25 Eylül 2021 Cumartesi

Zamanın Kötülüğü Üzerine Bir Deneme

Efendimiz (s.a.s) bazı hadis rivayetlerinde "ahir zaman"dan haber vermiş ve bu zamanın olumsuz özelliklerine vurgular yapmıştır. Hadisleri okuyanlar için akla gelen ilk soru genellikle “ne zamandır şu ahir zaman?" olabilmektedir. Oysa anlama dönük olarak sorulması gereken ilk soru şöyle olsa gerektir: Nedir şu "ahir zaman?". İlgili rivayetleri Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir sure olan, ahir zaman olgusunu anlamak ve anlamlandırmak için başvuracağımız Asr suresi ile birlikte yorumlamak, maksadımız açısından daha anlamlı sonuçlara ulaşmamızı sağlayacaktır diye ümit ediyorum. 

Rahman, Rahim olan Allah'ın adıyla, 

1- Asr´a yemin olsun ki,

2- insan mutlaka bir ziyandadır.

3- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

Peki, Asr suresinin ayetleri hangi olgularla beraber düşünüldüğünde bizlere ahir zaman hadisini anlamlandırma konusunda yardımcı olabilir? Asra and içmek acaba yalnızca bir zaman vurgusu mudur? Ya da yalnızca ayetin indiği dönemle mi kayıtlıdır? 

Asra and olsun ayetiyle ilgili olarak “her yeni asra, yüz yıla, içinde yaşanılan ve gelecek olan yüzyıla/asra yemin olsun, her insan topluluğunun içinde bulunduğu zamana and olsun” şeklinde bir yorum yapmak, ayetin kapsayıcılığına daha uygun düşmektedir, diyebilirim. Ayette, aslında her asır için geçerli olabilecek bir tablo gösterilmekte ve her yüzyılda insanlığın nasıl bir içtimai/toplumsal görüntü sergilediği ve sergileyebileceği ifade edilmektedir.

İnsanlık,  yüzyıl içerisinde bir başlangıçtan bir sona doğru seyreden, toplumsal yapının sürekli olarak değişime uğradığı bir görüntü arz etmektedir. Sağlıklı bir yapıya sahip olan toplum/lar, bu yapılarını muhafaza edecek dinamikleri kaybetmeye başladıklarında zaman içerisinde gittikçe çözülmekte, ahlaki erozyonların baş göstermesiyle birlikte “ahir zaman“ ortamına doğru evrilmektedirler. 

Dönelim hadis rivayetlerinde bahsi konu olan “ahir zaman" olgusuna. Ahir zaman olgusu, Asr suresiyle birlikte anlaşılmaya çalışıldığında, aslında ahir zaman kavramının her çağın sonu yani dinden uzaklaşma, ahlaki erozyon ve bunların sonucu olan sosyal yaşamda kaos, huzursuzluk, suç oranlarında artış, sosyal ve psikolojik dengesizlikler vb. türünden bozulma durumlarını ihtiva ettiği söylenebilir. Ahir zaman kavramını büyük kıyametin habercisi olarak yorumlayan alimlerimiz olduğu gibi, her toplumun kendi kıyametinin alameti olarak da değerlendirilebilir. Meselenin Kelam ilmine taalluk eden taraflarını ilgili eserlerden okumak mümkündür. Ben burada, mezkur olgunun bilhassa toplumsal yönüne dikkat çekmeye gayret ediyorum.  

Esasında toplumlar nesiller üzerinden varlıklarını sürdürmektedirler. Her toplumun kendi yapısını oluşturan maddi-manevi kültür öğeleri, o toplumun nesilleri aracılığıyla geleceğe tevarüs ettirilmektedir. Yozlaşmaya başlayan toplumlarda bu süreç sekteye uğramakta, nesiller bu görevi ifa edemedikleri için toplum yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu tehlikeye maruz kalan toplumlar bir müddet karşı mücadele verseler de neticede zamanla güçleri tükenmekte ve ardından gelecek güçlü bir nesil savunması olmadığı için toplumsal yapı değişmekte ve yerini başka kültür ve menfi değerler sistemine bırakmak  mecburiyetinde kalmaktadır. Bu durum bireysel yaşamdan aile kurumuna, oradan da diğer ilişki ağlarına sıçramak suretiyle toplumda var olan müspet gelenekleri teker teker aşındırmaya başlamakta, yerini menfi anlayış ve değerlere bırakmaktadır. İşte bu değer temelli yapısal değişiklikler, bir süre sonra toplum tarafından kanıksanarak, kendilerine karşı mukavemetin gerekliliği de beyhude görülmeye başlanmaktadır. Ve neticede toplumsal değerler yok olmakta, toplum kendi kıyametini yine kendisi çağırmaktadır. 

