18 Haziran 2023 Pazar

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan ontik sorulardır. Anlama dair olan sorular ise o şeyin varlığının anlamına, daha ziyade o şeyin diğer şeylerle olan ilişkisinde sahip olduğu anlama dönük olarak sorulan ontolojik sorulardır. Müslümanlık nedir, sorusu ile Müslüman olmanın anlamı nedir, soruları gerek soru gerekse de cevap açısından birbirinden farklılaşan sorulardır. İlk soruya genel anlamda bir Müslüman’ın Müslüman olmasını mümkün kılan özellikleri sıralamak suretiyle cevap verilebilir. İkinci sorunun cevabı ise birinci soruda olduğu gibi öyle bir çırpıda verilebilecek türden değildir. Elbette ikinci sorunun cevabı birinci soruyla bağlantılıdır. Ancak bir şeyin neliği hususundaki sorulara verilen cevaplar o şeyin varlık aleminde bulunduğu konuma işaret etmesi bakımından yeterli olmamaktadır. Şeylerin özelliklerini açıklamak, o şeylerin anlamına dair bir açıklama yapmak anlamına gelmemektedir. Tanım ve tarif, bir şeyi tanımak için yeterli olabilir; ancak o şeyin ontolojik anlamını açık etmesi bakımından tanım ve tarif, yeterli değildir. Biz, şeylerin anlamına vakıf olmak istiyorsak o şeyin kendinde varlığını ve diğer varlıklarla olan ilişkisini çözümlemek zorundayız. Şeylerin özüne, ontolojik anlamına ancak böyle ulaşabiliriz. İşte bu sebeple biz, bu denemede zamanın mahiyetinden ziyade anlamı üzerinde durmaya gayret edeceğiz. Maddi zamandan metafizik zamana geçişin imkanları üzerinde durmayı deneyeceğiz.
Zaman nedir, sorusu felsefi tartışmalarda oldukça geniş bir yer bulmuş, birçok filozof bu hususta çeşitli teoriler geliştirmiştir. Bizim buradaki amacımız, bir felsefi tartışma yapmak olmadığından anılan teorileri zikretmeyi gerekli bulmadık. Amacımız, zaman mefhumunun Kur’an’ın bazı ayetleri ve İslam dininin ibadetleri özelinde ve bilhassa Ramazan ayı ve oruç ibadeti merkeze alınarak zamanın ontolojik anlamının bir tahlilini gerçekleştirmektir.
Kur’an’da birçok ayette zaman ifadelerine dair yeminler bulunmaktadır. Güneşe, aya, sabaha, geceye, ikindi vaktine ve asra yemin edilmektedir. Allah’ın bir şey hakkında yemin etmesi, o şeyin önemini ortaya koyduğundan üzerinde durmayı gerektirmektedir. Zaman mefhumuna dair yapılan bu vurguların en önemli nedenlerinin başında ibadetlerin belirli zaman aralıklarında yapılmasıdır, denilebilir. Namaz, günde beş vakit olarak tayin edilmiş bir ibadettir. Kur’an’da bu husus şu ayetle ifade edilmektedir: “Kuşkusuz namaz, belirli vakitlerde müminler üzerine bir farzdır.” (Nisa, 103.) Bir Müslüman’ın günlük planını, namazlarını vaktinde kılabileceği şekilde yapması gerektiği buradan anlaşılmaktadır. Böylelikle maddi zamanın esiri olmamakta, günde beş vakit Allah’ın huzuruna çıkmak suretiyle maddi zamanın sınırlarını aşarak metafizik zamana geçiş yapabilmektedir. Elbette bu, namazı hakkıyla kılanlar için mümkün olmaktadır. Aynı şekilde hac belirli vakitlerde gerçekleştirilen ibadetlerdendir: “Hac, bilinen aylardadır.” (Bakara, 197.). İbadetlerin belirli zaman dilimlerinde yapılması, insanın varlığının anlamını, zamanın anlamlı kılınmasına bağlamaktadır. İnsan, zamana konu bir varlık olduğundan süreli ömrünü Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmek suretiyle anlamlı kılabilir. Nitekim dünya, içinde insanı aldatan, ömrünü maddi zaman içerisinde yitip tüketecek şeylerle doludur. İnsanın bu dünyada, nefsi istek ve arzuların peşinde koşmak suretiyle anlamlandırdığı maddi zamandan, ancak Allah’ın emrettiği ölçülerde yaşayarak metafizik zamana geçebileceği açıktır. Bu metafizik zamanlardan bir diğeri ise Ramazan ayıdır. Ramazan ayı Kur’an’ın, Cebrail vasıtasıyla yeryüzüne inmeye başladığı çok feyizli, bereketli bir aydır. Bu ayda iman edenler, Allah’ın emrettiği orucu, tam bir ay boyunca tutarlar. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur'an'ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar.” (Bakara, 185.)
İnsanın maddi varlığını sürdürebilmesi için birtakım maddi sebeplere ihtiyacı olduğu gibi manevi varlığını sürdürebilmesi için de birtakım manevi sebeplere ihtiyacı vardır. İşte ibadetler bu manevi sebepleri oluşturur. Ramazan ayı özelinde ise oruç, imsak vaktinden iftara değin insanı maddi zamandan alıp metafizik bir zamanın içerisinde tutar. İnsanı hakikatten alıkoyan tüm maddi unsurlardan, dünyevi istek ve arzulardan alıkoyup asıl anlama, metafizik anlama ulaştırır, oruç. Böylelikle varlığı var edeni, varlığın devamlılığını sağlayanı, gücün ve hakimiyetin tek sahibini hatırlar. Baş döndürücü bir hızla dönen dünyadan, maddi zamanın tahakkümünden kurtulur, manaya, metafizik zamana erer, elbette hakkıyla oruç tutanlar…
Teravihlerle, Kur’an mukabeleleriyle ve itikaflarla sürer gider bu metafizik zaman. Ta ki bayrama değin bizimledir hep. Bayram sabahı ise yine bir başka metafizik zaman dilimidir. Cennette, müminlerin hep birlikte cennet nimetleriyle birlikte sevinip sonsuz saadete ermelerinin yeryüzündeki provasıdır. Ramazan şuurunu hep diri tutanlar için metafizik zaman, hep sürer gider. Maddi olandan korur kollar onu. Dünya kirinden, bataklığından emin kılar kişiyi. Hülasa, meleklerin zamanına, aşkın varlıkların alemine taşır onu. Bedenen dünyalı, ruhen öte dünyalı kılar kişiyi. İşte bu, ölmeden önce, ruhlarını temizleyerek ölenlerin mertebesidir. Ne mutlu onlara!
Bu ay, Kur’an ayıdır. Kur’an ise Allah’ın, yeryüzünde insanlar eliyle tesis etmek istediği ilahi imarın projesidir. Mü’minler, Kur’an’ı bir hayat kitabı gözüyle okuduklarında, anlayıp yaşadıklarında bu proje hayata geçecektir. Bugün şikayetçi olduğumuz her ne varsa, çözümü şahsiyetlerimizi vahiyle kazanmak, yaşamın her alanında vahyi tesis etmekle mümkün olacaktır. İslam, acizlik dini değildir. Şikâyet etme ve miskinlik dini de değildir. Kâinatın yegane Rabbi’nin gönderdiği dine mensup olanlar, acizliği karakter bellemeyeceklerdir. O, maddi zamana esir olmuş, metafizik zamandan nasibi olmayanların işidir. Öyleyse biz, maddi zamanın esaretinden kurtulabilmek için metafizik zamana geçişin kapısını ibadeti yalnızca Allah’a has kılarak açmalıyız. Namazın, orucun ve diğer tüm ibadetlerin ontolojik anlamını kavrayarak, gerçek müminler olmalıyız. Bugün hala nefes alıp veriyorsak ve bir Ramazan’a daha ulaştırıldıysak bu, boşuna değildir. Yazımı üstad Necip Fazıl’ın bir şiiriyle bitiriyorum. Ramazanımız maddi zamanın prangalarını kırıp metafizik zamanın manevi iklimine kavuştuğumuz ve bu iklimi ecel gelinceye dek sürdürebilmemizin vesilesi olsun. Selam ve dua ile…
Nedir zaman, nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi, yokuş mu?
Bir sese benziyor;
Arkanız hep zifir!
Bir sese benziyor;
Önünüz tüm kabir!
Belki de bir hırsız;
İzi, lekesi var.
Belki de bir hırsız;
O yok, gölgesi var.
Annesi azabın,
Sonsuzluk, şarkısı.
Annesi azabın,
Cinnetin tıpkısı.
İçimde bir nokta;
Dönüyor aleve.
İçimde bir nokta;
Beynimde bir güve.
Akrep ve yelkovan,
Varlığın nabzında.
Akrep ve yelkovan,
Yokluğun ağzında.
Zamanın çarkları,
Sizi yürütüyor!
Zamanın çarkları,
Beni öğütüyor.
Zaman her yerde ve
Her şeyin içinde.
Zaman her yerde ve
Acem'de ve Çin'de.
Kime kaçsam ondan;
Ha yakın, ha ırak?
Kime kaçsam ondan;
Ya sema ya toprak...

