18 Haziran 2023 Pazar
Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş
17 Haziran 2023 Cumartesi
İnsanın İlk İzleri
Hey! Sana söylüyorum, yavaşla!
5 Nisan 2023 Çarşamba
Afet ve Kriz Dönemlerinde Toplumsal Dayanışmanın Önemi ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Toplumsal Dayanışmaya Katkıları
6 Şubat 2023 tarihinde şiddeti 7.7 ve 7.6 büyüklüğünde olan, 9 saat arayla meydana gelen, merkez üsleri Pazarcık ve Elbistan olan ve 10 ilde yıkımlar meydana getirip bazı çevre illerde de ciddi sarsıntılara yol açan iki büyük depremle ülkece sarsıldık. Asrın felaketi olarak nitelendirilen bu depremlerde on binlerce canımızı ebediyete uğurladık, mekanları cennet olsun. Şehirlerimiz neredeyse yok oldu, sosyal yaşamın devam etmesini imkânsız kılacak şekilde viraneye dönüştü. Hayaller, umutlar, planlar geride acıları, hüzünleri ve özlemleri bırakarak çekip gittiler. Geride kalanlar ise büyük bir acı, keder ve şaşkınlıkla bekliyordu, uzanacak bir yardım elini…
Bir toplumun, gerçek bir toplum olabilmesinin birçok göstergeleri bulunmaktadır. Ortak bir yaşantıya sahip olmak ve bu yaşantının gerektirdiği tarzda ortak bir mücadele verebilme kabiliyetine haiz olmak ise en temel ilke, en bariz göstergelerdendir. Toplumlar, yaşam boyunca birçok olayla karşı karşıya kalmakta ve toplumsal ölçekte sınanmaktadırlar. Kıtlık, savaş, hastalık, psiko-sosyal kaos, ekonomik ve siyasi buhranlar ve doğal ya da yapay afetler bu toplumsal sınanmalardandır. Bu tür sınanmalar toplumsal ölçekte gerçekleştiğinde etki boyutları bireysel olmaktan çıkar ve bütün bir toplumu etkisi altına alır. Çocuk yaşlı, erkek kadın, zengin gariban, imtiyaz sahibi olan veya olmayan her kim varsa toplumsal sınanmalardan -düzeyleri farklılaşabilmekle birlikte- etkilenmektedir.
Başa geldiği zaman hiçbir ayrım yapmaksızın her bir ferdi etkisi altına alan olgulardan birisi de doğal afetlerdir. Ülkemizde yaşanan iki büyük depremin bu türden bir olgu olduğunu ifade etmeye hacet olmadığı açıktır. Şehirleri büyük yıkımlara, can ve mal kayıplarına uğratan, sosyal hayatı felç eden, bireysel ve toplumsal travmalara yol açan, bazı illerde neredeyse şehir merkezlerini yok edecek düzeyde yıkımlar oluşturan “asrın afetiydi” yaşadığımız. İletişim ve ulaşım alt yapısının çökmesi, bazı bölgelerde planlanan müdahale süreçlerini akamete uğrattı ve afet bölgesinde yaşayan insanlar büyük mağduriyetler yaşadı. Elbette önce depremin yaşandığı bölgede enkaz altında kalmaktan kurtulan veya depremin ilk anlarında enkazdan kendi çabalarıyla kurtulmayı başaran insanlar, yine kendi imkan ve kabiliyetleri ölçüsünde enkaz altında kalan yakınlarını, komşularını veya tanımadıkları insanları ortak yaşantı paydasının bir gereği olarak kurtarmak için üstün bir çaba gösterdiler. Allah hepsinden razı olsun.
Depremin ilk günlerinden itibaren, afetin açtığı yaraları sarmak, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak, yalnız olmadıklarını hissettirmek ve acılarını hafifletmek için afet bölgesinde canını dişine takarak çalışan birileri daha vardı: Sivil Toplum Kuruluşları. Her birinin ismini tek tek sayamayacağım; ancak görebildiğimiz her bölgede varlıklarına şahit olduğumuz onlarca STK… Kimileri arama-kurtarma çalışmalarıyla, kimileri aşevleriyle, kimileri lojistik desteğiyle, kimileri çadır ve konteyner ihtiyacını karşılamakla, kimileri manevi, psiko-sosyal destek hizmetleriyle, kimileriyse çocukları neşelendirmek, depremin travmatik izlerini ruhlarına kazınmadan söküp atmak işiyle can siperane çalışmaktaydılar ve hala bu hizmetleri vermeye devam ediyorlar.