Böylece asrın sonuna doğru toplumsal yapı çatırdamakta ve çöküşü kaçınılmaz olmaktadır. İlâhi hakikatlerden uzaklaşan ve onun ilkelerinden yüz çeviren topluluklar bu acı akıbetle yüzleşmek durumundadır. Çünkü Allah'ın yeryüzüne koyduğu toplumsal yasalarda bir değişme söz konusu değildir. Her kim adalet ve ahlak üzerine kurulan ilahi sistemi toplumuna hakim kılar; yaşam o toplum için kolaylaşır ve adalet hakim olur. Her kimde bu yasalardan uzaklaşarak Allah ve Rasulü’ne (s.a.s) rağmen kendi değerler sistemini  tesis etmek ister; er ya da geç çözülmeye ve yok oluşa doğru gitmek durumunda kalacaktır. 

Her eserin bir ustası vardır. O eseri en iyi tanıyan ve o esere en uygun standartları ve kullanma kılavuzunu belirleyen de yine onu yapan ustasıdır. Bu kainatın yaratıcısı Allah'tır ve bu kainat O'nun eseridir. Dünyada huzur ve barış içerisinde yaşayabilmenin anahtarı vahye dayalı bir sistem kurmakla mümkün olur. Yine bu sistemi Rasulullah (s.a.s) rehberliğinde inşa etmek, kılavuzu doğru uygulayabilmenin yegane ölçüsüdür. İşte o zaman insanlık karanlıklardan aydınlığa çıkacak ve dünyada insan, hayvan, bitki ve en genel anlamıyla var olan her varlık için adalet, huzur ve güven hakim olacaktır.

Unutmayalım ki bu cihan bir imtihan sahasıdır. Hak ve batılın zıt kutuplu medeniyet savaşı kıyamete dek sürecektir. Zafer elbetteki hakka tabi olanların olacaktır.

"İman edenler Allah yolunda; inkar edenler ise şeytani güçler yolunda savaşırlar." (Nisa/76) ayeti gereğince bir duruş sahibi olmak ve hangi değer ile kıymet bulmak tercihi, insanın varoluş gayesinin en önemli sebeplerindendir.  Adem'in tutum ve davranışları mı, İblis'in tutum ve davranışları mı? Tercihler ve doğuracağı sonuçlar bellidir. Allah’ın razı olduğu yol elbetteki apaçıktır. Kur'an'ın ve sünnetin yolu... 

İnsanlığın yeni bir yüzyılın ilk çeyreğini doldurmak üzere olduğu, sosyal, psikolojik, siyasal, ekonomik ve bunların tamamının temelinde var olan ve en büyük problem olarak görülmesi gereken metafizik bir buhranı yaşadığı şu günlerde, denememizin okurumuza ve ulaştığı her bir ferde varoluşunu yeniden düşünme; Allah’a ve bizler için gönderdiği ilahi kelamı olan Kur’an’a dönerek, objektif bir perspektifle yeniden bir okuma yapmasına vesile olmasını umuyorum. Anlam olmadan hayat yaşanmaz. Ve hayatın, kendisi uğrunda yaşanmaya değecek olan “anlam” ise, bizi geçici olan şeylerin tutsaklığından kurtarıp, ebedi olanla özgürleştirecek olandır. 

Selam iyilik, huzur ve esenlik yoluna uygun olarak yaşam sürenlerin üzerine olsun! 

En doğruyu bilen yalnızca Allah'tır!


15 Eylül 2021 Çarşamba

Sana İtirazlar

Yürüdüğün yollara nakşeyledin
En soylu duygularını
Öfkenle
Sevincinle
Hüznünle
Hep anıları dokuyarak seğirttin kaldırımlarda
Dengede durmaya çalıştın kimi zaman
Belki de ruhunun bir yerlere çekmesini
Engellemek içindi onca kan ter içinde kalış
Ve bazen de yakarış
Çoğu zaman da aldanış
Eşe dosta, en çok da kendine serzeniş
Kopuş. 
İnsandan, insana, insanla, insansız 
Somurtuş. 
Kokuşmuş çehrelere bir tür itirazdı sende
Lahza, umutlanış
Sonra yüzüstü kapaklanış
Bir atımlık şahlanış
Ardından kalleş kurşunla dizüstü çöküş 
Sevmeler, altın değerinde değerleniş
Ardından tağşiş
Belki de gemileri böyle yürütüyor kaptanlar 
Böyle dayanıyor uzun yollara tayfa 
Yalandan sevmelerle
Aşılıyor en vahşi dalgalar
Belki de bir bilseler gerçeği 
En gerçeğin, ölümün pahasına
Açacaklar yelkenleri 
Sevdiği ne varsa batıracaklar birlikte
Sevdikleri ancak sevilmedikleri kaptanlarıyla, o alçak, yılan gemiyi. 