17 Haziran 2023 Cumartesi

İnsanın İlk İzleri

Bugünü düne, geleceği ise bugüne referansla anlamak olguların daha müşahhas bir şekilde kavranmasının yöntemlerinden birisidir. Varlığın sistematik bir şekilde kavranışı, ancak başka varlıklarla olan ilişkisi dikkate alınarak sağlanabilir. Somut varlıklardan soyut varlıkların kavranışına kadar aynı yöntem kullanılabilir. Meseleyi günümüz bakımından değerlendirdiğimizde de durum değişmemektedir. Mevcut toplumsallığı karakterize eden köklerin ne kadar eskiye götürülebileceği problemi, bu yazının temel sorusudur. En temele gidildikten sonra müşahhas örnekler üzerinden günümüze gelebilir ve meselenin tarihsel zincirini ortaya koymak suretiyle dünü, bugünü daha iyi anlayabilir, geleceği kestirmede daha isabetli olabiliriz. Sorunumuz ve sorumuz uyarınca anlamaya talip olduğumuz konu insanlığın tarihsel hafızada yer eden iyi ve kötü hallerinin izlerini sürmektir. Bu anlamda vahyin ışığıyla karanlık yollarımızı aydınlatmaya, menzilimize varmaya gayret edeceğiz. 
Ehl-i kitabın ve İslâm’ın üzerinde uzlaşı sağladığı bir konu vardır ki o, ilk insanların Hz. Âdem ve Hz. Havva olduğudur. Varlığa gelişleri ve soylarının nasıl devam ettiği konusunda farklı görüşler olsa da ilk insanın Hz. Âdem ve eşi olduğu konusunda ihtilaf gözükmemektedir. Kur’an’da Hz. Adem’in yaratılışı ile ilgili ayetlerin yanında Hz. Adem’in iki oğluyla ilgili ayetler de bulunmaktadır. Maide Suresi’nin 27 ile 32. ayetlerinde isimleri zikredilmemekle birlikte Habil ve Kabil’den bahsedilmektedir. Zikri geçen ayetlerde Habil ve Kabil’in birer kurban sundukları, Habil’in kurbanının kabul edilip Kabil’in kurbanın ise kabul edilmediği 27. ayette ifade edilmektedir.
Habil, Kur’an’dan mülhem, ihlasın ve samimiyetin, hakikate bağlılığın ve ihsanın, vefanın ve fedakarlığın, hilmin ve tevekkülün kendisinde müşahhaşlaştığı bir karakteri temsil etmektedir. O, varlığını hakikat ile irtibatlandıran, hak ve adalet temelinde yaşamını sürdüren muhlis bir kuldur. Sahip olduğu nimetlerin esas sahibini unutmayan, maddi olanı esas almayıp maddeye manasını veren ve her şeyin yaratıcısı olan Allah’a bağlı bir kuldur, Habil. İnsanlığın kıyamete kadar var olacak her bir ferdine iyiliğin izi ve yol göstericisi olarak örneklik edecektir. Kur’an’ın muradı bu yöndedir. 
Habil’in tavrı, yeryüzünü yaşanılabilir bir yer olarak imar etme göreviyle görevlendirilmiş her bir ademoğlunun mümtaz bir örneğidir. Vahyin içerdiği erdemleri şahsında birleştirmiş, Kur’an diliyle övülmüş bir kişidir, Habil. Habil’in tavrının ve şahsiyetinin önemi, kendisini de konu edinen bir pasajın insanlığın hidayet rehberi olan Kur’an’da yer almış olmasından anlaşılabilir. Öyle ki insan, Habil’in insanlık tarihine kazıdığı iyiliğin iziyle nasıl bir tavır alacağını ve karakterini hangi temeller üzerine inşa edeceğini Kur’an’ın kıyamete kadar sürecek olan çağrısında işitebilecektir. Bireysel ve toplumsal hayatın iyilik içinde olabilmesi, kişisel hırs ve menfaatlerin insanı yiyip bitiren bir kora, toplumu yakıp kül edecek bir ateşe dönüşmemesi için Adem’in oğlu Habil gibi olmak, Kur’an diliyle tavsiye edilmektedir. 
Kabil’in tavrına ve kişisel özelliklerine bakıldığında onun haris, kıskanç, bencil, doyumsuz, kötülüğe meyyal bir kişilik olduğu yine anılan ayetler dikkate alındığında açıkça görülmektedir. Kardeşinin kurbanının Allah tarafından kabul edilip kendi kurbanının kabul edilmemesi, Kabil’in Habil’e karşı olan kıskançlığını artırmış, öyle ki onu öldürmeyi tasarlayacak kadar gözünü döndürmüş ve nihayetinde Habil’in canına kıymıştır. Kabil, sahip olduğu tavır ve karakteristik özellikleri dikkate alındığında, bu dünyayı mutlaklaştıran, kendi kişisel özelliklerini biricik kabul eden, her şeyin en iyisini yalnızca kendisine layık gören materyalist, bencil ve narsist bir kişiliktir. Onun Allah kurban olarak takdim ettiği ürünlerinin özelliklerine bakıldığında dahi durum gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. 
“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, “Andolsun seni öldüreceğim!” dedi. O da dedi ki: “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.” Maide, 27, mealen.  
Ayette de açıkça ifade edildiği gibi Habil, kendisine Allah tarafından verilen nimetlerin en iyisini Allah’a kurban etmiştir. Esasında bu kurban ediş, kişinin nefsinin arzuları yerine Allah’ın rızasını ön planda tutmasının ifadesi olmaktadır. İşte Habil, sahip olduğu imkanların esiri olmayıp kendi varlığını Hakk’ın rızasında eritmiş, O’nun tek bir emriyle bütün imkanlarını yine O’na teslim etmeyi bilmiştir. 
Kabil örneğinde ise Habil’de gördüğümüz yakîn imanın, halis bir kulluğun gereği olan teslimiyetin ve tevekkülün tam aksi bir durumla karşı karşıyayız. Kabil, kendi nefsini ilah edinen İblis’in durumunu ilk insanın ilk evlatlarından birisi olarak kendine referans kabul edip öylece düşünüp eylemiş ve insanlığın ilk kötü temsili olarak izini bırakmıştır. Habil’den sonra gelip geçecek olan insan teki, nasıl ki iyiliğin ilk izlerini Habil’de bulacaksa ve Habil kıyamete dek insanlığın iyilik izlerinin öncüsü olacaksa, Kabil’de kötülüğün, bireysel ve toplumsal yaşamda fesada sebep olan erdemsizliklerin ilk temsilcisi olmakla birlikte kötülüğün ilk izini berrak dünyaya bırakan kişi olacaktır. 
Öyleyse, dünyada salah, ahirette felah bulabilmenin en temel izi, Habil’in erdemli karakterinde aranmalıdır. Bireysel ve toplumsal hayatın herkes için iyi olmasının ilk izi, Habil’in bıraktığı iyiliğin izinde bulunacaktır. Kendisi için istediğini bir başkası için de istemek, başkasının sahip olduklarına göz dikmemek, sahip olduğu imkanları ilahlaştırıp dünyayı mutlaklaştırmamak, hırsından gözü dönmüş bir vaziyete gelip en yakınlarını dahi yok etmeyi planlayan bir kişiliğe dönüşmemek için Habil’in izinden yürünmelidir. Aksi ise Kabil’in izinde yürümek demek olup İblis’in yolundan ve dolayısıyla da kötülüğün izinden yürümektir. Tarihten günümüze insanlığa iyilik ve güzellik noktasında katkı sağlayanlar, Adem’in oğlu Habil gibi olanlardır. Bireysel ve toplumsal yaşamı ifsad edip yeryüzünü yaşanılmaz kılan her bir özne, toplum ve devlet ise Kabil’in izlerini sürmektedir. Günümüzde de durum değişmediği gibi kıyamete değin de değişmeyecektir. 
Şimdi tercih zamanıdır. Adem’in oğlu Habil’in izinden mi yürüyeceğiz, yoksa aynı babanın farklı oğlu olan Kabil’in izinden mi? İlk tercih iyiliğin izlerini kıyamete kadar götürecek olan halkaya bir zincir eklemek anlamına gelirken ikinci tercih ise kötülüğün halkalarını uzatmak anlamına gelmektedir. Bireysel ve toplumsal yaşamın iyiliği, Habil’in izinden gitmekle mümkün olur. Aksi durumda ise yani Kabil’in kötülük izinden yürümeyi tercih ettiğimizde kan, göz yaşı, acı, huzursuzluk, buhranlar ve felaketler peşimizi bırakmayacaktır. Dünya tarihi her iki örneği tecrübe etmiştir. Şimdi esas soru, geleceğe iz bırakacak olan yaşadığımız asırda hangi tavrı takınıp nasıl bir karakter inşası ile yola devam edeceğimizdir. 
Selam, Adem’in oğlu Habil gibi olanların üzerinedir.  

Numan Karabudak, Üsküdar, Mayıs, 2023.

Hey! Sana söylüyorum, yavaşla!