Sivil toplum kuruluşlarının güçlü olduğu bir toplumda, sosyal dayanışmanın niteliği artmaktadır. Yaşadığımız örnekler bizlere bunu göstermektedir. Din, dil, mezhep ve statü ayrımı yapmaksızın her bir ferde “niyesiz” destek olan kuruluşlardır, STK’lar. Hüzünleri hafifleten, acılara merhem olan, mahzun gönüllere su serpen, umutları yeşerten ve güçlü yarınları devletçe ve milletçe inşa edebilmenin güçlü ortaklarıdır, onlar. Biz, bu ifadelerimizi bir niyet belirtmek için ya da spekülasyon kabilinden şeyler olarak söylememekteyiz. Bizzat bölgede bulunmuş, Hatay’ı, Gaziantep’i, Kahramanmaraş’ı, Adıyaman’ı ve Malatya’yı tecrübe etmiş, bölgeyi görmüş ve orada bulunan afetzedelerle görüşmüş insanlar olarak, şahit olduklarımızı göz önünde bulundurarak gerçekleri ifade etmeye gayret etmekteyiz. Devletin, milletin ve milletin infaklarıyla ve sadakalarıyla, STK’larda karşılıksız olarak çalışan gönüllülerin terleriyle organize edilen çalışmalara karşı nasıl bir memnuniyet ve minnet duygusuyla karşılık verdiklerine şahidiz. Bölgeye giden, oradaki çalışmalara şahit olan ve afetzedelerle görüşen herkesin aynı kanaate sahip olduğuna da inanıyoruz.
Yaşadığımız bu büyük afetle birlikte bir kez daha gördük ki afet ve kriz anlarında, büyük felaketlerin yaşandığı dönemlerde bireylerin ve büyük organizasyonların baş etmede zorlandığı bu tür felaket durumlarında STK’lar can simidi vazifesi görmektedir. Yaşanan felaketlerin toplumsal bütünleşmeyi çözülmeye doğru götürmesi olasılığı oldukça büyük bir olasılık olduğundan, bu tür kurum ve kuruluşların afet bölgelerinde gerçekleştirdiği bütün organizasyonlar oldukça hayatidir. Arama-kurtarmadan, temel yaşam ihtiyaçlarının karşılanmasına, manevi destekten psiko-sosyal desteğe varıncaya kadar hemen her alanda hizmet veren STK’ların sosyal çözülmeye karşı bir sosyal çimento görevi icra ettiğini bir kez daha ifade edelim. Bu kuruluşların güçlü ve etkin bir şekilde varlığını sürdürebilmesi için desteklerimizi daimî kılalım. Allah bizlere tekrar böyle bir afet yaşatmasın.
Depremin yaralarının sarılmaya devam edilmesi, yaşanan acıların sosyal travmaya dönüşmemesi, hayatın tüm boyutlarıyla normalleşmesi için çalışmaların süreğen olması gerekmektedir. Bu açıdan, devlet kurumlarının çaba ve gayretlerinin yanı sıra depremin ilk günlerinden itibaren üstün bir gayretle bölgede bulunan STK’ların çalışmaları da hayati önemdedir. Bu bakımdan gerek bu tür kuruluşlara gönüllü olmak gerekse maddi-manevi desteklerimizi sürekli kılmak suretiyle afet bölgelerinin hızla ayağa kaldırılması, yaşamın bütün boyutlarıyla yeniden normalleşebilmesi için yapılan çalışmalara desteğimizi sürdürelim. Sosyal dayanışmaya katkı sağlayalım. Unutmayalım, bir olursak başarırız. Manipülasyonlara ve algı yönetimlerine kapılırsak eğer, çözülürüz ve dağılırız. Merhum Mehmet Akif Ersoy’un da dediği gibi:
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”
Depremlerde ebediyete irtihal eden bütün canlarımıza yüce Allah’tan rahmet, geride kalan ailelerine sabır, yaralılarımıza acil şifalar diliyor, necip ve aziz milletimize baş sağlığı niyaz ediyorum.