8 Temmuz 2021 Perşembe

Sahici Sahtelik yahut Esaslı İşlerle İşimiz Olmaz

   Düşünüyordu yine, sırtüstü uzanmıştı. Aklını kurcalayan, insana dokunan, insanla, insanın yazgısıyla bitişik olan bazı şeyler vardı, uyuyamıyordu. Son zamanlarda iyiden iyiye farkına varıyordu yaşananların. Niçin’ini anlamaya bu kez çok yaklaşmıştı yahut öyle sanıyordu. Herhalde artık esaslı duygulara sığdırmaya çalıştığı onca esaslı olmayan şeylerin, asıl yerlerine iade edilmelerinin gerekliliğini kavrıyordu. İnsanı, onu var eden özelliklerini ya da sonradan bir başkası olmasına sebep olan  nedenleri düşünüyordu. İnsanların özünde kendilerine karşı hep iyi olanı, ahlaklı olanı, temiz olanı beklediklerini; ancak başkalarına karşı böyle bir tutum içerisinde olmadıklarını gördükçe kafasına takılıp duran o can sıkıcı sorular bir bir cevabını bulmaya başlıyordu ya da bir ümit doğumuydu bu. 

   Soruyordu kendi kendine. Esaslı olmayan amaçlara nasıl oluyordu da esaslı olan şeyler vasıta kılınıyordu? Örneğin sevmek işi soylu bir gönül eylemiydi. İnsanlar birçok menfaati elde edebilmek için sevgi cümleleri kurmak, sevgi gösterileri yapmak suretiyle sahici olmayan işlerine sahilikleri alet edebiliyorlardı. Hiç öyle hissetmese de sırf maksadı hasıl edebilmek pahasına sahte bir "seni seviyorum" denilebiliyordu. Sahte bir "seni seviyorum". Sevmek özü itibariyle sahte bir eylem değil, olamazdı da. Ancak yalan, gerçeğini sahtesinden ayırt edilemeyecek ustalıkta iş tutanlar için bize sahtelikleri gerçek-miş gibi gösterebiliyordu. Yalan, gerçek olan eylemin sonucunu değil, yalancının kişisel menfaatini elde edebilmek adına, gerçek olanı kullanarak gerçek olmayanın örtbas edilmesine vasıta kılınan şeydi. İnsan yalan söylerken dahi gerçek olana muhtaçtı. Gerçek olan şey kullanılmadan yalan söylenemezdi. Bu da bize hayatın, özünde tam anlamıyla gerçeklerle yaşanabileceğini, yalanın insan yaşamında inşa edici bir değerinin olmadığını göstermesi bakımından önemliydi. Yalancıların dahi gerçeklere muhtaç olduğu bir durumda asıl olanın gerçek olduğuna dair başka delil gerekmezdi. 

   Yine tefekküre dalmıştı. İnsan yaşamına değen her ne varsa enine boyuna irdelemek istiyordu. Anlamak, neliğini, nasıllığını kavramak arzusundaydı. İnsanı insan olmadan önce, insan oluş evresinde, insan olunca ve insan kalma serüveninde bilmek, tanımak, anlamak işine soyunmuştu. Doğrusu netameli bir işti bu, farkındaydı. Ancak kendi varlığını tanımak, diğer tüm varlıkların içerisindeki yerini anlamak, en özelden en genele doğru bir açılımla kainat ile ilişkisini kurabilmek ve bir özne olarak yaşamı değerli kılmak adına, soylu bir çileye doğru çıkmak üzereydi yolu, bunun için huzurluydu.
İnsanın, yaşamı boyunca zorunlu yahut isteğe bağlı olarak kurduğu sayısız bağ ve ilişkiler ağını düşünüyordu. Maksadı insanları mahkum etmek suretiyle kendi nefsini temize çıkarmak değildi elbet. Sadece kendi yerini tespit etmek, her anı değişmekle illetli şu fani yaşamı, mahdut vakitler içerisinde sayısız hatıralar biriktirdiği ademoğullarını biraz olsun anlamaktı isteği. Eğer böyle yapmasa bir sahtelikler dünyasında gerçeği aramak suçunu nasıl taşıyacaktı üzerinde? Nasıl “nasılsınız” diyecekti insanlara, hal hatır soracaktı “sahteden”. Bir insan bütün ömründe olmayan şeyleri varmış gibi “düşleyerek” nasıl yaşayabilecekti? 