Öyle bir hızla koşuyoruz ki ne bir yere varabiliyor ne de geçtiğimiz yerleri görebiliyoruz. Hafızalarımız silik yüzlerden, karmaşık görüntülerden ibaret sanki. Baktığımız hiçbir şeyi ihata edemiyor, işittiğimiz hiçbir sesi algılayamıyoruz. Dehşet verici bir hız çağında, ruhumuzu bir oraya bir buraya çekiştiriyor, örseledikçe örseliyoruz. Her an yeni bir istek ve arzuyla harekete geçiriliyor, durmak bilmeyen isteklerimizin peşine takılıyoruz. Eriştikçe istiyor, istedikçe hızlanıyoruz. Doyum eşiğimiz an be an artıyor, günden güne yükseliyor. Kazanma istek ve arzusu, sahip olma ihtirası bizi aşağı olanın yücelik olduğuna, yüce olanın ise aşağılık bir şey olduğuna ikna ediyor. Bu öyle zor bir ikna oluş da değil. İstediğimiz şeyleri elde edebilmek adına hevamız tarafından her an hazır bulunuşluk halinde tutuluyoruz. Artık bizler hevamızın istediği şeyleri bir karar verme süreci sonucunda elde etmekten daha çok sanki programlanmış bir robot misali otomatik olarak elde etmeye koyuluyoruz. Sahnede olan, heva ve tatmin edilmesi gereken istek ve arzulardır. Bu sahnede akla ve vicdana, ahlaka ve toplumsal maslahata yer yoktur. Sevginin, saygının, sadakatin, merhametin, adaletin, güven ve emniyetin, özgeciliğin, fedakarlığın, sabrın, sebatın, iradenin, iyinin ve güzelin, belki de en önemlisi huzurun yeri problemlidir.
Tüketimin iktisadi temeli oluşturduğu bir toplumda, olana rıza göstermek, kanaat sahibi olmak aykırılıkla özdeşleştirilmektedir. Böyle bir toplumda çoğunluğun düşünme ve yaşama tarzının dışına çıkmak, bir tür ayrık otluğu yapmakla eşit görülmektedir. Herkes hız ve haz peşindeyken, vücudun salgıladığı salgılar temelinde yaşarken durmak, geriden bakmak ve hesaplı yaşamak, geri kalmışlık demektir. Maddi olanın matah olduğu, sürekli olarak bir şeyler elde etmenin toplumsal zihniyeti temsil ettiği bir toplumda manevi olguların ve ihtiyaç temelli yaşamanın hükmü kalmamaktadır. İnsanın bir tek kendi varlığını önemli kabul ettiği, yalnızca kendi “iyiliği” ve refahı, lüksü ve rahatı için çalıştığı bir vasatta, toplumların topyekûn ayağa kalkması, geleceği yüce idealler ışığında inşa etmesi muhaldir.  
Birilerinin çıkıp, var olan bu dehşet tablosuna itiraz etmesi, yüzülen istikametin tersi yönüne kulaç atması, deli olmakla itham edilmesinin, daha ileri boyutta ise toplumdan tecrit edilerek istenmeyen adam ilan edilmesinin sebeplerini oluşturmaktadır. Salt hayvani nefsinin istekleriyle hareket etmeyen, canlı olmaklığın devamlılığı için ihtiyaç temelli yaşayan, istek ve arzularını akıl ve vicdan ile düzenleyip dengeleyen fertler, sefahat içerisinde yaşayan bir toplumun içerisinde hastalıklı olarak görülmektedir. Çünkü onlar, var olan düzenin devamlılığı açısından bir tehdit, bohem bir hayatın tüm kusurlarını yüzlere çarpan birer acı gerçek olarak kabul edilmektedirler. Varlıklarıyla rahatsızlık verici birer parazit, kurtulunması gereken birer fazlalıktır onlar. 
Bir olgunun toplumsal bir olgu olarak kabul edilebilmesinin şartlarından birisi de fertleri aşan ve topluma mâl bir yapıya sahip olmasıdır. Bir eylem, birkaç fert arasında görülüyor; ancak toplumsal ölçekte gerçekleştirilen bir eyleme dönüşmüyorsa dikkate değer kabul edilmemektedir. Eğer bu eylem, bireyleri aşıp toplumsal ölçekte varlık göstermeye başlıyorsa işte o zaman sosyologların dikkatini hak eden bir düzeye erişmiş demektir. Bugün gerek modernleşen toplumların birçoğunda görüleceği üzere gerekse Türkiye toplumu özelinde düşünüldüğünde, tüketimin yaşamın amacı haline dönüştüğü gerçeğini yadsımak pek de mümkün görünmemektedir. Reklamların, moda akımlarının ve üretim endüstrilerinin tüketime yönlendiren sayısız yöntemleri dikkate alınınca her toplum ve kültüre dönük üretime ve tüketime özendirici hummalı bir çalışmanın olduğu görülmektedir. Tüketim endüstrisinin toplumların tüketim alışkanlıklarını yönlendirmek adına istisnasız her kültürel unsuru araçsallaştırdığı günümüzde apaçık bir vakıadır. Giyim, kozmetik, gıda, iletişim, teknoloji, ilaç, eğitim, ulaşım, ev aletleri vd. birçok endüstri ürünü tüketim nesnelerinin, odak toplumun dini-kültürel değerlerine uygun olarak pazarlandığı gerçeğini göz önüne aldığımızda, tüketim alışkanlıklarının nasıl maniple edildiğini ve insanların tüketime karşı nasıl hazır bulunuşluğa getirildiğini görebilmekteyiz. Bunun yanı sıra konvansiyonel medyada yer alan çeşitli dizilerin, sosyal medya ve dijital platformlarda yayınlanan içeriklerin genel itibariyle hitap ettiği kitlenin kabulüne şayan olabilmek adına, insanların kendilerinden bir parça bulabilecekleri şekilde hazırlandıklarını da ilave edelim. Özellikle son zamanlarda gerek TV dizilerinde gerekse dijital mecralarda üretilen içeriklerin çoğulcu bir karakter arz etmesi, dini-kültürel hassasiyetleri sebebiyle bu tür içeriklere mesafeli duranların gardlarını düşürmeye dönük stratejilerdir. Olguları düşünerek, soğukkanlılıkla anlamaya çalışan, değer sistemleriyle analiz eden ilkeli insanları, hız ve haz temelli yaşayan bir toplumla entegre etme gayesine matuftur. Bizden görünen, bize ait birtakım semboller ile sunulan içerikler, özünde bize ait olmayan değer sistemlerinin ürünüdürler. Ancak düşünmeyen, hızı ahlak edinmiş bir topluma ait olan fertler, üretilen stratejinin amaçlarını görmekten maalesef uzaktırlar. Böylelikle fertler özelinde harekete geçirilen düşünmeden yaşama, yarını hesap etmeden gününü gün etme, hazların peşinden hızla koşma, uzun vadeli hedeflerden ziyade aç-bitir anlara odaklı yaşama gibi özellikler toplumsal bir karaktere dönüşmekte, toplum bu durum karşısında ciddi çözülme tehlikeleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Mızrak çuvala sığmamakta, vakıa makyajlarla gizlenemeyecek kadar bütün çirkinliğiyle orta yerde durmaktadır.
Yavaşlamak, geriden bakmak, olanları olması gereken ile karşılaştırmak, insanca yaşamanın ve erdemli bir toplum inşa etme sürecinin en temel basamağıdır. Dinin hikmetli tavsiyelerine, ferdi ferde, ferdi topluma, toplumu da ferde karşı dengede tutmaya dönük ilkelerine kulak vermek, kendi kültür ve medeniyet kodlarımıza dönerek bugünü anlamak ve anlamlandırmak asrın maddi-manevi felaketlerinden korunmanın vazgeçilemez unsurlarındandır. Heva, sonunu düşünmeksizin tavşanın peşinden koşan bir tazı gibidir. Tavşan uçurumdan atlasa da aklında tavşanı yakalamaktan başka bir düşüncesi olmayan tazı, tavşanın arkasından durup düşünmeksizin uçurumdan atlamakta hem tavşandan hem de canından olmaktadır. Oysa vahyin nuruyla aydınlanmış akıl ve vicdan, uçurumu fark etmekte ve yavaşlamakta, durup düşünmekte ve tavşanın ardından atlamayıp yeni nasiplere yönelmeyi tercih etmektedir. Bugün modern tüketim toplumunu uyandığı bu kâbus dolu olan; ancak hülyalarla dolu olduğu sanılan uykudan uyandırmanın yegâne yolu ferdî uyanışlardan, bu uyanışları mümkün kılan ilahi meşalenin ışığından haberdar etmekle imkân bulacaktır. “Kişisel gelişim” furyasından, “kendini gerçekleştirme” ve sonucunda narsisizme varan aşırı bireyselleşme odaklı bir yaşamdan, ahlaki kemalini tamamlayarak diğerlerini de düşünen, kendisi, ailesi, çevresi, toplumu ve bütün insanlık için erdemli bir dünyanın inşasına çalışan yetişmiş fertlerin tesis ettiği erdemli bir toplum için çalışmak zorundayız. 
Hey! Sana söylüyorum, yavaşla ve olan bitene şöyle bir bak. Sen, baş döndüren bir hızla yaşarken hem dünyayı hem de kendini görmekten uzaklaşmaktasın. Oysa hayat hem kendinin ve ötekinin hem de içinde yaşadığın kâinatın farkına varmakla anlam kazanır. Hatırlamak, hatıra almakla mümkün olur. Köksüz, silik, soluk ve karmaşık görüntü parçacıklarının dolduğu bir zihin ne kendi olabilir ne de başkasının farkına varabilir. Yaşamak, farkında olmaktır. Ve yaşamak, yaşama konu olan varlıklarla uyumlu, onların selamette olması adına çalışmakla mümkün olur. Çünkü yaşamak, yoğurulmaktır. Öyleyse, YAVAŞLA!
Selam ve dua ile…
17.04.2023, Üsküdar. Numan Karabudak. 
 

5 Nisan 2023 Çarşamba

Afet ve Kriz Dönemlerinde Toplumsal Dayanışmanın Önemi ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Toplumsal Dayanışmaya Katkıları

6 Şubat 2023 tarihinde şiddeti 7.7 ve 7.6 büyüklüğünde olan, 9 saat arayla meydana gelen, merkez üsleri Pazarcık ve Elbistan olan ve 10 ilde yıkımlar meydana getirip bazı çevre illerde de ciddi sarsıntılara yol açan iki büyük depremle ülkece sarsıldık. Asrın felaketi olarak nitelendirilen bu depremlerde on binlerce canımızı ebediyete uğurladık, mekanları cennet olsun. Şehirlerimiz neredeyse yok oldu, sosyal yaşamın devam etmesini imkânsız kılacak şekilde viraneye dönüştü. Hayaller, umutlar, planlar geride acıları, hüzünleri ve özlemleri bırakarak çekip gittiler. Geride kalanlar ise büyük bir acı, keder ve şaşkınlıkla bekliyordu, uzanacak bir yardım elini…

Bir toplumun, gerçek bir toplum olabilmesinin birçok göstergeleri bulunmaktadır. Ortak bir yaşantıya sahip olmak ve bu yaşantının gerektirdiği tarzda ortak bir mücadele verebilme kabiliyetine haiz olmak ise en temel ilke, en bariz göstergelerdendir. Toplumlar, yaşam boyunca birçok olayla karşı karşıya kalmakta ve toplumsal ölçekte sınanmaktadırlar. Kıtlık, savaş, hastalık, psiko-sosyal kaos, ekonomik ve siyasi buhranlar ve doğal ya da yapay afetler bu toplumsal sınanmalardandır. Bu tür sınanmalar toplumsal ölçekte gerçekleştiğinde etki boyutları bireysel olmaktan çıkar ve bütün bir toplumu etkisi altına alır. Çocuk yaşlı, erkek kadın, zengin gariban, imtiyaz sahibi olan veya olmayan her kim varsa toplumsal sınanmalardan -düzeyleri farklılaşabilmekle birlikte- etkilenmektedir.     

      Başa geldiği zaman hiçbir ayrım yapmaksızın her bir ferdi etkisi altına alan olgulardan birisi de doğal afetlerdir. Ülkemizde yaşanan iki büyük depremin bu türden bir olgu olduğunu ifade etmeye hacet olmadığı açıktır. Şehirleri büyük yıkımlara, can ve mal kayıplarına uğratan, sosyal hayatı felç eden, bireysel ve toplumsal travmalara yol açan, bazı illerde neredeyse şehir merkezlerini yok edecek düzeyde yıkımlar oluşturan “asrın afetiydi” yaşadığımız. İletişim ve ulaşım alt yapısının çökmesi, bazı bölgelerde planlanan müdahale süreçlerini akamete uğrattı ve afet bölgesinde yaşayan insanlar büyük mağduriyetler yaşadı. Elbette önce depremin yaşandığı bölgede enkaz altında kalmaktan kurtulan veya depremin ilk anlarında enkazdan kendi çabalarıyla kurtulmayı başaran insanlar, yine kendi imkan ve kabiliyetleri ölçüsünde enkaz altında kalan yakınlarını, komşularını veya tanımadıkları insanları ortak yaşantı paydasının bir gereği olarak kurtarmak için üstün bir çaba gösterdiler. Allah hepsinden razı olsun.

      Depremin ilk günlerinden itibaren, afetin açtığı yaraları sarmak, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak, yalnız olmadıklarını hissettirmek ve acılarını hafifletmek için afet bölgesinde canını dişine takarak çalışan birileri daha vardı: Sivil Toplum Kuruluşları. Her birinin ismini tek tek sayamayacağım; ancak görebildiğimiz her bölgede varlıklarına şahit olduğumuz onlarca STK… Kimileri arama-kurtarma çalışmalarıyla, kimileri aşevleriyle, kimileri lojistik desteğiyle, kimileri çadır ve konteyner ihtiyacını karşılamakla, kimileri manevi, psiko-sosyal destek hizmetleriyle, kimileriyse çocukları neşelendirmek, depremin travmatik izlerini ruhlarına kazınmadan söküp atmak işiyle can siperane çalışmaktaydılar ve hala bu hizmetleri vermeye devam ediyorlar.