Selam ve dua ile…
6 Mart 2023 Pazartesi
Duruş ve Oluş
Kelimeler, salt sözcük anlamlarıyla düşünüldüğünde hayata dair olan şeyleri izah etmede kifayetsiz kalabilmektedir. Kelimelere sözcük anlamlarının dışında yüklenen değerler bize, hayatın içerisinde olup bitenleri, bu oluşların nasıllıklarını gösteren en güçlü göstergelerdendir. Oluş kelimesini de bu noktadan ele alabiliriz. Meşşai filozofların gözünde dünya bir kevn ve fesad alemidir. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak eğer, bir oluş ve bozuluş alemindeyiz. Varlık aleminde var olan her “sonradan” yaratılmış, -varlığa gelişi de dahil- bir oluşlar ve bozuluşlar düzeni içerisindedir. İnsan, doğum öncesinde de doğum sonrasında da bir oluş ve bozuluş yasasına göre hem var hem de yok olmaktadır. Nihayetinde kâinatın varlık özüne baktığımızda yüce Allah, varlığın mahiyetine bu yasayı koymuştur. Bu durumda insanın aklına şöyle bir soru gelmektedir: Bir oluş ve bozuluş aleminin ortasında ben, niçin varım? Yüce Allah dışındaki diğer tüm varlıklar bir olup bir bozuluyorsa ve günün sonunda Allah’ın zatı dışındaki her şey yok olup gidecekse, varlığımın anlamı nedir?
İnsan, oluş ve bozuluşu idrak etmeye yeteneği olan bir varlıktır. Oluş ve bozuluşun idraki insanı, oluşa ve bozuluşa konu olmayan bir varlığın var olması gerektiği sonucuna götürür. Bu varlık ise yüce Allah’tır. İnsanın bu oluş ve bozuluş aleminde varlığının yegâne sebebi Allah’a kulluk etmesidir. Kulluk ise bilinçle başlar. Allah’ın varlığına dair şeksiz şüphesiz ve doğru bir bilinç,kişiyi oluşun ve bozuluşun maddi döngüsünden kurtarıp manevi sonsuzluğun ikliminde felaha kavuşturur. Yoksa insan, diğer dünyalı varlıklar gibi biyolojik birtakım ihtiyaçları gaye edinmek suretiyle yaşayarak oluşun ve bozuluşun kendisini kapıp götürmesinden kurtulamaz. Allah’ı hakkıyla bilmek, kâinatın yasalarını keşfetmekle ve kendi özünde bulunan ilahi cevheri görmekle mümkün olur. Bunun yolu ise hem akılla hem de bir öğreticinin öğretmesiyle açılır. Dünyada oluştan ve bozuluştan kurtuluşun iki rehberi şunlardır: Aklı selim, ilahi kudretin ve iradenin yeryüzündeki elçisi olan peygamber.
Vahiyle olmak yahut vahiyle “oluş”, insanı bozuluşun etkilerinden korur. Vahiy, insana bir duruş kazandırarak insanın sonsuz alemdeki oluşuna imkân verir. Vahyin ilkelerine ve ortaya koyduğu ölçülere göre düşünüp davrananlar, bir duruş sahibi olarak ilahi oluşa mazhar olurlar. Diğerleri ise maddi varlıklara arız olan oluş ve bozuluş döngüsünden kurtulamazlar. Peygamber kıssaları bu probleme en güzel örnekliklerdir. Birkaç örnek üzerinden meseleyi netleştirmeye çalışacağız. Her bir peygamberi burada örnek olarak zikretmeyi arzu ederdik; ancak yazımızın satır sınırlılığı buna imkânvermemektedir. Dolayısıyla, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (aleyhimusselam) örnekleri üzerinden hareket ederek sonuca varmayı umuyoruz. Meseleyi peygamberlerin duruşları ve ilahi oluşa mazhar oluşları özelinde genişleterek devam edelim.
Hz. İbrahim, bir put şehrinde, bir put yapıcısının ve putların bulunduğu mabedin muhafızının oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Kendisi sahip olduğu selim akla ve temiz fıtrata uygun olarak hiçbir zaman putlaratapmamıştır. Gençlik yıllarına eriştiğinde sahip olduğu bu duruş, onu ilahi bir oluşun eşiğine getirmiştir. Hz. İbrahim Kur’an’da da zikredildiği üzere kendi toplumunun ilah olarak kabul ettiği varlıklara ilişkin gerçekleştirdiği sorgulamada, onların varlık özelliklerinin oluş ve bozuluşa tabi olması sebebiyle asla ilah olamayacaklarını kavraması ve bunu kavmine de göstermesi bakımından muvahhid bir duruş ortaya koymuştur. Bu duruş, beraberinde kavmi tarafından ve hatta öz babası tarafından dışlanmayı, tahkir ve ölümle tehdit edilmeyi, sonunda ise ateşe atılarak öldürülmek istenmeyi beraberinde getirmiştir. Bu zorlu ve çileli yol, bir muvahhid duruşunun bedelidir. Sonuçta ateş, Hz. İbrahim’i yakmamış, yüce Allah ona ilahi oluşun kapısını açmış ve katında çok büyük bir kıymet bahşetmiştir.
