sahici olan ne varsa bayağılaştırdığı, insanla bitişik olan en dokunaklı hisleri metalaştırdığı zamanda, “insanın ne olduğu” sorusunu sormak aklını kaçırmış olmakla suçlanmak için yeterli görülebilir. 
   Bir dipsiz kuyuya atılmak isteniyoruz. Öyle bir kuyu ki yerini bilen, çıkışı gösterecek olan kim, bîhaberiz. Sonsuz haz vadedenlerin kurguladığı, sonu hazin bir tükenişle bitecek olan ve aslında butonu parmaklarının arasında tutan bir Truman Show’un içerisinde yaşıyoruz. 
    Niçin böyle oluyor? Oysa insan, varlığının bir gerekliliği olarak “soru sormak, ter dökmek” işine memur kılınmıştır. Madem öyle, peki neden en kıymetli varlığı olan zamanını en basit işlerle heba ediyor oluşuna atf-ı nazar etmiyor? Varlığını, enerjisini, umutlarını, sevgisini, ilgi ve alakasını... Özetle “hayat ve ebediyet” sermayesini neye, niçin ve nasıl, hangi kazanç ve “bedel” karşılığında harcadığını niçin sormuyor? 
   İnsanın bu soruları sormasına engel olan şeyin ne olduğu Kur’an’da farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Ben şimdi burada “heva” kelimesini tercih edeceğim. Heva aklın aksine, arzu ettiği şeyin önünü sonunu hesap etmeksizin elde edilmesini talep eden nefsi bir kuvvedir. Akıl ise karar verme sürecinde riskleri hesaba katan, fayda ve zararı ölçüp biçen, onları en iyi olana yönlendiren ruhi bir kuvvedir. Hevanın istek ve arzularını yönettiği kişinin insanlık özünden uzaklaşacağı, hatta hayvanlardan da aşağı derekelere yuvarlanacağı Kerim Kitab’ımızda şöyle ifade edilmektedir:
“Kendi nefsinin arzusunu/hevasını kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43) 
   Akıl ise insanı hem insan olmak hem de insan kalmak mücadelesinde daima destekleyen rahmani bir lütuftur. Elbette aklını hevasının hizmetine sunarak bu lütfu gazaba çevirmeyi becerebilenler de olmuştur, olmaya da devam edecektir... 
   İnsanın varlığı ile kainatın varlığı aynı hizada durmaktadır. Bütün mahlukatın var edilmesi bir yönüyle insanın önce kendini sonra da Rabb'ini bilmesi ve ardından tüm varlığı buna göre tanımlaması, konumlandırması sırrına matuftur. Bu sır, bir grup seçkinin keşfine mazhar kılınmış da değildir. Akıl nimetini kullanan, vahyin ışığını yolunu aydınlatmak için düşünce ufkuna tutan her insan, Allah’ın yardımıyla bu sırra erebilir. 
   Soruları çoğaltalım: Neden hayvanlar birbirlerinin derdiyle dertlenmez, haşerat yeni bir dünya kurmak derdine düşmez? Neden ağaçlar bir toplum inşa etmek için çaba sarf etmez? Niçin insan? Niçin insan kendini, ailesini, toplumunu, dindaşlarını, insanlığı, hayvanları, doğayı düşünür, dert edinir? Sorular, sorular, sorular... 
   Her bir soru sayfalar dolusu yazıya ilham kaynağıdır. Soruların cevaplarını ben değil, her insan teki kendi içinde çıkacağı bir yolcukla bulacaktır. Heva putunu dost edinmek ve dolayısıyla sonu hüzün, acı ve ebedi hüsranla bitecek bir sahte masala kanmak mı istiyor; yoksa akıl nimetini vahiy nuruyla destekleyerek tefekkür, tedebbür ve tezekkür etmek suretiyle bu nimetin şükrüne mazhar olmak mı istiyor?
   Buradan başka bir boyuta temas edelim. Nedir o? Sonbahar mevsiminde dökülen yapraklar ölümü temsil eder. Öncesinde canlılık vardır yapraklarda, yemyeşillerdir. Bu da hayatın, yaşamın teşbihidir. Dolayısıyla hayattan önce bir yokluk, ölümden sonra ise bir hayatın varlığını ihsas ettirir bizlere. Ancak insan, günümüzde bu iki kevnî ayeti de metalaştırmayı “başarmıştır”. Sosyal ağlarda sürekli paylaştığı fotoğraflarıyla kendisini, kültür endüstrisinin mezesi, tüketimin teşnesi haline getirmiştir. Artık olması gereken olmaması gereken yerdedir. Ve insan, olması gereken yerine dönmedikçe dünya dengesine kavuşamayacaktır.  Ancak ilahi müdahale müstesna...
   Sonuç olarak diyebilirim ki varlık, insanın sorumsuz ve sınırsız tüketimi için var edilmemiştir. İnsan için yaratıldığı ifade edilen varlık, bir amaca, yüksek bir gayeye hizmet için vardır. İnsanın yüce gayesi “yeryüzünü imar etmek ve Allah’a halis bir kulluk yapmaktır”. Adaletli olmak, dünyada adaleti mukim kılmaktır. Zamanı, mekanı, maddeyi ve manayı israf etmek, bozgun ve fesada boğmak insanın insanlığını terk etmiş olduğuna delalet eder. Bu ise varlığa adaletle muamele edememekten, emanet şuurunu kaybetmekten doğar. O bakımdan, varlığı bizler için var edenin maksadına vakıf olmak, adaletli bir varlık anlayışının ilk şartıdır diyebilirim.
   Bu yazımda kimi bireysel ve toplumsal sorunların fizik ve metafizik kaynaklarına işaret etmeye gayret ettim. Bazı noktaları birbirinden kopuk-muş gibi bir his uyandıracak şekilde tasarladım. Nedenine gelince, gölde balık, elde olta var. Yapılacak şey oltayı atıp balığı tutmak... 