      Sivil toplum kuruluşlarının güçlü olduğu bir toplumda, sosyal dayanışmanın niteliği artmaktadır. Yaşadığımız örnekler bizlere bunu göstermektedir. Din, dil, mezhep ve statü ayrımı yapmaksızın her bir ferde “niyesiz” destek olan kuruluşlardır, STK’lar. Hüzünleri hafifleten, acılara merhem olan, mahzun gönüllere su serpen, umutları yeşerten ve güçlü yarınları devletçe ve milletçe inşa edebilmenin güçlü ortaklarıdır, onlar. Biz, bu ifadelerimizi bir niyet belirtmek için ya da spekülasyon kabilinden şeyler olarak söylememekteyiz. Bizzat bölgede bulunmuş, Hatay’ı, Gaziantep’i, Kahramanmaraş’ı, Adıyaman’ı ve Malatya’yı tecrübe etmiş, bölgeyi görmüş ve orada bulunan afetzedelerle görüşmüş insanlar olarak, şahit olduklarımızı göz önünde bulundurarak gerçekleri ifade etmeye gayret etmekteyiz. Devletin, milletin ve milletin infaklarıyla ve sadakalarıyla, STK’larda karşılıksız olarak çalışan gönüllülerin terleriyle organize edilen çalışmalara karşı nasıl bir memnuniyet ve minnet duygusuyla karşılık verdiklerine şahidiz. Bölgeye giden, oradaki çalışmalara şahit olan ve afetzedelerle görüşen herkesin aynı kanaate sahip olduğuna da inanıyoruz. 

      Yaşadığımız bu büyük afetle birlikte bir kez daha gördük ki afet ve kriz anlarında, büyük felaketlerin yaşandığı dönemlerde bireylerin ve büyük organizasyonların baş etmede zorlandığı bu tür felaket durumlarında STK’lar can simidi vazifesi görmektedir. Yaşanan felaketlerin toplumsal bütünleşmeyi çözülmeye doğru götürmesi olasılığı oldukça büyük bir olasılık olduğundan, bu tür kurum ve kuruluşların afet bölgelerinde gerçekleştirdiği bütün organizasyonlar oldukça hayatidir. Arama-kurtarmadan, temel yaşam ihtiyaçlarının karşılanmasına, manevi destekten psiko-sosyal desteğe varıncaya kadar hemen her alanda hizmet veren STK’ların sosyal çözülmeye karşı bir sosyal çimento görevi icra ettiğini bir kez daha ifade edelim. Bu kuruluşların güçlü ve etkin bir şekilde varlığını sürdürebilmesi için desteklerimizi daimî kılalım. Allah bizlere tekrar böyle bir afet yaşatmasın.

      Depremin yaralarının sarılmaya devam edilmesi, yaşanan acıların sosyal travmaya dönüşmemesi, hayatın tüm boyutlarıyla normalleşmesi için çalışmaların süreğen olması gerekmektedir. Bu açıdan, devlet kurumlarının çaba ve gayretlerinin yanı sıra depremin ilk günlerinden itibaren üstün bir gayretle bölgede bulunan STK’ların çalışmaları da hayati önemdedir. Bu bakımdan gerek bu tür kuruluşlara gönüllü olmak gerekse maddi-manevi desteklerimizi sürekli kılmak suretiyle afet bölgelerinin hızla ayağa kaldırılması, yaşamın bütün boyutlarıyla yeniden normalleşebilmesi için yapılan çalışmalara desteğimizi sürdürelim. Sosyal dayanışmaya katkı sağlayalım. Unutmayalım, bir olursak başarırız. Manipülasyonlara ve algı yönetimlerine kapılırsak eğer, çözülürüz ve dağılırız.  Merhum Mehmet Akif Ersoy’un da dediği gibi: 

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremezToplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

      Depremlerde ebediyete irtihal eden bütün canlarımıza yüce Allah’tan rahmet, geride kalan ailelerine sabır, yaralılarımıza acil şifalar diliyor, necip ve aziz milletimize baş sağlığı niyaz ediyorum. 

      Selam ve dua ile…  

6 Mart 2023 Pazartesi

Duruş ve Oluş


Kelimeler, salt sözcük anlamlarıyla düşünüldüğünde hayata dair olan şeyleri izah etmede kifayetsiz kalabilmektedir. Kelimelere sözcük anlamlarının dışında yüklenen değerler bize, hayatın içerisinde olup bitenleri, bu oluşların nasıllıklarını gösteren en güçlü göstergelerdendir. Oluş kelimesini de bu noktadan ele alabiliriz. Meşşai filozofların gözünde dünya bir kevn ve fesad alemidir. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak eğer, bir oluş ve bozuluş alemindeyiz. Varlık aleminde var olan her “sonradan” yaratılmış, -varlığa gelişi de dahil- bir oluşlar ve bozuluşlar düzeni içerisindedir. İnsan, doğum öncesinde de doğum sonrasında da bir oluş ve bozuluş yasasına göre hem var hem de yok olmaktadır. Nihayetinde kâinatın varlık özüne baktığımızda yüce Allah, varlığın mahiyetine bu yasayı koymuştur. Bu durumda insanın aklına şöyle bir soru gelmektedir: Bir oluş ve bozuluş aleminin ortasında ben, niçin varım? Yüce Allah dışındaki diğer tüm varlıklar bir olup bir bozuluyorsa ve günün sonunda Allah’ın zatı dışındaki her şey yok olup gidecekse, varlığımın anlamı nedir? 

İnsan, oluş ve bozuluşu idrak etmeye yeteneği olan bir varlıktır. Oluş ve bozuluşun idraki insanı, oluşa ve bozuluşa konu olmayan bir varlığın var olması gerektiği sonucuna götürür. Bu varlık ise yüce Allah’tır. İnsanın bu oluş ve bozuluş aleminde varlığının yegâne sebebi Allah’a kulluk etmesidir. Kulluk ise bilinçle başlar. Allah’ın varlığına dair şeksiz şüphesiz ve doğru bir bilinç,kişiyi oluşun ve bozuluşun maddi döngüsünden kurtarıp manevi sonsuzluğun ikliminde felaha kavuşturur. Yoksa insan, diğer dünyalı varlıklar gibi biyolojik birtakım ihtiyaçları gaye edinmek suretiyle yaşayarak oluşun ve bozuluşun kendisini kapıp götürmesinden kurtulamaz. Allah’ı hakkıyla bilmek, kâinatın yasalarını keşfetmekle ve kendi özünde bulunan ilahi cevheri görmekle mümkün olur. Bunun yolu ise hem akılla hem de bir öğreticinin öğretmesiyle açılır. Dünyada oluştan ve bozuluştan kurtuluşun iki rehberi şunlardır: Aklı selim, ilahi kudretin ve iradenin yeryüzündeki elçisi olan peygamber. 

Vahiyle olmak yahut vahiyle “oluş”, insanı bozuluşun etkilerinden korur. Vahiy, insana bir duruş kazandırarak insanın sonsuz alemdeki oluşuna imkân verir. Vahyin ilkelerine ve ortaya koyduğu ölçülere göre düşünüp davrananlar, bir duruş sahibi olarak ilahi oluşa mazhar olurlar. Diğerleri ise maddi varlıklara arız olan oluş ve bozuluş döngüsünden kurtulamazlar. Peygamber kıssaları bu probleme en güzel örnekliklerdir. Birkaç örnek üzerinden meseleyi netleştirmeye çalışacağız. Her bir peygamberi burada örnek olarak zikretmeyi arzu ederdik; ancak yazımızın satır sınırlılığı buna imkânvermemektedir. Dolayısıyla, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (aleyhimusselam) örnekleri üzerinden hareket ederek sonuca varmayı umuyoruz. Meseleyi peygamberlerin duruşları ve ilahi oluşa mazhar oluşları özelinde genişleterek devam edelim.

Hz. İbrahim, bir put şehrinde, bir put yapıcısının ve putların bulunduğu mabedin muhafızının oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Kendisi sahip olduğu selim akla ve temiz fıtrata uygun olarak hiçbir zaman putlaratapmamıştır. Gençlik yıllarına eriştiğinde sahip olduğu bu duruş, onu ilahi bir oluşun eşiğine getirmiştir. Hz. İbrahim Kur’an’da da zikredildiği üzere kendi toplumunun ilah olarak kabul ettiği varlıklara ilişkin gerçekleştirdiği sorgulamada, onların varlık özelliklerinin oluş ve bozuluşa tabi olması sebebiyle asla ilah olamayacaklarını kavraması ve bunu kavmine de göstermesi bakımından muvahhid bir duruş ortaya koymuşturBu duruş, beraberinde kavmi tarafından ve hatta öz babası tarafından dışlanmayı, tahkir ve ölümle tehdit edilmeyi, sonunda ise ateşe atılarak öldürülmek istenmeyi beraberinde getirmiştir. Bu zorlu ve çileli yol, bir muvahhid duruşunun bedelidir. Sonuçta ateş, Hz. İbrahim’i yakmamış, yüce Allah ona ilahi oluşun kapısını açmış ve katında çok büyük bir kıymet bahşetmiştir. 

Hz. Musa’nın ve Hz. Muhammed’in (aleyhumesselâm) kıssalarında da aynı özne yer almaktadır. Hz. Musa’nın peygamberlik göreviyle görevlendirilmesinden sonraki yaşamı onun, sahip olduğu duruşun yine ilahi bir oluşu nasıl beraberinde getirdiğini göstermektedir. Firavun’un karşısına Allah’ın elçisi olarak çıkması, Firavun’un onu ve beraberindekileri takibata uğratarak öldürmek istemesi ve bütün bu çileli yolculuğun dünya ayağının sonundaFiravun’un Kızıldeniz’de helak olmasıyla ve Hz. Musa ve ona hakkıyla inananların ilahi oluşa mazhar olmasıyla neticelenmiştir. Yine Hz. Muhammed’in (s.a.s) elçilik vazifesi öncesi hayatı, elçilik vazifesiyle birlikte sürdüğü ömür ve verdiği kutsal mücadele, bir ilahi oluş örnekliği olması açısından müstesna konumdadır. Sahip olduğu erdemli duruş hem peygamberlik öncesinde hem de peygamberlikle birlikte devam eden ömründe, vefatına kadar asla değişmeden varlığını sürdürmüştür. Kendisine düşman olanlar dahi O’nun yüce erdemlerine dil uzatamamış, asil duruşuna karşı duramamıştır. Görevi uğruna her şeyi ardında bırakmıştır. Yani oluş ve bozuluş aleminden yüz çevirmiş, ilahi duruşun gereği olarak ilahi oluşa talip olmayı şiar edinmiş ve kendisine uyanlara da bunu tavsiye etmiştir. Hiçbir zorluk onu vazifesinden, imanından ayıramamış, ortaya koyduğu ilahi duruşun bedelini ödemiş ve Allah’ın seçkin kullarının başında gelen olma şerefine yine Allah’ın lütfuyla erişmiştir. Ne mutlu O’nun izinden gidenlere!