Hz. Musa’nın ve Hz. Muhammed’in (aleyhumesselâm) kıssalarında da aynı özne yer almaktadır. Hz. Musa’nın peygamberlik göreviyle görevlendirilmesinden sonraki yaşamı onun, sahip olduğu duruşun yine ilahi bir oluşu nasıl beraberinde getirdiğini göstermektedir. Firavun’un karşısına Allah’ın elçisi olarak çıkması, Firavun’un onu ve beraberindekileri takibata uğratarak öldürmek istemesi ve bütün bu çileli yolculuğun dünya ayağının sonundaFiravun’un Kızıldeniz’de helak olmasıyla ve Hz. Musa ve ona hakkıyla inananların ilahi oluşa mazhar olmasıyla neticelenmiştir. Yine Hz. Muhammed’in (s.a.s) elçilik vazifesi öncesi hayatı, elçilik vazifesiyle birlikte sürdüğü ömür ve verdiği kutsal mücadele, bir ilahi oluş örnekliği olması açısından müstesna konumdadır. Sahip olduğu erdemli duruş hem peygamberlik öncesinde hem de peygamberlikle birlikte devam eden ömründe, vefatına kadar asla değişmeden varlığını sürdürmüştür. Kendisine düşman olanlar dahi O’nun yüce erdemlerine dil uzatamamış, asil duruşuna karşı duramamıştır. Görevi uğruna her şeyi ardında bırakmıştır. Yani oluş ve bozuluş aleminden yüz çevirmiş, ilahi duruşun gereği olarak ilahi oluşa talip olmayı şiar edinmiş ve kendisine uyanlara da bunu tavsiye etmiştir. Hiçbir zorluk onu vazifesinden, imanından ayıramamış, ortaya koyduğu ilahi duruşun bedelini ödemiş ve Allah’ın seçkin kullarının başında gelen olma şerefine yine Allah’ın lütfuyla erişmiştir. Ne mutlu O’nun izinden gidenlere!
Dünya, Allah’ın var ettiği günden bu yana bir oluş ve bozuluş içerisinde varlığını devam ettirmektedir. Varlığını dünyaya göre şekillendirenler oluş ve bozuluşa göre yaşayıp kaybedenlerden olarak ölüp gideceklerdir. Kur’an’ın ve onun şaşmaz rehberi olan Sünnet’inemrettiği ilkelere göre ilahi bir duruşa sahip olanlar ise dünyanın bu yok edici döngüsünden kurtulup ilahi oluşa ermek suretiyle sonsuz saadete kavuşacaklardır. İmtihan, gayet açık ve adildir. Her nefis kendi yapıp ettiğinin karşılığını görecektir. Çünkü Allah kullarının kötülüğünü istemez ve onlara asla zulmetmez.
Selam ve dua ile…
31 Ocak 2023 Salı
Öteler ve Prangalar
İnsan,
ruh ve beden özlerinden müteşekkil bir varlıktır. Özü, dünyaya ait olmamakla
birlikte yaratılışın hikmetine binaen, belirli bir süreliğine dünyaya doğmak,
dünyada yaşamak ve burada ölmek ve yine burada diriltilmek durumundadır. İnsanı
dünyada var olan ve özü dünyaya ait olan diğer tüm canlılardan ayıran özellik
ise bir ruha sahip olmasıdır. Ruhun ne olduğu üzerine birçok tartışma yapılmış,
çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada ilgili tartışmayı açacak imkândan
yoksunuz. O bakımdan biz, ruhun insanın asli cevheri olduğu görüşüne
katıldığımızı ifade edelim ve denememizi bu görüşe sadık kalmak suretiyle inşa
etmeye çalışalım.
Dünyaya
gelen her insan bir bedene sahip olarak doğmaktadır. İçinde bulunduğu doğal
çevrenin bir parçası olarak beden sahibi olması anlaşılabilirdir. Nihayetinde
insan bedeni de diğer canlı varlıklar gibi atomlardan meydana gelmektedir. Bu
özelliği itibariyle dünya ve içindeki diğer canlı varlıklarla birtakım ortak
özellikler taşımaktadır. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar canlılık özelliği
bakımından ortaktırlar. Bitkilerin ve hayvanların türlerinin devamlılığını
sağlayabilmek adına ihtiyaç duydukları güvenlik, beslenme ve üreme
faaliyetlerine insan da ihtiyaç duyar. Elbette bu ihtiyaçlar ve karşılanma
biçimleri türden türe farklılık gösterebilir. Ancak temelde ihtiyaçların özü değişmemektedir.