NOT: Yeni yılın nasıl olacağı insanın fiilleriyle şekillenir. Zamana ruhunu veren insandır. Bu bakımdan yeni yıldan dilekte bulunmak yahut musibetsiz geçmesini dilemek rasyonel bir tutum olmasa gerektir. Çünkü insan “iki eliyle yaptığının karşılığını görür”. Hayır dileyen hayır yapsın, hayır bulsun. İki cihan güneşi üzerimize doğsun. 

Selam ve dua ile...

23 Ekim 2021 Cumartesi

Surete Takılan Gözün Ruhuma Yaşattığı Sancılar

"Surete takılmak hamlık eseridir. Surete aldanma, öze bak sen."
                                                                                                          Mevlana 

Eyvallah... Bu cümle,  derinlikli bir tefekkür için ufuk açıcı bir anlam yoğunluğuna sahip gibi görünüyor. Kelimelerin içerisinde barındırdığı rahmani derinliği kavramak için öncelikli olarak “rahmani” olanın neliğini bilmek gerekir. İnsan, bir şeyin kaynağına ulaşmadan, sahip olduğu şeylerin kaynaktan arı duru bir şekilde gelip gelmediğini ya hiç bilemez yahut bildiği bilmediklerinin yanında nazar-ı itibara alınmayacak ölçüde eksik, hatalı ve muğlaktır. 
Günlük yaşamımızda gerek kendimizin gerekse de bizimle yahut başkalarıyla ikili ilişkilere sahip olan herkesin sıklıkla yaptığı veya maruz kaldığı bir şeydir bu; kıt bilgilerle kişi veya şeyler hakkında kanaate sahip olmak. Yahut insanların veya nesnelerin görünür yönlerine bakmak suretiyle onlar hakkında bir hükme varmak. Bir insanın dışsal özelliklerini gözümüzün ucuna tutarak, aslında onun “kendisi” olmasını sağlayan bizatihi niteliklerini göz ardı ettiğimizin farkına varmadan hem de... 
İnsanların çeşitli zamanlarda ya o anın ya geçmişin veyahut geleceğin, kendileriyle ilintili oldukları birtakım durumlar sebebiyle kişide oluşturduğu duygusal etkilerin neticelerine şahit oluruz zaman zaman. Öfkesine şehadet ederiz bir ademoğlunun. Yahut aşırı neşeli bir anında oldukça muzip olduğu halleriyle kesişir yolumuz. Veya çok müteessir, belki de kötümser bir halet-i ruhiye içerisindeyken karşılaşırız onunla. Ya da o veya onlar karşılaşır bizimle. Geçmişin duygular üzerinde oluşturduğu kimi farklı etkileri, zihin dünyamıza diktiği hatıra ağaçları, psikolojimize yansıyan yönleriyle gündelik halimizin dışında zaman zaman “garip” görünümler sergileyebiliriz. Bizi oldukça dengeli bir ruh haliyle özdeşleştiren kimileri için hüzünlenmemiz, öfkelenmemiz, yer yer umutsuzluk nezlesine yakalanmamız, taaccübe şayandır. Yahut kimilerinin cam surat oluşlarını, espri anlayışlarının kıt olduğuna hükmettiğimiz bazı hallerini, tebessüm etmenin kendi anlam dünyalarında adeta bir hasım gibi addedildiğine kanaat getirdiğimiz somurtkanlıklarını ve bütün bunları onlar için karakteristik bir özellik olarak addetmemiz, bir gün olup da gülmelerine şehadet etmemiz ya da bir kahkaha patlatmalarına şahit olmamız, onların belki de ruh dengelerinin bozulduğunu düşünmemiz için yeterli bir sebep sayılabilir. Bir babanın merhamet eseri olan onlarca halinin yanında, evladına bir fiske attığı bir âna tesadüf etmemiz, onun bizim imge dünyamızda “zalim bir baba” olarak yer edinmesi için kâfi gelebilir. Her gün müşterilerine güler yüzle hizmet veren bakkal Ahmet amcamızın, gün gelip de bazı özel sebeplerin ruhuna verdiği sancının yüz hatlarına sirayet eden etkisi sebebiyle asık suratlı olmasını, kendisini ilk defa gören birisinin ona “sevimsiz” vasfını yakıştırmasına yol açması, bu durum özelinde işten bile değildir. 