   Eş, dost, ahbap... Hakikatleri bilinmeksizin, sevmek işi olmaksızın hangi anlama matuf olarak var olduğu bilinmeden, aslında her biri ayrı ayrı sahtelikler barındıran birer aldatmacadır yaşadıklarımız. Hakkı verilmeksizin, gereği ifa edilmeksizin yaşanması muhal olan duygulardır her birinin icap ettirdiği. Ya girmemeli altına böylesine gerçek olan yüklerin ya da gerçek olanı kılıf yaparak sahtelikleri gizlememeli. Allah’ın gerçek olarak yarattığına sahte olanı iliştirmek ihanetini etmemeli. Özü esaslı bir sahicilik barındıran insan ruhuna sahtelik pasını değdirmemeli. Varsın yalnız başına, soğuk kış günlerinde soylu bir ölümle veda etsin yaşama sevgiler. Isınmaktansa sahte sıcaklıklarda, yeğdir soylu üşümeler. Varsın sahte duygularla coşmasın gönüller, sahici bir sükunetle birlikte Allah’tan bir ihsan olan asil yalnızlık yeğdir. 
Sonra bir an duraksadı. Başını sağa sola şöyle bir asilce salladı. Kaşlarını çattı ve hayır, istediğim bu değil, dedi. İsterim ki ademoğlu sevsin birbirini. Girmesin aralarına kin ve düşmanlık. İsterim ki tutulsun Allah’ın kopmak bilmez ipi, kenetlensin sahici bağlarla müminlerin gönülleri. Ödensin kardeş olmanın asil bedeli, yaşamaktansa aldatıcı birliktelikleri. Üstelik daha ağırdır onun bedeli. Ayrılık, acı, kan, göz yaşı ve hüzün seli. Doğsun güneş aziz beldelere, düşsün sevginin cemresi çorak gönüllere. Hakikat yurduna giderken hızla hem de, bilinsin ki fayda yok sahtelikten, tek çıkar yol sarılmaktır hakikate, diye de mırıldanarak sözlerine bir süreliğine ara verdi. Biraz olsun huzur bulmuştu bu defa. Ancak henüz sefer bitmemişti, biliyordu. O yüzden erken sevinmek yok diyordu. Büyük Sevinç gününü görmeden, yol bitmez diyordu. Ve aziz dostlara selam ediyordu... Sahici dostlara, layıkıyla sevenlere selam ediyordu.

   Selam ve dua ile aziz dost...


16 Haziran 2021 Çarşamba

Yeniden İslam Olmak


Ölüm, cansızken sonradan can bulan bir varlığın, belirlenmiş yaşam süresinin dolması sebebiyle, yaşamsal fonksiyonlarını yitirmesi, yaşamını sürdürmesini mümkün kılan beden mekanizmasının işlevsizleşmesi olgusuna denir, diyebiliriz. Genelde tüm canlı varlıklar için geçerli olan bu yasa, "ruh sahibi" insan özelinde düşünüldüğünde ise, tanımın eksik yönleri, insan ruhunun mahiyeti yani özsel nitelikleri dikkate alındığında, onu bu tanımın dışında bırakır ki bu da anılan ölüm tanımından yola çıkarak modern “bilimsel” bakışın salt biyolojik varlık mesabesinde gördüğü insan tekinin hakkını, insan olmaklık bakımından bizatihi teslim edemediğinin bir  tezahürüdür, denilebilir. 

İslam itikadına/inancına göre ilk insan ve ilk peygamber olan Adem (a.s) ile başlayan insan olmak ve insan kalabilmek yolculuğu ve imtihanı, yeryüzünün insan yaşayan yerlerinde tüm insanlar için ortak bir dava olarak günümüze dek varlığını korumaya devam etmiştir. Bugün insan zihni bölünmüş bir yapı arz ettiğinden, çoğunluk bütüncül düşünememekte ve sanki insanlık yeni keşfediliyormuş algısıyla kendi inşa ettiği ve bir tür değişmez yasa olarak belki de “iman ettiği” “bilimsel düşünme” yollarının taşlarını döşerken, insanı bir evrimin ürünü olarak şimdiki halini almış olan “şans eseri” bir “sürpriz varlık” olarak görmekte, onu tüm insanlığa böyle sunmaktadır. 

Üzerinde durmaya gayret ettiğimiz meselede, modern çağın insan yorumunun temel dinamizmi olan asri hümanist perspektifin, insanlığın başına ördüğü en çetrefil çoraplardan birisi olduğundan söz etmeyi deniyoruz. 