Bununla birlikte maddi ihtiyaçlar yanında birtakım duygusal ihtiyaçların
ortaklığından da söz edilebilir. Örneğin sevgiyle yetiştirilen bitkilerin ve
hayvanların sevgisiz bir şekilde yetiştirilenlere kıyasla çok daha verimli bir
gelişim süreci yaşadıkları gözlenebilir. Aynı hususun insan içinde geçerli
olmadığını iddia etmek oldukça güçtür.
İnsanın,
diğer canlı türlerinin sahip olmadığı çok farklı, oldukça ayırıcı bazı
özellikleri bulunmaktadır. Düşünme, karar verme gibi özellikler bunlardan
bazılarıdır. Sevgi, merhamet, fedakârlık gibi bazı özellikler hayvan türlerinde
içgüdüselken bu durum insanda gözlemleme, düşünme ve karar verme süreçlerinin
sonucunda ortaya çıkar ve zamanla bir meleke haline gelerek o insandan doğal
bir şekilde sadır olmaya başlar. İnsan şahsiyeti, bilinçli bir şekilde kazandığı
erdemler üzerine inşa edilir. Bazı durumlarda iradeye dayalı olmaksızın ortaya
çıkan refleks ürünü davranışlar erdem olarak kabul edilmediği gibi taklide dayalı
kimi davranışlarda takdire şayan değildir. Çünkü insan, düşünen bir varlık
olması nedeniyle davranışlarında makuliyet bulunması zaruri bir varlıktır. Bu
sebeple, hukuk kuralları düşünen, akıl yürüten ve karar vererek yapıp eden
insan dışındaki varlıklar için bağlayıcı değildir.
İnsan,
bu dünyada maddi varlığını devam ettirebilmek için bazı ihtiyaçlara sahiptir. Bu
ihtiyaçlar giderilmeksizin maddi varlığın devam ettirilebilmesi mümkün
olmamaktadır. En temelde güvenlik, beslenme ve türün devamlılığını sağlama
ihtiyaçları sayılabilir. Eskilerin “başımızı sokacak bir yuvamız olsun”
tabirini bu anlamda ifade edebiliriz. “Kendi yağında kavrulmak” deyimi de
insanların özünde en temel ihtiyaçlarını karşılamayı kendilerine vazife
bellediklerinin bir başka yansımasıdır.
Allah
Teala dışındaki bütün varlıklar, özleri itibariyle muhtaçtır. Hiçbir şeye
ihtiyacı olmayan ise yalnızca Allah’tır. “O”, sahip olduğu eşsiz ve benzersiz,
her türlü eksiklikten ve kusurdan münezzeh özellikleri sebebiyle, herhangi bir
şeye ihtiyaç duyması da zaten düşünülemez. Allah Teala dışındaki bütün
varlıklar ise sahip oldukları eksik ve kusurlu özellikler nedeniyle, kendisinde
hiçbir eksikliğin ve kusurun bulunmadığı Allah Teala’ya muhtaçtırlar. Bu
muhtaçlık ise kulluk bilincini diri tutan yegâne özelliklerden birisidir.
İnsanı,
gerçek bir var oluşa sahip kılacak en temel nitelik maddi özelliklerinin
ötesinde sahip olduğu manevi özelliklerini idrak etmesi ve bu dünya-ötesi
özelliklerini hakkıyla olgunlaştırmak suretiyle ötelere ulaşabilmesidir. Zaten
insan, etrafını çevreleyen, ruhunu kıskaca alan, doğru bir şekilde düşünme ve
karar verme yeteneğini örten unsurlardan bir an dahi olsa uzaklaştığında,
özünde var olan bu dünya-ötesi özelliklerin farkına varmaya başlamaktadır.