Örnekler çoğaltılabilir. Bir insanı kendisi yapan özelliklerine tam olarak vukufiyet kesbetmeden verilecek her hüküm eksik ve hatalıdır. Bilgisizlik sonucu yapılan olumlamalar yahut olumsuzlamalar, her biri ayrı ayrı sorunları mündemiç olan ve neticeleri vehamete varan/varabilen halleri doğurabilir. Zalim bir insanın, göz boyamak için yapmış olduğu bir iyiliğin, onun zalimliğini bilmeyenler nezdinde iyi bir insan olduğuna hükmedilmesine vesile kılınması da ters bir örnek olması açısından zikredebilir. Elbette kötü hallerinden vazgeçip kendini ıslah eden bir insanın, geçmişteki olumsuz durumuna bakarak, yeni haliyle yapmış olduğu iyilikleri yok saymak ahlaki değildir. Kastımız, bazı geçici hallerin dikkate alınarak “genel gerçekliğin” dışında varılan eksik ve hatalı kanaatlere örnekler sunmaktır. İnsanı tanımak, anlamak ve onunla bir “an”da kesişebilmek zahmetli ve yorucu bir iş olsa gerektir. Böylesine zahmetli bir işi, hızlı genellemelerle ve aceleci hükümlerle yapıyor olduğunu iddia edebilecek insan çoktur; ancak hakikat çoklukla ölçülemez. Kendi gerçekliğini bilen insan, başkalarının gerçekliğini bilme hususunda aceleci olmaz. Çünkü o kendi zatını uzun yıllar ve tecrübeler eseri bilebilmekte hatta bilemediği, keşfedemediği birçok özelliğinin de farkında olarak yapmaktadır bunu. Dolayısıyla diyebiliriz ki, insan gerek duygu hallerinin gerek hissiyatlarının yansımaları olan kimi durumları gerekse de bedeni arızalarının bir sonucu olan kimi davranışları dikkate alınarak değer tayin edilebilecek basit bir varlık değildir, olamaz. Şekle, birtakım geçici hallere takılıp kaldığımızda, asıldan yani özden uzaklaşırız. Böylece hem kendimize hem de karşımızdaki kişiye veya nesneye gerçek değerini vermeyerek adalet erdeminden uzaklaşmış oluruz. İnsanı kendimizi tanıyarak tanırız. Asli özelliklerimizi, insan olmaklık bakımından var olan değerlerimizi bilerek... Başkalarının değerini ancak o zaman adil bir şekilde teslim edebiliriz. 
Meselenin insana bakan yönlerinin tamamını şöyle bir çırpıda ortaya serebilmek nâmümkündür. Böyle bir iddiaya sahip olmak, zaten yazdıklarımızla çelişmemize neden olur. Ben, kendimin ne kadar idrakindeyim ki senin “kendiliğinin” hakkında net cümleler kurabilme gücünü kendimde bulabileyim? Eğer söyleyeceğimiz söz, varacağımız yargı öze değil de ilineklere dair olacaksa, belki aceleyle birkaç şey sıralamak mümkün olabilir. Burada tam olarak isabet edebildiğimizi ifade edebilmek de öyle kolay görünmemektedir. Bazen olur, zihnimizin dalgın olduğu anlarda yediğimiz veya içtiğimiz şeylerin tadını tam olarak alamayabiliriz. Tatlı bir şeyi, o an içinde bulunduğumuz halet-i ruhiye sebebiyle daha az tatlı yahut tatsız bulabiliriz, bu mümkündür. Ancak buradan yola çıkarak, bir şeyin bizatihi kendisi olan özelliği hakkında da agnostik bir zihnî tutum sergilemenin cevazına delil getirmek imkansızdır. Yani tatlı olan bir şeyin benim tatsız ruh halim sebebiyle olduğundan daha az tatlı yahut tatsız olarak yorumlanması, gerçeğe muhaliftir. Gerçek, o şeyin tatlı olduğudur. Benim o şey hakkındaki hatalı kanaatim, o şeyin gerçekliği hakkında değiştirici bir hükmü gerektirmez. Böyle bir şey aklen imkansızdır. Yani gözleri görmeyen bir kimsenin beni görmeyişi, benim dış dünyada var olmadığım anlamına gelmez. Konumuz açısından meselenin önemi, şeylerin asıl oldukları hallerinin bilinmesinin, gerek duyu organlarının gerekse de akıl durumunun sıhhatli oluşuna bağlı olduğunun anlaşılmasına katkı sunmaktır. 