Dünya, Allah’ın var ettiği günden bu yana bir oluş ve bozuluş içerisinde varlığını devam ettirmektedir. Varlığını dünyaya göre şekillendirenler oluş ve bozuluşa göre yaşayıp kaybedenlerden olarak ölüp gideceklerdir. Kur’an’ın ve onun şaşmaz rehberi olan Sünnet’inemrettiği ilkelere göre ilahi bir duruşa sahip olanlar ise dünyanın bu yok edici döngüsünden kurtulup ilahi oluşa ermek suretiyle sonsuz saadete kavuşacaklardır. İmtihan, gayet açık ve adildir. Her nefis kendi yapıp ettiğinin karşılığını görecektir. Çünkü Allah kullarının kötülüğünü istemez ve onlara asla zulmetmez.

Selam ve dua ile…                               

 

 

31 Ocak 2023 Salı

Öteler ve Prangalar

 

İnsan, ruh ve beden özlerinden müteşekkil bir varlıktır. Özü, dünyaya ait olmamakla birlikte yaratılışın hikmetine binaen, belirli bir süreliğine dünyaya doğmak, dünyada yaşamak ve burada ölmek ve yine burada diriltilmek durumundadır. İnsanı dünyada var olan ve özü dünyaya ait olan diğer tüm canlılardan ayıran özellik ise bir ruha sahip olmasıdır. Ruhun ne olduğu üzerine birçok tartışma yapılmış, çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada ilgili tartışmayı açacak imkândan yoksunuz. O bakımdan biz, ruhun insanın asli cevheri olduğu görüşüne katıldığımızı ifade edelim ve denememizi bu görüşe sadık kalmak suretiyle inşa etmeye çalışalım.

Dünyaya gelen her insan bir bedene sahip olarak doğmaktadır. İçinde bulunduğu doğal çevrenin bir parçası olarak beden sahibi olması anlaşılabilirdir. Nihayetinde insan bedeni de diğer canlı varlıklar gibi atomlardan meydana gelmektedir. Bu özelliği itibariyle dünya ve içindeki diğer canlı varlıklarla birtakım ortak özellikler taşımaktadır. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar canlılık özelliği bakımından ortaktırlar. Bitkilerin ve hayvanların türlerinin devamlılığını sağlayabilmek adına ihtiyaç duydukları güvenlik, beslenme ve üreme faaliyetlerine insan da ihtiyaç duyar. Elbette bu ihtiyaçlar ve karşılanma biçimleri türden türe farklılık gösterebilir. Ancak temelde ihtiyaçların özü değişmemektedir. Bununla birlikte maddi ihtiyaçlar yanında birtakım duygusal ihtiyaçların ortaklığından da söz edilebilir. Örneğin sevgiyle yetiştirilen bitkilerin ve hayvanların sevgisiz bir şekilde yetiştirilenlere kıyasla çok daha verimli bir gelişim süreci yaşadıkları gözlenebilir. Aynı hususun insan içinde geçerli olmadığını iddia etmek oldukça güçtür.

  İnsanın, diğer canlı türlerinin sahip olmadığı çok farklı, oldukça ayırıcı bazı özellikleri bulunmaktadır. Düşünme, karar verme gibi özellikler bunlardan bazılarıdır. Sevgi, merhamet, fedakârlık gibi bazı özellikler hayvan türlerinde içgüdüselken bu durum insanda gözlemleme, düşünme ve karar verme süreçlerinin sonucunda ortaya çıkar ve zamanla bir meleke haline gelerek o insandan doğal bir şekilde sadır olmaya başlar. İnsan şahsiyeti, bilinçli bir şekilde kazandığı erdemler üzerine inşa edilir. Bazı durumlarda iradeye dayalı olmaksızın ortaya çıkan refleks ürünü davranışlar erdem olarak kabul edilmediği gibi taklide dayalı kimi davranışlarda takdire şayan değildir. Çünkü insan, düşünen bir varlık olması nedeniyle davranışlarında makuliyet bulunması zaruri bir varlıktır. Bu sebeple, hukuk kuralları düşünen, akıl yürüten ve karar vererek yapıp eden insan dışındaki varlıklar için bağlayıcı değildir.

İnsan, bu dünyada maddi varlığını devam ettirebilmek için bazı ihtiyaçlara sahiptir. Bu ihtiyaçlar giderilmeksizin maddi varlığın devam ettirilebilmesi mümkün olmamaktadır. En temelde güvenlik, beslenme ve türün devamlılığını sağlama ihtiyaçları sayılabilir. Eskilerin “başımızı sokacak bir yuvamız olsun” tabirini bu anlamda ifade edebiliriz. “Kendi yağında kavrulmak” deyimi de insanların özünde en temel ihtiyaçlarını karşılamayı kendilerine vazife bellediklerinin bir başka yansımasıdır.

Allah Teala dışındaki bütün varlıklar, özleri itibariyle muhtaçtır. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ise yalnızca Allah’tır. “O”, sahip olduğu eşsiz ve benzersiz, her türlü eksiklikten ve kusurdan münezzeh özellikleri sebebiyle, herhangi bir şeye ihtiyaç duyması da zaten düşünülemez. Allah Teala dışındaki bütün varlıklar ise sahip oldukları eksik ve kusurlu özellikler nedeniyle, kendisinde hiçbir eksikliğin ve kusurun bulunmadığı Allah Teala’ya muhtaçtırlar. Bu muhtaçlık ise kulluk bilincini diri tutan yegâne özelliklerden birisidir.

İnsanı, gerçek bir var oluşa sahip kılacak en temel nitelik maddi özelliklerinin ötesinde sahip olduğu manevi özelliklerini idrak etmesi ve bu dünya-ötesi özelliklerini hakkıyla olgunlaştırmak suretiyle ötelere ulaşabilmesidir. Zaten insan, etrafını çevreleyen, ruhunu kıskaca alan, doğru bir şekilde düşünme ve karar verme yeteneğini örten unsurlardan bir an dahi olsa uzaklaştığında, özünde var olan bu dünya-ötesi özelliklerin farkına varmaya başlamaktadır.

Bu özellikler, bize yüce Allah tarafından bahşedilmiş, nefsimizin kötü arzularının peşinde koşmak suretiyle kaybettiğimiz doğru yola bizi çağıran bir uyarıcıdan başka ne olabilir? Her gün sayısız telaşın, asli varlığımızı unutarak geçirdiğimiz zamanın ve mekânın içinde ruhumuzu karanlığa gömerken, bizleri yeniden aydınlığa davet eden ilahi bir sesten başka bir şey midir o? Ruhumuzun ilahi ayardan saptığı ve sağa sola çekerek bizleri bir uçurumdan aşağı atmak için tüm gayretiyle çabalayan nefsin kötü istek ve arzularına karşı bize bariyer olan, bu ilahi ses değil midir?

Bugün insan, maddenin koyu tahakkümü ve sömürgesi altındadır. Maddeye bu gücü veren bizatihi insanın kendisidir. İhtiyaçların ötesinde var olan her sahip olma arzusu bizleri mana aleminden, dünya-ötesi özelliklerden bir adım daha uzaklaştırmaktadır. Dünyaya azı dişlerimi geçirmek ve nihayetinde ölümü unutmak, ilahi hesaptan ve ahiret bilincinden uzaklaşmayı sonuç vermektedir. Bu durumda ortaya çıkacak olan şey ise insanın salt kendi benliğini, çıkar ve menfaatini düşünmesi durumu olan bencilliktir. Bencilliğin neticesi, erdemlerin ve toplumun önemini yitirmesi, ortak duygu, düşünce ve eylemin itibarsızlaşmasıdır. Bu ise toplum için büyük bir felakettir.

Ruhun, düşünme ve karar verme özelliklerini salt maddi dünyanın hizmetine vermek dünya-ötesi aleme karşı ruhun prangaya vurulması demektir. Ruhumuz, bize dünyalı olmadığımızı, varlığımızın özünü ötelerden aldığını bildiren yegâne unsurdur. İnsan, bedenen ölür. Ruh ise ölmez. Sonlu bir varlık olan bedenin ve onun haz, istek ve arzusunun peşine takılmış bir insan, ruhunu öldürür. Burada çelişki varmış gibi gelebilir. Aslından çelişki söz konusu değildir. Maddi alemde ölen bedendir. Maddi varlığın peşine takılmış, bütün varlığını dünya ve içindeki geçiciliklere adamış bir insanın ruhu ise, manen ölüdür.

Diriliş mümkündür. Ölümü hatırlamak, sonradan yaratılmış bütün varlıkların bir gün yok olacağını, yitip gideceğini düşünmek, dünyanın geçiciliğini ve ötelerin kalıcılığını idrak etmek ile işe başlamalı, ruhun esas yurdunun öteler olduğunu kalben idrak etmeliyiz. Zaten ruh, zaman zaman bu dünyada olmaktan duyduğu sıkıntıyı bize hissettirmektedir. Hissedebiliyor muyuz?

 Şimdi yediğimiz hiçbir şeyin lezzeti yarın damağımızda hissedilmeyecektir. Öyleyse ruhumuzu geçici hazların, istek ve arzuların peşinde öldürmeyelim. Dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde istifade edelim. Yoksula, yetime, garibana, hacet sahibine verelim, gücümüz nispetinde paylaşalım. Erdemli yaşamaya, iyiliği yaymaya ve kötülüğün yayılmasına engel olmaya gayretkeş olalım. Böylece erdemlerle şahsiyet bulmuş ve ruhumuzu dünya-ötesi ile irtibatlı kılmış oluruz. İlahi olana yaklaşmış, sonlu olandan azade, sonsuz olana “aday kul” olmaya hak kazanabiliriz.

Ve kurtuluş, ancak hakkıyla inanan, erdemli ve şahsiyetli bir şekilde yaşayan, nefsine kul olmaktan kurtulmuş, orta yolu tutturmuş ve yalnızca alemlerin rabbi olan Allah’a kul olanlar için mümkündür.