Bu
özellikler, bize yüce Allah tarafından bahşedilmiş, nefsimizin kötü arzularının
peşinde koşmak suretiyle kaybettiğimiz doğru yola bizi çağıran bir uyarıcıdan
başka ne olabilir? Her gün sayısız telaşın, asli varlığımızı unutarak
geçirdiğimiz zamanın ve mekânın içinde ruhumuzu karanlığa gömerken, bizleri
yeniden aydınlığa davet eden ilahi bir sesten başka bir şey midir o? Ruhumuzun
ilahi ayardan saptığı ve sağa sola çekerek bizleri bir uçurumdan aşağı atmak
için tüm gayretiyle çabalayan nefsin kötü istek ve arzularına karşı bize
bariyer olan, bu ilahi ses değil midir?
Bugün
insan, maddenin koyu tahakkümü ve sömürgesi altındadır. Maddeye bu gücü veren
bizatihi insanın kendisidir. İhtiyaçların ötesinde var olan her sahip olma
arzusu bizleri mana aleminden, dünya-ötesi özelliklerden bir adım daha
uzaklaştırmaktadır. Dünyaya azı dişlerimi geçirmek ve nihayetinde ölümü
unutmak, ilahi hesaptan ve ahiret bilincinden uzaklaşmayı sonuç vermektedir. Bu
durumda ortaya çıkacak olan şey ise insanın salt kendi benliğini, çıkar ve
menfaatini düşünmesi durumu olan bencilliktir. Bencilliğin neticesi, erdemlerin
ve toplumun önemini yitirmesi, ortak duygu, düşünce ve eylemin
itibarsızlaşmasıdır. Bu ise toplum için büyük bir felakettir.
Ruhun,
düşünme ve karar verme özelliklerini salt maddi dünyanın hizmetine vermek
dünya-ötesi aleme karşı ruhun prangaya vurulması demektir. Ruhumuz, bize
dünyalı olmadığımızı, varlığımızın özünü ötelerden aldığını bildiren yegâne
unsurdur. İnsan, bedenen ölür. Ruh ise ölmez. Sonlu bir varlık olan bedenin ve
onun haz, istek ve arzusunun peşine takılmış bir insan, ruhunu öldürür. Burada
çelişki varmış gibi gelebilir. Aslından çelişki söz konusu değildir. Maddi
alemde ölen bedendir. Maddi varlığın peşine takılmış, bütün varlığını dünya ve
içindeki geçiciliklere adamış bir insanın ruhu ise, manen ölüdür.
Diriliş
mümkündür. Ölümü hatırlamak, sonradan yaratılmış bütün varlıkların bir gün yok
olacağını, yitip gideceğini düşünmek, dünyanın geçiciliğini ve ötelerin
kalıcılığını idrak etmek ile işe başlamalı, ruhun esas yurdunun öteler olduğunu
kalben idrak etmeliyiz. Zaten ruh, zaman zaman bu dünyada olmaktan duyduğu
sıkıntıyı bize hissettirmektedir. Hissedebiliyor muyuz?
Şimdi yediğimiz hiçbir şeyin lezzeti yarın
damağımızda hissedilmeyecektir. Öyleyse ruhumuzu geçici hazların, istek ve
arzuların peşinde öldürmeyelim. Dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde istifade
edelim. Yoksula, yetime, garibana, hacet sahibine verelim, gücümüz nispetinde
paylaşalım. Erdemli yaşamaya, iyiliği yaymaya ve kötülüğün yayılmasına engel
olmaya gayretkeş olalım. Böylece erdemlerle şahsiyet bulmuş ve ruhumuzu
dünya-ötesi ile irtibatlı kılmış oluruz. İlahi olana yaklaşmış, sonlu olandan
azade, sonsuz olana “aday kul” olmaya hak kazanabiliriz.
Ve
kurtuluş, ancak hakkıyla inanan, erdemli ve şahsiyetli bir şekilde yaşayan,
nefsine kul olmaktan kurtulmuş, orta yolu tutturmuş ve yalnızca alemlerin rabbi
olan Allah’a kul olanlar için mümkündür.
Selam
ve dua ile…
10 Aralık 2022 Cumartesi
Kendinde Yok İnsan ve Şizofrenik Toplum
18 Kasım 2022 Cuma
Yolda Olmak
27 Eylül 2022 Salı
Acı Veren Hazlar Üzerine Bir Konuşma
19 Ağustos 2022 Cuma
Bundan Adam Olmaz yahut Adam Kime Denir?