Çok önemli ve hayati bir meseleyi keşfettiği vehmine kapılan ve insan denilen “muammaya/bilinmeze” dair ciddi ve esaslı bir cümle kurduğuna inanan bu modern bakış açısı, insana yeniden hayat veren, insanı Tanrı’nın “oyuncağı” olmaktan kurtardığını sanan bu hasta zihnin veba saçan düşüncesi, insanlığın başına artık yadsınamaz bir şekilde nasıl bir bela açtığını iyiden iyiye hissettirmektedir. Modern insan tasavvuruna göre düşünenler için, bir ruh sahibi olmayan ve bu dünyada insanın yaşam alanını paylaştığı diğer canlı varlıklarla ortak olarak görüldüğü ölüm hadisesi, insanın biyolojik ölümünü tarif ederken, aslında onun ruh yönünü ıskalamak suretiyle gerçek ölümle yüzleşmesini engellemiş, ona yaşarken ölmeyi, “insan olmaklık” ile gerçekleşecek gerçek ve esaslı yaşamı ve dahi ölümü, haksızca ve zulmetmek suretiyle “insana rağmen, insan için” şeklinde formüle edilebilecek hastalıklı bir bakış açısıyla gasp etmiştir. Oysa bir şeyin o şey olmasını sağlayan bileşenlerini göz ardı ederek, o şeyin tek bir yönünü hesaba katmak suretiyle  tanımladığınızda, ortaya çıkacak sonuç ancak dengesini yitirmiş, her an çökmeye hazır ve sağlam olmayan içi boş varlıklar yığınını netice verecektir. Bugün, insan gerçekliğinin can sıkıcı bir vaziyet almasının ana müsebbibinin, onun maddi-manevi yönlerinin tek bir yapıya (maddi/biyolojik yapıya) indirgenmesi ve dolayısıyla dengesini kaybetmesi sonucu sağlıklı bir varoluşu gerçekleştirememesinin olduğunu söyleyebiliriz. 
Asırlarca dünyaya medeniyet aşılayan, insanın insan olmak-insan  kalmak davasına peygamberlerin ve onlara tabi olan müminlerin örnekliğinde tüm insanlığa  öncülük etmiş bir dinin mensupları olarak bugün bizlerin insana, kainata, yaratıcıya karşı bakışı, yukarıda bahsi geçen ölüm tanımında olduğu gibi salt rasyonel, pozitivist bir düşünce zemininde şekillenen, bizim gibi görünen, bizden olduğunu bize yutturmayı becerebilmiş "bu dünyalı olmak heveslilerinin" maddi olanla sınırlı, bölünmüş zihinlerinin ortaya koyduğu derinliksiz fikirlerine takılıp kalmıştır. Öz güvenini yitirmiş olarak, şahsiyetine yabancı, yüzyılların ilmek ilmek ördüğü emek, alın teri, sevgi seli, vefa timsali Müslüman mührünün silinmez izlerini “zaman ve mekan üstü” olarak nakşeden asil ve asri medeniyet gerçekliğimizi, “kola-hamburger” formülü ile özetlenen köksüz, ruhsuz, katı, sert çizgili, ani düşüş, hızlı yükseliş, salt adrenalin, sırf atılgan, aceleci, müptezel ve ilkel bir “sözde medeniyet/batı medeniyeti” karşısında “hicap uykusuna” dalmaya icbar ettik.
Zaferin ancak inananlara, içlerinde büyüttükleri iman kuvvetiyle, Allah’a olan itimatlarına ve yalnızca O'na güvenip dayanmakla başarıya ulaşılabileceğine iman etmiş yiğit Mümin yüreklere hasrettir şimdi yeryüzü. Elbet umut aşıları ile yeni çiçekler açmaya gebedir, açıyor da zaman zaman. Ve fakat mücadelemiz henüz emeklemektedir. Bununla beraber biliriz ki yürümek için önce emeklemek gerekir. Ancak istiklal ve istikbal, istikrarla elde edilebilir. Allah’ın yeryüzüne koymuş olduğu değişmez kanunları uyarınca, adil ve alim önderlerin öncülüğünde hayat bulabilir, yeryüzü cenneti. Adem’in (a.s) evlatları ile İblis'in şeytani güçlerinin kıyamete kadar sürecek olan savaşında, iyilik ancak Adem’in (a.s) evlatlarının zulmedenlere bulaşmamak, cahil ve zalimlerden olmaktan uzak durmasıyla mümkün olabilir. Yani yeniden İslam olarak. Merhum Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in o meşhur, sarsıcı, esaslı cümlesiyle yazımı tamamlamak istiyorum: 
Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir.

Selam ve dua ile... 