Selam ve dua ile…

10 Aralık 2022 Cumartesi

Kendinde Yok İnsan ve Şizofrenik Toplum

Bir şeyin var olduğunu kabul edebilmek için gerekli olan şartlar nelerdir? Maddi bir şeyin var olduğunu kanıtlayabilmek nasıl mümkün olur? Örneğin, kalem vardır, önermesinin delili nedir? Yahut insan, birisini sevdiğini nasıl ispat edebilir? Maddi varlık ile manevi varlık söz konusu olduğunda biri için geçerli olan var olma kriter/leri diğeri için de geçerli olur mu? Yani “su sıcaktır” derken kullandığımız suyun sıcaklığını bilme yolu ile, senden hiç hoşlanmıyorum, derken kullandığımız hoşlanmama hissinin elde edilme yolu ortak mıdır? Şartların en temel şartı ise mümkün olduğunca objektif, genel-geçer olmalarıdır. Bunlar konuya dair çok temel soru kalıplarıdır ve sorular yine iş başındadır ve zihnimizi kurcalamak için vardırlar. Orada, hakikat yurdunda var olan hikmetleri bulup çıkarmak için sorular gelip yardımımıza koşarlar. Kimileri şeyler hakkında bilme işinin sorular ile mümkün kılındığını bilir, soruları sever. Kimileri ise bilmenin zahmetini göğüslemekten hoşlanmaz, cehaletin koyuluğunu bilme işinin gerçekleşmesi için ihtiyaç duyulan süreçlerin yoruculuğuna üstün tutar. Oysa yorulmak insanı yoğurur. Müspet bir noktaya, hoş bir kıvama getirir. Cehaletin koyuluğu ise sert, zevksiz bir yerde bırakır insanı. 
  Sorular, cevapların hakkını verebilenler tarafından sorulur, sorulmalıdır. Cevapların hakkını verenler, hakikatin ışığında yaşamak isteyenlerdir. Hakikat, insanı uyanık kılan, uykularını uyanık geçirenlerin kaldıracağı cinsten bir ağırlık bırakır, insanın görünmeyen omuzlarına. Hakikat, hayvani nefsin kaldırabileceği cinsten bir ağırlığa sahip değildir. Onu ancak insana mahsus ruh yüklenebilir. 
   İradeli seçim olmaksızın hakikat taşınamaz. O yüzden sorular, bu açılımları kavrayabilme işini mümkün kılar. Soru sormayanlar, hakikatle rabıtayı reddedenlerdir. Hakikatle rabıtası olmayanlar ise hakiki olmayan şeylerle iştigal eder. Düşünce, duygu ve davranış hakikatten uzaklaşır. Hakikatten uzaklaştıkça da yabancılaşma baş gösterir. Yabancılaşmanın sonu ise ya şahsiyetin yok oluşudur ya da sahte şahsiyet üreterek hakikatin boşluğunu doldurmaya çalışmaktır.
   Peki sahte olan hakiki olanın yerini doldurabilir mi? Bir şey, kendisi olmayan; ancak kendisine benzediği iddia edilen şey olarak kabul edilebilir mi? Suya ateştir, denilebilir mi? Rüzgâr, yağmurdur veya at, insandır, denilebilir mi? Bir tanımın içine cins olarak girebilen; ancak tür olarak giremeyen şeylerin aynı olduğu söylenemez. Dolayısıyla çok temel özellikleri birbirine benzeyen iki varlık, ayırt edici vasıfları yönünden ayrı ise bunlar farklı türden varlıklardır. Bu durumda, her varlık türünün kendine özgü nitelikleri ve tür içinde bulunan tek tek şeylerin nevi şahsına münhasır olduğunu kabul etmeliyiz. Bu son özelliği görünür alemde yalnızca insana tahsis etsek, sanırım abartılı olmaz.
   İnsan, mükerrem kılınmış, özgün bir var oluş yolculuğuna sahip olarak yaratılmıştır. Bu yönüyle diğer varlıklardan ayrılır. Bu hususu önceki yazılarımda çokça işlediğim için burada tekrar etmek niyetinde olmadığımı belirtmek isterim.
   İsmet Özel’in bir şiirinde söylediği şu ifade “kendinde var olmak” gerçeğine ne de güzel işaret ediyor: “Yağmur yalnız yağarken yağmurdur. Sen, yalnız senken sensin.” Bir şey ancak tanımına uygun, varlık amacına dönük olarak var olduğunda kendisidir. Eğer o şey, kendi varlığının dışında başka varlıklara, var olma biçimlerine öykünüyorsa ya patolojik bir durum içindedir ya da fena halde aldanmaktadır. Aklı selim olan hiç kimse yağmura kar demez. Kaleme çivi, kediye zürafa demez. Eğer diyorsa, biz o kişinin akıl sağlığından şüphe duyarız. Peki bu durumda olan fertlerin oluşturduğu toplumun sağlıklı olduğunu, doğru bir ortak duygu, düşünce ve eylem içinde olduğunu söylemek nasıl mümkün olabilir?
   Toplumsal olaylar birkaç kişinin yapıp etmeleri dikkate alınarak belirlenen şeyler değildir. Elbette bu kişilerin eylemleri toplumsala dönüşebilir, bu göz ardı edilmemelidir. Ancak bir duygu, düşünce ve davranış, toplumun genelini ilgilendirdiği ölçüde toplumsal olmaktadır.
   Meselenin özüne dönecek olursak, kendinde varlığını yitiren fertlerin oluşturduğu bir toplum, sağlıklı bir toplum olma hüviyetini kaybeder. Kendi öz duygularını, düşünce ve değerlerini, pratiklerini kaybeden bir toplum için artık değişmez diyebileceği bir değer sistemi ve buna bağlı olarak icra ettiği toplumsal pratikler ortadan kalkar. Kendinde var olamayan toplumlar başka toplumların taklitçisi, hayranı olur. Onlar gibi olmaya, hissedip yaşamaya çalışır. Bu hal yerleşik bir hale dönüştükçe toplumsal şizofreni meydana gelir. Gerekli tedbirler alınmazsa sonuç, toplumun başka toplumlar tarafından yönetilmesi, amaçlarına hizmet ettirilmesidir. Kendi geleceğini tayin edemeyen bir toplum ise hür değildir. Zaten toplumsal hafızası ve akıl sağlığı yerinde olmayan bir toplum, var da değildir. Kendine gelemeyen, başka “yerler”de demektir. Bu durum ise, bir toplumun, milletin yok oluşa doğru gittiğinin güçlü emarelerinden birisidir.
   Her şeye rağmen dönüş mümkündür. Yeniler, eskiler gibi olmadıkça gelecekten ümit kesilmez. Toplum içinde aklı selim bir kişi dahi var ise, toplumun olumlu yönde değişimi mümkündür. Elbette aksi yönde değişimi de...
   Yazıyı, Kur’ân-ı Kerim’in toplumsal ayetlerinden, belki de en çarpıcı olan Ra’d suresinin 11. ayetiyle tamamlamak istiyorum: “Bir toplum kendinde bulunanı  değiştirmedikçe Allah o toplumda bulunanı değiştirmez.”

Sorular...

18 Kasım 2022 Cuma

Yolda Olmak

“Aramakla bulunmaz; ancak bulanlar arayanlardır.”
Bâyezid-i Bistâmi

Yol nedir? Yol, bir yürüyeni olduğunda mı anlam kazanır yahut yolun, yolcudan bağımsız kendinde anlamı var mıdır? Yola girmek için yolcuya lazım olan şeyler nelerdir? Yolcu olmak ne demektir? İnsan niçin yolcu olmalıdır? İnsan için kaç türlü yol vardır? Hangi yol, kişiyi nereye götürür?
Bir kavram hakkında, o kavramın ne olduğu, neye benzediği ile ilgili olarak çeşitli sorular sorulabilir. Ben bu denemede yukarıda geçen sorulara cevaplar bulmaya çalışacağım.
Yol, bir başlangıcı ve sonu olan, başlangıç ve son arasında türlü hadiselere gebe, çok sayıda durağa sahip, farklı ara yollar barındıran bir fenomendir. Her yolun kendine has özellikleri mevcuttur. Bu bakımdan yaptığım tanım, bu deneme özelinde, öznel bir tanım olabilir.
Yolun, böyle tanımlanınca, kendinde bir anlamı olduğu sonucu çıkmaktadır. Öyleyse yol, bizatihi kendinde anlamlıdır. Ancak bir yürüyeni olmadığında yolun, anlamı dikkate alındığında eksik kalacağı da aşikardır. Bir şeyin anlamlı olabilmesi, o şeyin tanımında var olan özelliklerin gerçekleşmesiyle yakından ilişkilidir. Su, kendinde anlamlı bir varlıktır. Ancak su, kendinde bulunan özellikler uyarınca tabiatla buluşmadığı, tabiatla bütünleşmediği ve suya konu olan varlıklarla ilişkiye girmediği sürece anlamını tam olarak gerçekleştirmiş olmaz. Yol da yolcusu olmaksızın tam anlamıyla bir anlama kavuşamaz. Yol yürünecek ki vadettiği anlam hayat bulabilsin.
Bir yola girmek için kişiye öncelikle lazım olan şey, hangi yolu yürüyeceğini belirleyip yola çıkmaya niyet etmektir. Yolun nereye varacağını kestirerek, isteyerek, risklerini ve zorluklarını göze alarak belirlenmelidir yolunu, almalıdır niyetini, yolcu. Sonra yola kılavuzsuz mu çıkacak, yoksa bir yol gösteren ile mi yola revan olacak, karar vermelidir, yolcu. Gerekli hazırlıkları yapmalı, yol neyi gerektiriyorsa ona göre kuşanmalıdır, yolcu. Ve yola düşmeli, bir kere karar verince artık arkasına bakmamalıdır. Sabrı, azmi, sebatı, cesareti ve kararlığı kendisine yoldaş bellemelidir.
Yolcu olmak, yol neye mâl olursa olsun, hangi zorlukları içerirse içersin, yolda yürümeyi gerektirir. Yolcu olmak ve yolda kalmak, yol üzerinde zaman zaman karşısına çıkan ara yollara, farklı hedeflere sapmadan, hedefe doğru ilerlemektir. Düşünce kalkmak, yerde kalmaya, geri dönmeye razı olmamaktır, yolcu olmak. Yoldan vazgeçirmek için cazip, nefsi okşayan şeyleri teklif edenlere itibar etmemektir. Hasılı kelam yolcu olmak, yoldan ayrılmamak, yoldan her ne olursa olsun geri dönmemektir.
İnsan, düşünen bir varlıktır. Düşünmek, aklın yolculuğudur. Akıl yola düşünce, bütün bedeni de peşine takar. İnsan, insan olması bakımından yolda olmalıdır. Yolu var eden, insan olmanın sırrını yola gizlemiştir. Ancak yolda olan bu sırra erişebilir. 
İnsan için temelde iki yol vardır. İlki hakikat yolu, ikincisi ise bâtıl yolu. Her iki yol, içinde farklı birçok yolu da barındırır. Bu yollar, sonuç olarak ana yolun varacağı yere ulaştırır kişiyi; ancak menzile yakınlık ve uzaklık bakımından farklılık arz etmektedir, yol içindeki yollar. 
Hakikat yolu, insanın hem dünya hem de ahiret saadeti içindir. Rehberi ve durakları belirlenmiş, ara yolları tarif edilmiştir. Rehbere uyan, hangi durak nerededir, hangisinde inilir, ara yollar hangileridir, kişiyi nereye götürür, bunları bilen için saadet garanti edilir. Yolcusundan istikamet bekler, hakikat yolu. Sabır, sebat, azim ve kararlılık bekler. Bazen düşebilir hakikat yolunun yolcusu, bazen sağa sola savrulabilir. Ondan beklenen, yeniden ayağa kalkması, istikameti bulmasıdır. Yoldan ayrılması, hakikat yolunun sahibini razı etmez. O, ancak yolcuların selameti ve saadetine razı olur. Bu amaç için var etmiştir hakikat yolunu. 
Bâtıl yolu ise, etrafı cazibe merkezleriyle, nefsin istek ve arzularıyla dolu, kişiyi sarhoş eden ve bu yüzden de nereye varacağını unutturan bir yoldur. Rehberi, durakları, ara yolları ve menzili bellidir. Rehberi İblis ve taraftarlarıdır. Her bir durağı ayrı bir cehennemdir. Dünyada ve ahirette azaptır. Ara yolları, farklı kötülük güzergahlarıdır. Sonunda hep koyu bir karanlığa varılır. Yolları var eden Allah, bu yolun yolcularını hakikat yoluna davet etsin diye rehberler gönderir. Onları geri dönmeleri, bâtıl yolda ısrar etmemeleri ve eğer ısrarcı olurlarsa onlara ulaşacakları sonu hatırlatır. Allah, kullarının bâtıl yolda yürümesinden razı değildir. 
Yol(lar), bellidir. Yolcular hazırdır, tercih ettikleri yolda yürümektedirler. Zaman zaman yolcular, karşı yola geçmekte, yol değiştirmektedirler. Sağa sola savrulmakta, düşmekte ve ayağa kalkmaktadırlar. Günün sonunda herkes yolun vardıracağı menzile ulaşacaktır. Kimileri sonsuz saadet menziline, kimileriyse derin hasret ve mutsuzluk menziline...  
Hakikat yolunda istikamet üzere kalmak niyazıyla, selam ve dua ile... 