Halk arasında, özellikle de kişilerin birincil ve ikincil ilişki içerisinde olduğu sosyal gruplarda başarısız olmuş ve "elle tutulur gözle görülür" bir fayda sahibi ol(a)mayan kimselere söylenegelen "Bundan adam olmaz!" cümlesi hepimizce malumdur. Belki de hayatımızın bir yerinde bu cümleye maruz kalmış olabiliriz, kim bilir? Bu, kimi yönleriyle haklı; ancak maksadı aşan bir ifadeyle ortaya konan bir serzeniştir. Fakat bir o kadar da sorumluluk bilincinden uzak, adam olmaklık vasfının hak ettiği anlamdan soyutlanmış bir cümledir. Bu sözün sahipleri nispeten haklıdırlar, çünkü kişiden beklenilen güzel hasletler ve toplumsal fayda sağlanamadığı için bu tepkiyi göstermek durumunda kalmışlardır. Haksızdırlar, çünkü kişinin maddi-manevi olumlu gelişimi ve topluma kazandırılması noktasında sorumluluk üstlenmemekte ve yalnızca karşısında duran probleme kınayıcı tutum ve davranışlarla tepki vermek suretiyle vicdan rahatlamakla yetinmektedirler. Başarısız olmuş bireyin bu durumunun analizi yapılmadan, başarısızlığına yol açan nedenler belirlenmeden söylenecek her söz beyhudedir veya eksiktir.
Kişi kendisi, ailesi ve çevresiyle bütünlük arz eden bir varlık sahasında yaşamaktadır. Bu çevre ferdin kişilik yapısının oluşumunda büyük etkilere sahiptir. Dil ve düşünce dünyası bu çevrenin etkileriyle oluşmaktadır. Değer yargıları, estetik anlayışı ve daha birçok manevi olguyu sosyal gruplarla girdiği ilişkiler neticesinde kazanmaktadır. Yazılı-yazısız normlar vasıtasıyla içinde bulunduğu topluma uyumlu hale gelmektedir. İnsan, içine doğduğu sosyal ortam ve şartlar göz önünde bulundurularak uygun bir şekilde yetiştirilirse kendisinden bekleneni toplumuna verme olasılığı çok daha yüksektir. Fert, kısaca işaret edilen bu gelişme sürecine katılıp amacın hasıl olmasına uygun düşecek şekilde sürece dahil olursa, içinde bulunduğu toplumun sosyo-kültürel yapısına kolay entegre olabilir ve yukarıda bahsedilen adamlık profiline uygun bir gelişme seyredebilir. Üzerinde durduğumuz kavramla söyleyecek olursak, bu kişi için içine doğduğu toplumun adamlık kriterlerine göre “adam olmuş” denilebilir. Elbette bu adamlık olgusu toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Bir toplum için adam olan diğer toplum için olmayabilir. Bazı ortak erdemlere sahip olmak bütün toplumlarda geçerli sayılan bir adamlık kriteri olarak görülse bile, dönem dönem bu tür erdemlerin “düşük profilli” insanlara has özellikler olarak tasvir edilmesi, ortak bir adamlık tanımına ulaşmayı da zorlaştırabilmektedir. (Aşağı satırlarda bu konu nispeten detaylandırılacaktır.) Bugün yaşadığımız dünya maalesef böyle bir zamanı tecrübe etmektedir.
Peki her toplum adamlık kavramına aynı anlamı mı yüklemektedir? Yahut adamlık nedir? Durumu ters-yüz etmek niyetinde değilim. Fakat yaşanılan toplumlar ve bu toplumlarda kabul edilen ahlakilik/ahlaklı olmak kavramı arasındaki farklılıklara dikkat çekmeyi denemeye çalıştığımı ifade etmek isterim. Bir toplum düşünün. İnsan denilen varlığın kendi de dahil olmak üzere hiçbir varlığa karşı sorumluluk duygusunun olmadığı, insan bedenine ve yaşam hakkına saygının bulunmadığı, fahşanın ve münkerin toplumsal karakteri yansıttığı bir toplum... Tabiri caizse tamamen hayvani istek ve arzuların tatminiyle meşgul olunan bir toplum. Peki bu toplumda adamlık nedir? Adam kime denir? Diyebiliriz ki biz, bu toplumda adam olmak işini ancak yukarıda ifade ettiğimiz sufli halleri icra etmek suretiyle başarabileceğiz. Bu dairenin dışına çıktığımız zamansa, adam olmamak suçuyla karşı karşıya kalacağız. Yani erdemli insan için "senden adam olmaz!" damgasıyla yüzleşmek mecburiyeti ortaya çıkacak. Böyle bir toplumda iyilik namına ne varsa alay konusu edilecek, iyi insanlara aptal gözüyle bakılacak. Zamanla anormal kabul edilecekler, sözleri değersizleştirilecek ve kendi değerlerine göre yaşam hakkı dahi ellerinden alınabilecek. Ve böyle bir toplum günden güne çözülmeye, bozulup çürümeye doğru hızla “ilerleyecek”. İyilerin varlığı onların yok oluşuna engel olamayacak. Ancak iyilere kulak verilirse bu yok oluş yerini “yeniden doğum”a bırakabilecek. Ve buna, erdemsiz toplumun insanı karar verecek. Adamlığı, sufli/aşağı bir yaşam sürmeye bağlı gören erdemsiz toplumun insanları...