21 Mayıs 2021 Cuma

İki Meçhul Arasında Bir Malum: An

Büyük planda malum olan her şey, kendi hayatlarımız üzerinden meseleye yaklaştığımızda -ki bu da büyük planın bir  parçası olan küçük planlardan bir plandır- bizler için bir meçhuller yumağı halini almaktadır. Yaşamın ilk anı nasıl öncesinde yokluk olan bir bilinmezlik ise, sonrasında yaşanacaklar da şimdinin malumu ancak öncesinde var olan meçhullük gibi bir meçhuldürler. Yok olan şeyler bizim nazarımızda ancak var oldukları zaman bilinirler. "Şeyler" var olduklarında "var olmaklık" bakımından her idrak tarafından bilinemezse de mücessem/somut varlıkları artık çoğu insan için malumdur, gözler onları görür. 
Bilinmezlikler ancak bilme yetisi sınırlı olanlar içindir. Sınırlı bilinirlik ise bilenlerin bilme yetisinin de sınırlı olduğuna işaret etmektedir. Ancak bilinirliklerin sınırlılığı, sınırlı bilme yetisine sahip olanlar için böyledir. Mutlak Alim olanın sınırlılığı söz konusu olmadığı için O'nun bilmesinde de bir sınırlılık olamaz. Dolayısıyla O'nun için herhangi bir bilinemezlik söz konusu edilemez, böyle bir husus O'nun hakkında düşünülemez.

Malumların adedi meçhullerin adediyle doğru orantılı değildir. Bunun böyle olması insan için her meçhulü bilmenin imkanının, imkansız olmasından dolayıdır. Görünen şeylerin bazı bilinmezlikleri bilinir kıldığı söylenebilirse de görüntüdeki şeylerin tüm yönleriyle malum olduğunu iddia edebilmek güçtür. Dışarıdan gördüğünüz bir binanın içine girmeden onu tam anlamıyla ihata edemezsiniz. Binanın içine girseniz bile tüm detaylarını bileceğinizin garantisi yoktur. Her varlık bir veya birden fazla veçhesiyle meçhullüğünü korumaktadır. İnsan böylesine bilinmezliklerin içerisinde kendince bilinebilir olan şeylerin peşinden koşmak suretiyle ömür sermayesini eritip sonunda kavramsal anlamda malum ancak zamansal bakımdan meçhul olan ölüm gerçeğine doğru sürdürmektedir yaşamını. Öncesinde meçhul olan bir yaşam gerçeğinin ardından, malum olan bir yaşanmışlık ve ardından gelen ölüm, onun iki meçhul arasındaki malumunun ne olduğunu bize işaret etmektedir. Bilme imkanlarının her birini tek tek kullanmak suretiyle bilinebileceklerin imkanlarını yokladığımızda karşımıza birtakım manzaralar çıkmaktadır. Evrenin, insanın ve diğer alemlerin kendi başlarına birer meçhuller yumağı olduğu gerçeğinden yola çıkarak, insan için böylesine devasa nitelikteki bilinmezliklere karşı ne tür bilme araçları ile bir bilme işine girişeceğini bilmek de doğrusu çetin bir iştir. Evrenin yaşı, hangi maddeden/maddelerden meydana geldiği, gezegenlerin ve galaksilerin sayısı... Her biri ayrı bir bilinmezlik ve bilinmezlik vasıfları bakımından da birbirinden farklı özelliklere sahip olan gerçekliklerdir. Astronomi, fizik, felsefe gibi ilimler evrenin nasıl meydana geldiği, yaşı, maddesi gibi sorulara cevap vermek üzere birçok ilmi araştırmalar yaptılar, yapılmaya da devam ediyor. İlim, bilmenin bir aracıysa meçhul olanların malum olabilmesi ancak ilmin metodunu kullanarak mümkün olur. Fizik gerçeklerden metafizik gerçekliğe varıncaya kadar durum aynıdır. Üst satırlardan şimdiye değin ifade etmeye çalıştığımız şey, aslında Mutlak Alim'in şeylerin bilgisine ulaşmak adına ne tür bir çaba içerisinde olmamız gerektiğini bizden istediğini bilmemizin hakikatine dikkatleri çekmektir. Bazen öyle durumlar olur ki sizin için kördüğüm gibi görünen meçhullükler birileri için basit bir bilinendir. Hepimiz yaşamımızda böyle hatıralara sahibizdir. İnsan dediğimiz varlık kendi meçhullerinin de idrakine varabilmek adına öncelikli olarak böyle bir varlık yönünün olduğunu bilmelidir. Bakın, yine bir meçhul daha çıktı karşımıza. İnsanın zatıyla ilgili olarak bilmediği gerçekler... Sizin bir başkası adına var olduğunu bildiğiniz ancak onun kendi hakkında sizin bildiğinizi bilmediği meçhullükler. Aklımda gezinen düşüncelerin düğümlendiği yeri açabilmek adına, oluşan düğümleri çözebilmeyi mümkün kılacak malumu edinebilmem gerekiyor. Aslında bunca kelamı bir cümle için ettim desem yeridir. İnsan hayatını merkeze alacak olursak eğer, iki meçhulün arasında var olan bir malum ile yaşadığı gerçeğine ulaşıyoruz. İlk meçhulü kendi varlığının idrakine varıncaya kadar olan süreçtir. Kimileri ömrünün bir durağında bulur kendi benini. Kimileri ise ikinci meçhulü kendini buluncaya kadar bulamaz kendini. İkinci meçhul, ölümdür. İnsan için malum olan ise yaşadığı andır. O da birbiri ardınca gelen ve yerini bir başka meçhule bırakarak sıralı şekilde giden bir anlar silsilesidir. Böyle böyle uzayıp giden bir ip üzerinde sona doğru durmaksızın yol alan insan ömrü nasıl da karmaşık, nasıl da sırlarla dolu imiş değil mi? Meçhullük üzerine konuşulacak birçok mesele olduğu bir gerçektir. Ancak amaç hasıl oldu diye düşünüyorum. Kafaları karıştırmak. Niçin mi? Biz insanlar farklı farklı hayatlar içerisinden birçok yaşantı geçirmek suretiyle inşa ediyoruz şahsiyetimizi. Kimi zaman maruz kalarak kimi zaman ise gönülden geçirdiğimiz anlarla oluşuyor mazimiz. Böylesine bilinmezliklerle dolu hayatlar için bir çırpıda kanaat sahibi olabilmek, kolaycılığa kaçmak suretiyle önyargılarla hükmetmek nasıl bir hata, görelim istedim. Aynı hususu kendi hayatımız için de düşünmek mümkün. İnsan, ömrünü anlamlı kılmanın yollarını aramalıdır. İçerisinde bulunduğu anı yeni bilinenlere doğru yol olmak adına meçhullerin kapısını sağlam anahtarlar kullanmak suretiyle açmalıdır. Yüce Kudret'e böylesine muhteşem bir evren yarattığı için birkez daha iman etmeli ve hayranlığını meçhullükleri doğru bir şekilde anlama üzerine ikrar etmelidir. Bunun yolu ise bir iç yolculuğunu, görünen alemdeki malumlardan yine aynı alem içerisindeki görülemeyen malumlara, yani kimi sebeplerden dolayı bize meçhul kalan hakikatlere doğru başlatmaktan geçer. Yanlış akıl yürütmeler, nefsin istek ve arzuları, duygusal haller bizleri çoğu malumu meçhul zannetmeye sevk eden amillerdir. İnsan bu tür etkilerden kurtulmak suretiyle kainatı akıl gözüyle okumaya başladığında birçok bilinmezlik artık onun için apaçık hakikatlere dönüşecektir. Şu rahmet ikliminde bize her yönümüzle eksik oluşumuzu, zayıf yönlerimizle yüzleşerek yüzümüzü yalnızca Zat'ına çevirmemizin aciliyetini hatırlatan Kadir-i Mutlak olan Allah'ın (c.c) şanı pek yücedir!