27 Eylül 2022 Salı

Acı Veren Hazlar Üzerine Bir Konuşma

   Şimdi tat tadılacak ne varsa, sonra pişman olursun, dedi arkadaşına, uçarı bir gülümseme eşlik etti sözlerine. Nasıl olsa bir kere geldik bu dünyaya. Alabildiğine ânı, hazları yaşa, tutkularının peşinden koş. Gençlik eldeyken elde et, zevkü sefa adına her ne varsa. Kâm al dünyadan, felekten çal geceleri. Vur patlasın, çal oynasın. Kime kalmış, ye gitsin, diye de ziyade etti. 
   Kendince böyle nasihat veriyordu arkadaşına. Ona göre yaşamak, debelenmekti gecelerin kusmuk kokan kaldırımlarında. Dürtülerin sınırsız tatminiydi tek mesele, yaşamak diye buna derim ben, diyordu büyük bir gururla. Sanıyordu ki böyle bir yaşam insanı sorumluluk dairesinin dışına çıkarır, acı ve kederden kurtarır. Hayatın zorlu mücadelesinden, uçarılığın kollarına bırakır. Maddi-manevi ihtiyaçların karşılanabilmesi için gereken gayret, yerini ağustos böceği misali yan gelip yatmaya bırakır. Ama sonunda işi gücü çalışmak, ne sıkıcı bir mahluk bu, hiç eğlenmez, yiyip içmez mi, diye küçümsediği karıncanın kapısına gelir, ağustos böceği misali. Sonunu düşünmeyen avareliğin sonu, hazindir.
   Bu sözler üzerine arkadaşı sordu ona: Haz nedir? Ve devam etti: Haz düşünsel, davranışsal ve ahlaki yapıp etmeler neticesinde ruhun duyduğu bir hissiyattır. Mesela bir düşünsel problemi çözmenin ardından gelen gevşeme ve rahatlama hissi, ağır bir buğday torbasını kaldırıp kilerdeki yerine koyduktan sonra oluşan başarma duygusunun yaşattığı his, beli bükülmüş bir ihtiyarı, yolun karşısına geçirdikten sonra duyulan zevki selim... Bunlar çeşitli bağlamlarda da olsa insanın yaşadığı hazlardır. Peki senin ifade ettiğin, beni yaşamaya davet ettiğin haz nedir? Yalnızca ama yalnızca bedensel birtakım tecrübeler ile ulaşılan, geçici ve sonrasında insana türlü sıkıntılar veren bir haz... Hatırlar mısın, bir hocamız bize “Haramda huzur arayana, huzur haram olur.” diye ara ara hatırlatmalar yapardı. İşte senin tavsiye ettiğin şey, tam da bu gerçekliği açığa çıkarıyor. Sen diyorsun ki, gece alemlerinde, işret meclislerinde, aklını, fikrini, bedenini, ruhunu kirlet. İnsanlık onurunu terk edip, hayvansal bir yaşamı, hatta daha da aşağı bir hayatı tercih et. Peki soruyorum sana: Neye karşılık ve neyi elde etme pahasına?
   Arkadaşı şöyle bir durdu, şaşırmış bir şekilde ve boş; ancak çaresiz bir bakışla ona baktı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Çünkü konuşmanın daha ilk anında söylediği şeyleri ve sonuçlarını daha önce hiç düşünmemişti. Kendisi, sahip olduğu zihniyeti, davranış şekilleri ve hayat tarzı üzerine hiç ama hiç düşünmemişti, bunu o an fark etti. Sonra birden şöyle dedi: Ne güzel işte canım! Dert yok, tasa yok. Hesap yok, kaygı yok. Orası senin burası benim, göçebe kuşlar gibi istediğin yerde istediğin anda olabiliyor, dilediğini yapabiliyorsun. Canın istemedi mi, kalkar gidersin, bitti der bitirirsin. Bundan âlâsı var mı? Hem ne o öyle, hep bir dikkatli yaşamak, hep bir disiplin ve düzen içinde olmak? Böyle yaşayan insanların yüzü hiç gülmüyor, hep bir endişe ve huzursuzluk taşıyorlar. Başkaları için yaşayıp, ölüp gidiyorlar. Ben bu dünyaya başkalarını razı etmeye, kendimi onlara feda etmeye mi geldim? Neme lazım, dedi ve zafer kazanmış komutan edasıyla şöyle ellerini iki yana açıp geriye doğru yaslandı.
   Arkadaşı bu düşüncelerle ilk kez karşı karşıya değildi. O yüzden sakindi. Ona şöyle cevap verdi: Bir ihsan sahibi kimse sana bir düzine koyun verse, bunları kendine sermaye edin, hem kendin faydalan, hem de ihtiyaç sahiplerini faydalanır dese, sen de bunu kabul edip koyunları alsan ne yapardın? Dedi ki: Elbette sözüme sadık kalır, hem kendim faydalanır hem de garip gurabayı nasiplendirirdim. Arkadaşı bu sefer dedi ki: Peki ya sen o koyunların  her gün birisini yiyip, birisini satıp parasıyla da gününü gün etseydin ne olurdu? O da şöyle cevap verdi: Hem sözümde durmayıp ihanet etmiş hem de sermayemi akıllıca kullanmadığım için aç açıkta kalıp ele muhtaç olurdum. Kendime de çok kızardım. Arkadaşı şöyle devam etti: Peki böyle yapmayıp ilk başta söylediğin gibi sözünde dursaydın, koyunlarını yetiştirip, hem kazanıp hem de fukarayı gözetseydin ne olurdu? Dedi ki: Harika olurdu! Hem sözümü tutarak mertliğimi korumuş olurdum hem de sermayemi akıllıca kullandığım için halim vaktim yerinde olurdu.
   Arkadaşının yüzüne bakıp hafifçe tebessüm etti. Galiba bu kez kaçacak yeri de, yapacak itirazı da kalmamış gibiydi. “Peki şimdi soruyorum sana: Konuşmanın başında beni özendirdiğin, hayat budur dediğin yaşam tarzının, ihsanı kötüye kullanan, namert ve sefih kişinin durumundan ne farkı var? Önce azıcık bir haz elde edip sonra gerek maddi gerekse de manevi zarara uğrayan avareden ayrılan yönü nedir? İkisi de bir değil midir? Birisi Allah’ın kendisine bahşettiği bedeni, parayı, zamanı ve daha nicelerini sefihçe/akılsızca çarçur eder, diğeriyse bir ihsan sahibinin -ki asıl ihsan sahibi olan Allah’tır, mülk O’nundur- lütfunu gereği gibi değerlendirmeyip, emanete ihanet ederek kınanacak bir konuma düşer. Önce düşünce namusunu kaybeder, sonra da şahsiyetini geçici hazlar için basitleştirir. Ardından yavaş yavaş beden sağlığı bozulur, zihnen yıpranır, manevi olarak bunalıma girer ve maddi imkanlarını da tüketir. Artık ne zevk ne de sefa kalmıştır ona. Gece alemlerinde birlikte kâm aldığı dostları, ahbapları da yalnız bırakmıştır onu. Terk edilmiş, yapayalnız kalmıştır. Hep nefsi için, bencilce bir hayat yaşadığından, kimse halini hatrını da sormaz olmuştur artık. Hazlar geçmiş, büyük, onulması zor acılara bırakmıştır yerini.
   İşte senin en başından beri özendirip durmaya çalıştığın, türlü kelimelerle süsleyerek beni davet ettiğin hayatın sonu kuvvetle muhtemel budur. Ya bu dünyada ya da ahirette veya her ikisinde de sonuç iflastır. Oysa ben seni helal dairede ve makul ölçülerde zevkleri tatmaya, aşırılıktan kaçınarak bedenini, zihnini, ruhunu ve maddiyatını korumaya, yani insanca bir yaşama davet ediyorum. Yalnızca kendin için değil; tüm mahlukatın iyiliği ve selameti için yaşamaya davet ediyorum. Sonsuz hazların yoluna, ebedi saadet diyarına çağırıyorum. Ve sana çok pratik bir ilke veriyorum: Ne zaman ki bir şeyleri yemeye başladıktan sonra içinden bir ses (vicdan, aklı selim) sana durman gerektiğini, bu kadarının yeterli olduğunu söylerse orada dur. Araç kullanırken belirli bir hıza ulaşınca içinden bir sesin sana, daha fazla hız yapmaman gerektiğini söylediğini duyunca onu dinle. İşte o temiz fıtratın, aklı selimin sesidir. Bütün işlerinde ölçün bu olsun. Tam aksine, hep daha fazlasını isteyen, dur durak bilmeyen bir sesin çağrısını işittiğinde, bil ki o, sırf zevkleri yaşamak için senin uçurumdan düşmene razı olan şehvetindir. Ve sonu acıdır, hüsrandır, kayıptır, dedi.
   Arkadaşını ikna edebilmiş miydi, bilmiyordu ama, onu iyiden iyiye sarstığını, onda yaşamı üzerine bir sorgulamaya dair kuvvetli bir istek uyandırdığını tahmin ediyordu. Zaten her insan kendi tercihleriyle yaşardı. Ona ancak tavsiye vermek düşüyordu, o da öyle yaptı. 
   Çağımız ayartıcıların her türlü araçla, aklı selime, vicdana karşı şehveti körükleyen, haz ve hıza teşvik eden ayartıcı bir çağdır. Bu saldırılara ancak kuvvetli bir iradeyle karşı gelinebilir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi: “Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.” Nahl, 99
Bizi yaratın, şekillendiren, belirli bir ömür verip yaşatan, vakti geldiğinde öldürüp, yeniden diriltip hesaba çekecek olan yüce Allah’a güvenelim, iyiliğimiz ve selametimiz için ve sonlu hazları tadıp sonsuz acılar yaşamamak için emir ve yasaklarına uyalım. Yol, Resûl-i Ekrem’in temiz, şek ve şüphesiz biricik yoludur. 
Selam ve dua ile...