Yukarıda çok kabaca anlatılan olumsuz toplum örneğinin karşısında birde bu toplumla taban tabana zıtlık arz eden erdemliler topluluğu mevcuttur. Onlarda ise adamlık tekbir ilaha yani Allah Teâlâ'ya kulluk etmek, O'nun katından gönderilen adamlık dinine (İslam'a) inanmak ve Resulü Ekrem (s.a.s) aracılığıyla indirilen vahye uymak. O’nun rehberliğine ve önderliğine gönülden inanmak. Bu toplumda kişilerin "adam olmaz" ifadesine maruz bırakılmadığı ve toplumun salih kimseleri tarafından olumsuz hallerinin tedavisi için onlarla bizzat ilgi alaka geliştirdikleri, dertleriyle dertlendikleri, kınayıcı olmak yerine çözüm üretici bir anlayışa sahip oldukları şüphe götürmez bir gerçektir. Ve bu iş, yalnızca kamu kurum ve kuruluşlarının yahut sivil toplum kuruluşlarının işi olarak görülmemektedir. Her bir fert, kendi nefsi için istediği hayırlı özellikleri bir başkası için de istemekte ve bunun için gereken mücadeleyi gönülden ve kararlılıkla vermektedir. Bu işi bir iman borcu bilerek yerine getirmektedir. Böyle bir toplumda ahlaksızlık ve toplumsal kaos olayları yok denecek kadar da azdır. Fakat imtihan gereği bu zikredilen ve zikredilemeyen tüm olumsuzluklar var olmaya devam edecektir. Bu olgu ise elbette erdemli toplumun insanı için asla kötülük işlemeye bir mazeret değildir. Bilakis, iyiyi ortaya koymak için kötülükle mücadelenin ilahi bir vazife olduğunu bilir, erdemli toplumun erdemli insanı.
Peki insana “adam olmak” yolunda düşen vazifeler nelerdir? Öz bir şekilde söylemek gerekirse, tekbir ilâha yani Allah Teâlâ’ya kulluk etmek, indirdiği Kitap’a (Kur'an'a) uymak ve Resulü Ekrem’e (s.a.s) ittiba/tabi olmak. Sufli bir halden erdemli bir hale geçebilmek adına aşırı istek ve arzulara karşı cehd/mücadele etmek, nefsinin tüm heva ve heves çağrılarına karşı koymak. İşte o zaman adam olmaya doğru giden yolda yürümeye başlamış demektir insan! İşte o zaman eşrefi mahlukat tahtına doğru çıkan merdiven basamaklarına ilk adımı atmış ve ahiret meydanında, hesap yerinde alnına alçaklık/adam olamamak damgası vurulmaktan kurtulmaya dair ümit beslemeyi hak etmiş demektir.
Öyleyse ey insan, Adem ol! Yanlış yolda ısrarcı olma, hakikate dön. İblis’in ilahi rahmetten kovulmasına sebep olan yanlış yolda ısrarcı olma durumunu terk eyle. Bil ki İblis, senin apaçık düşmanındır. Ve senin de rahmetten kovulmanı istemekte, bu amaç için çalışmaktadır. Bu düşmana ancak vahye/Kur'an'a ve ebedi önderimiz Resulü Ekrem’in örnekliğine tabi olanlar karşı koyabilir. Öyleyse, Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp doğruluk yolu üzerinde azim ve sebatla yürü!
Yol uzun ve çileli, vakit kısa, varış yeri ise selamettir. Bu selamete ancak Kur’an ve Resulü Ekrem’in eşsiz rehberliği temele alınarak varılabilir.
Selam ve dua ile...
Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş
Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...
-
"Surete takılmak hamlık eseridir. Surete aldanma, öze bak sen." ...
-
Yaşıyoruz bu hayatı. Her birimiz farklı mecralarında akıp gidiyorsak da yaşadığımız hayat yine aynı hayattır. Böyle böyle ulanıyor hayatl...