Bugün geldiğimiz noktada, hayatımızda var olan ve yaşamın devamında kendilerine ihtiyaç duyduğumuz insan ve nesnelerin suretleriyle oyalandığımız gerçeği, asıl olandan ne kadar uzaklaştığımızın adeta hali pür melalidir. Gerek ilişkide olduğumuz insanların gerek yaşamımızı kolaylaştıran teknoloji, gıda, giyim, ulaşım, ilaç vd.  nesnelerin asıl işlevlerinin çok üzerinde bir konum atfedilmesi, hem kendimize hem de onlara yapıyor olduğumuz en büyük kötülüktür; insanların, diğer canlı mahlukatın ve cansız nesnelerin “varlık hakikatlerine” ihanettir. Barınmanın, yeme-içmenin, güven içinde olmanın ötesine geçilerek, neredeyse sonlu birer varlık olduğumuz gerçeğini unuttuğumuz modern zaman ve mekanda, kendini insanlığın sözcüsü konumunda gören, hakiki varlık dengesini kaybetmiş “insan”, artık insanlığından terfi etmek istercesine tanrılık iddiasını her birey özelinde ilan etmeye hazırlanmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, insanların tamamına verilecek “sınırsız bir özgürlük hülyası” adı altında, bir avuç seçkinler zümresinin kendi arzu ve isteklerine uygun olarak dizayn etmek istedikleri bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu da söyleyebilirim. Kimileri bu iddiayı savunmakta, kimileri gerçekleştirmeye hevesli, kimileri ise bunun tam karşısındadır. Maddenin mana üzerindeki yıkıcı baskısı gün geçtikçe ilerlemekte ve insanın insan olmasını mümkün kılan metafizik boyutuna acımasız bir saldırı gerçekleştirilmektedir. İnsan nefsinin şehvet kuvvesine tapınan, akıl gücünün erdemlerinden bir erdem olan hikmetten uzak bir insan ve dünya tasavvuruna sahip kimi azmanların elinde dünya, adeta bir ihtiraslar geçidine dönüştürülmektedir. Hastalıklı hale gelmiş insan, bu haliyle “esfele sâfilin” çukuruna hızla yuvarlanıyor görünmektedir. Bu olumsuz gidişin ters istikamete dönmesi, yine bahse konu olan insanın kendi özüne vakıf olma yolculuğuna başlamasıyla düşünülebilir. Öncelikli olarak kendisinin kainatta olması gerektiği konumunu idrak etmesi ve bu konumu elde ettikten sonra, kainatı adalet temeli üzerinde yeniden konumlandırması gerekmektedir. Burada maddi bir konumlandırmadan söz etmiyorum. İnsanın Allah katından kendisine bahşedilen “ilahi imar” vazifesini, önce kendi “ben”inde başlatması ve ardından sahip olduğu erdemlerle bulunduğu her yeri mamur kılması, insanın asli ve biricik gayesi olmalıdır. Görünenin ardında var olan hakikati keşif çabası, gündelik yaşamımızın kaliteli, huzurlu ve yaşanılası bir forma kavuşması yanında, geçmişe bırakılan izlerin bu çabanın bir eseri olarak referans alınan birer olumlu tecrübeye dönüştürecektir. Aynı zamanda geleceğin de erdemli bir toplumun ve çevrenin tasavvur edilebildiği, gerçekleştirilebilir bir yeryüzü cennetinin tesisine gebe bir süreç olarak tahayyül edilmesine vesile olacaktır.
Hazdan sonra gelen acıdan, öfkeden sonra gelen pişmanlıktan, tembellikten sonra gelen hayıflanmadan, düşünmeksizin hareket etmekten doğan olumsuz neticelerden, sonlu olduğumuzu unutarak sonsuz bir dünya tasavvuru etmekten doğan sınırsız bir yaşam arzusundan ve bunun bir neticesi olarak yaşanılmaz bir dünyayı meydana getirmekten, geçici hallerin cazibesine kapılmanın sonucu olarak şeylerin “özünü” görememekten, yeryüzünün sahibiy-miş gibi kibirlenip haksızlığa ve zulme sapmaktan; kul olduğumu unutup rablik taslamaktan ve zalimler zümresiyle birlikte cehenneme atılmaktan Aziz, Celil, Kerim, Rahman ve Rahim olan Allah Azze ve Celle’ye sığınırım...
“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” (Fussilet:53)
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.” (Hac:46)

Öz(ün)e dönüş vaktin, hala gelmedi mi?

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...