Cennete provamız (Ramazan ayı) bitmiştir, darısı gerçeğini yaşamaya. 

Varoluşunun, yaratılış gayesinin idrakinde olarak kulluğunu gerçekleştiren salihlere selam olsun... Bayramımız iki cihanda olsun ve mübarek olsun. Selam ve dua ile... 

27 Nisan 2021 Salı

Nasılsınız'ın Nasıllığı Üzerine

   Yaşıyoruz bu hayatı. Her birimiz farklı mecralarında akıp gidiyorsak da yaşadığımız hayat yine aynı hayattır. Böyle böyle ulanıyor hayatlar birbirine. Rapt oluyor ahlar, vahlar, ohlar ve sesli-sessiz iç çekişler ile kenetleniyor sıkı sıkıya biri birine. Halini görüp de ah çektiğimiz, vah ettiğimiz, oh dediğimiz her hayat aslında bizim hayatımızdır. Yabancı gözüyle baktığımız her suret, bizden ırak gördüğümüz her acı, bir yönüyle bizim suretimizdir ve dahi bizim acımız. 

    İnsanlar, insan teki için tüm insanlığı feda edebilecek kadar insanlıktan nasipsiz değildi(r). Benden sonrası tufan, diyebilmek için insanlardan bir insan ol(a)mamak gerekir. İnsan dediğimiz varlık evvel emirde tek başına yaratıldı ise de ilahi planda koca bir aile olacak şekilde takdir edilmiştir. Sormadan edemiyorum kendime: Böylesine büyük bir ailenin tek bir ferdi için bütün bir insanlık ailesi feda edilebilir miydi? Yahut bir avuç insanın refahı için tüm dünya böylesine gözü dönmüş bir vaziyette nasıl talan edilebilirdi ki? Hem de gözyaşları, kan pınarları, içinde gelecek zamanın neşeleriyle damla damla akıp giden onca acı sularıyla birlikte...