19 Ağustos 2022 Cuma

Bundan Adam Olmaz yahut Adam Kime Denir?

    Halk arasında, özellikle de kişilerin birincil ve ikincil ilişki içerisinde olduğu sosyal gruplarda başarısız olmuş ve "elle tutulur gözle görülür" bir fayda sahibi ol(a)mayan kimselere söylenegelen  "Bundan adam olmaz!" cümlesi hepimizce malumdur. Belki de hayatımızın bir yerinde bu cümleye maruz kalmış olabiliriz, kim bilir? Bu, kimi yönleriyle haklı; ancak maksadı aşan bir ifadeyle ortaya konan bir serzeniştir. Fakat bir o kadar da sorumluluk bilincinden uzak, adam olmaklık vasfının hak ettiği anlamdan soyutlanmış bir cümledir. Bu sözün sahipleri nispeten haklıdırlar, çünkü kişiden beklenilen güzel hasletler ve toplumsal fayda sağlanamadığı için bu tepkiyi göstermek durumunda kalmışlardır. Haksızdırlar, çünkü kişinin maddi-manevi olumlu gelişimi ve topluma kazandırılması noktasında sorumluluk üstlenmemekte ve yalnızca karşısında duran probleme kınayıcı tutum ve davranışlarla tepki vermek suretiyle vicdan rahatlamakla yetinmektedirler. Başarısız olmuş bireyin bu durumunun analizi yapılmadan, başarısızlığına yol açan nedenler belirlenmeden söylenecek her söz beyhudedir veya eksiktir. 

   Kişi kendisi, ailesi ve çevresiyle bütünlük arz eden bir varlık sahasında yaşamaktadır. Bu çevre ferdin kişilik yapısının oluşumunda büyük etkilere sahiptir. Dil ve düşünce dünyası bu çevrenin etkileriyle oluşmaktadır. Değer yargıları, estetik anlayışı ve daha birçok manevi olguyu sosyal gruplarla girdiği ilişkiler neticesinde kazanmaktadır. Yazılı-yazısız normlar vasıtasıyla içinde bulunduğu topluma uyumlu hale gelmektedir. İnsan, içine doğduğu sosyal ortam ve şartlar göz önünde bulundurularak uygun bir şekilde yetiştirilirse kendisinden bekleneni toplumuna verme olasılığı çok daha yüksektir. Fert, kısaca işaret edilen bu gelişme sürecine katılıp amacın hasıl olmasına uygun düşecek şekilde sürece dahil olursa, içinde bulunduğu toplumun sosyo-kültürel yapısına kolay entegre olabilir ve yukarıda bahsedilen adamlık profiline uygun bir gelişme seyredebilir. Üzerinde durduğumuz kavramla söyleyecek olursak, bu kişi için içine doğduğu toplumun adamlık kriterlerine göre “adam olmuş” denilebilir. Elbette bu adamlık olgusu toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Bir toplum için adam olan diğer toplum için olmayabilir. Bazı ortak erdemlere sahip olmak bütün toplumlarda geçerli sayılan bir adamlık kriteri olarak görülse bile, dönem dönem bu tür erdemlerin “düşük profilli” insanlara has özellikler olarak tasvir edilmesi, ortak bir adamlık tanımına ulaşmayı da zorlaştırabilmektedir. (Aşağı satırlarda bu konu nispeten detaylandırılacaktır.) Bugün yaşadığımız dünya maalesef böyle bir zamanı tecrübe etmektedir. 

   Peki her toplum adamlık kavramına aynı anlamı mı yüklemektedir? Yahut adamlık nedir? Durumu ters-yüz etmek niyetinde değilim. Fakat yaşanılan toplumlar ve bu toplumlarda kabul edilen  ahlakilik/ahlaklı olmak kavramı arasındaki farklılıklara dikkat çekmeyi denemeye çalıştığımı ifade etmek isterim. Bir toplum düşünün. İnsan denilen varlığın kendi de dahil olmak üzere hiçbir varlığa karşı sorumluluk duygusunun olmadığı, insan bedenine ve yaşam hakkına saygının bulunmadığı, fahşanın ve münkerin toplumsal karakteri yansıttığı bir toplum... Tabiri caizse tamamen hayvani istek ve arzuların tatminiyle meşgul olunan bir toplum. Peki bu toplumda adamlık nedir? Adam kime denir? Diyebiliriz ki biz, bu toplumda adam olmak işini ancak yukarıda ifade ettiğimiz sufli halleri icra etmek suretiyle başarabileceğiz. Bu dairenin dışına çıktığımız zamansa, adam olmamak suçuyla karşı karşıya kalacağız. Yani erdemli insan için "senden adam olmaz!" damgasıyla yüzleşmek mecburiyeti ortaya çıkacak. Böyle bir toplumda iyilik namına ne varsa alay konusu edilecek, iyi insanlara aptal gözüyle bakılacak. Zamanla anormal kabul edilecekler, sözleri değersizleştirilecek ve kendi değerlerine göre yaşam hakkı dahi ellerinden alınabilecek. Ve böyle bir toplum günden güne çözülmeye, bozulup çürümeye doğru hızla “ilerleyecek”. İyilerin varlığı onların yok oluşuna engel olamayacak. Ancak iyilere kulak verilirse bu yok oluş yerini “yeniden doğum”a bırakabilecek. Ve buna, erdemsiz toplumun insanı karar verecek. Adamlığı, sufli/aşağı bir yaşam sürmeye bağlı gören erdemsiz toplumun insanları... 

   Yukarıda çok kabaca anlatılan olumsuz toplum örneğinin karşısında birde bu toplumla taban tabana zıtlık arz eden erdemliler topluluğu mevcuttur. Onlarda ise adamlık tekbir ilaha yani Allah Teâlâ'ya kulluk etmek, O'nun katından gönderilen adamlık dinine (İslam'a) inanmak ve Resulü Ekrem (s.a.s) aracılığıyla indirilen vahye uymak. O’nun rehberliğine ve önderliğine gönülden inanmak. Bu toplumda kişilerin "adam olmaz" ifadesine maruz bırakılmadığı ve toplumun salih kimseleri tarafından olumsuz hallerinin tedavisi için onlarla bizzat ilgi alaka geliştirdikleri, dertleriyle dertlendikleri, kınayıcı olmak yerine çözüm üretici bir anlayışa sahip oldukları şüphe götürmez bir gerçektir. Ve bu iş, yalnızca kamu kurum ve kuruluşlarının yahut sivil toplum kuruluşlarının işi olarak görülmemektedir. Her bir fert, kendi nefsi için istediği hayırlı özellikleri bir başkası için de istemekte ve bunun için gereken mücadeleyi gönülden ve kararlılıkla vermektedir. Bu işi bir iman borcu bilerek yerine getirmektedir.  Böyle bir toplumda ahlaksızlık ve toplumsal kaos olayları yok denecek kadar da azdır. Fakat imtihan gereği bu zikredilen ve zikredilemeyen tüm olumsuzluklar var olmaya  devam edecektir. Bu olgu ise elbette erdemli toplumun insanı için asla kötülük işlemeye bir mazeret değildir. Bilakis, iyiyi ortaya koymak için kötülükle mücadelenin ilahi bir vazife olduğunu bilir, erdemli toplumun erdemli insanı. 

   Peki insana “adam olmak” yolunda düşen vazifeler nelerdir? Öz bir şekilde söylemek gerekirse, tekbir ilâha yani Allah Teâlâ’ya kulluk etmek, indirdiği Kitap’a (Kur'an'a) uymak ve Resulü Ekrem’e (s.a.s) ittiba/tabi olmak. Sufli bir halden erdemli bir hale geçebilmek adına aşırı istek ve arzulara karşı cehd/mücadele etmek, nefsinin tüm heva ve heves çağrılarına karşı koymak. İşte o zaman adam olmaya doğru giden yolda yürümeye başlamış demektir insan! İşte o zaman eşrefi mahlukat tahtına doğru çıkan merdiven basamaklarına ilk adımı atmış ve ahiret meydanında, hesap yerinde alnına alçaklık/adam olamamak damgası vurulmaktan kurtulmaya dair ümit beslemeyi hak etmiş demektir. 


Öyleyse ey insan, Adem ol! Yanlış yolda ısrarcı olma, hakikate dön. İblis’in ilahi rahmetten kovulmasına sebep olan yanlış yolda ısrarcı olma durumunu terk eyle. Bil ki İblis, senin apaçık düşmanındır. Ve senin de rahmetten kovulmanı istemekte, bu amaç için çalışmaktadır. Bu düşmana ancak vahye/Kur'an'a ve ebedi önderimiz Resulü Ekrem’in örnekliğine tabi olanlar karşı koyabilir. Öyleyse, Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp doğruluk yolu üzerinde azim ve sebatla yürü!

   Yol uzun ve çileli, vakit kısa, varış yeri ise selamettir. Bu selamete ancak Kur’an ve Resulü Ekrem’in eşsiz rehberliği temele alınarak varılabilir. 

Selam ve dua ile... 


Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...