    Bana "nasılsınız" diye sordu, bir Aziz dost. "Nasılsınız ağabey?" Ben de, "nasılsınız" diye soruyorsunuz. Nasılım öyle mi? Nasıl nasılım?" diye cevap verdim, cevap sayılırsa cevap vermeyi iyi bilenler tarafından. Her gün belki de milyonlarca kez insanların bir başka insan tekine sorduğu, içinde hiçbir samimiyet, soylu bir merak, sohbet niyeti barındırmayan o kuru cümle. Bir rastlantı eseri olan karşılaşmanın icbar ettiği sevimsiz ifade. Öylesine pelesenk, öylesine cılız... Duygusunu anlıyorsunuz tabii. Siz de kuru bir "iyiyim, ya siz?" gönderiyorsunuz kaynağa. Bu da oluyor size, dönüt. Oh, iletişim kuruldu, iş tamam. Sonra bütün umursamazlığınızla, bir önceki sahnenin perdesini kapatıyor ve yola devam ediyorsunuz. E ne de olsa hayat bir oyun, öyle değil mi?

 Aziz dostum da böyle bir "nasılsınız" mı demişti, sanmıyorum. O, ince ruhluydu, naifti. Bundan olacak, nezaketine sığdıramazdı böyle bir "nasılsınızı". Ve fakat ömrünüzün aklı selim dönemlerinde bilirsiniz ki "nasılsınızların" kahir ekseriyeti böyledir. Kuru, yavan, kekremsi. "Nasılsınız" demek büyük soru. İnsanın omzuna dağları yükleyen ağırlıkta, insanı insana bağlayan öz. Maddi varlığın ötesine varan metafizik bir yol alışa ilk adım. Muhatabın ruh dünyasına doğru yapılan varoluşsal bir yolculuk.  Kaçımız bu sorunun varoluşsal anlamının idrakindeyiz? Kaçımız kaçımıza içten bir "nasılsınız" bahşediyor ki? Şu koca yapılar içinde küçücük kalan, taş duvarlar arasına sıkıştırdığı ruhuyla ıstırap içinde kıvranan insan teki için, kaçımız rahmani bir "nasılsınızla" makus talihimizin kara prangalarına bir darbe indiriyoruz?  

   Sanki şaşırdınız. Bir anlam veremiyor gibisiniz, hissediyorum. "Adam sende, böylesine karışık sözleri ne diye sarf edersin?". Biliyorum, içinde ateşli sövgüler, hadsiz övgüler ve insanca olmayan öfkeler barındıran cümleler kurmak gerekir dinlenebilmek için. Yahut anlaşılması güç, dolambaçlı ifadeler... Ya hakikati duygularla, nefis putuna tapınarak örselemelisiniz yahut aklı hakir görerek, ahlaksızlığın ardına sığınıp, erdemsizliği erdem göstermelisiniz. Yahut hakikati tekeline almaya çalışanlara dalkavukluk etmelisiniz. “Dürüstlük peşinde koşan sahtekarlık”. İşte en büyük meselemiz/müşkilimiz budur. 

  Ah... Oysa bir içten "nasılsınız" diyebileydik... Gönülden gönüle bir dost köprüsü kurabileydik, böylesine yalnızlaşır mıydık? Hayatlarımızı bir bütün olarak görebileydik, insanı insana kardeşlik bağıyla rapt edebileydik, böylesine çileli olur muydu hayatlarımız? Hangi insan bir başka insanın hayatı üzerine kanlı ve soysuz bir hayat inşa edebilirdi o zaman? Kim bir başkasının nefes hakkını gasp edebilirdi de daha ana karnında kıyabilirdi masum bir bebeğe? Böylesine gözleri dönmüş bir vaziyette talan edilebilir miydi dünya? Milyarlarca insanın ortak yaşam alanı olan dünya, peşkeş çekilebilir miydi bir avuç insana? Şerefli yaratılmış insan için böylesine bir leke reva görülür müydü o zaman? 

 Emanete ihanet ettik. Önce kendi kendimize, ve sonra her bir şeye... Ahde vefamızı bozduk. Özümüze yabancı olan her ne varsa ona yakın olduk; yakınımız olanlaraysa olduk yabancı... Bana soracak olursanız eğer, bütün bunların en büyük sebebinin insanın önce kendisine ve sonra birbirine sormadığı o içten "nasılsınız" sorusunun yokluğuyla ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Eğer siz de üzerinde biraz düşünürseniz ve yoklarsanız kendi yaşamlarını, bana hak vereceksiniz. Bir "nasılsınız" kelamının içerisinde barındırdığı ağır sorumluluğu hissedebilirsiniz. O zaman bilirsiniz ki kuru bir "nasılsınız" deyişin ödettiği bedel kadar ağır değildir dostça bir "nasılsınız" demenin bedeli.  

   Aziz dostumun ardından aniden bir iç silkeleniş ile kendime geldim. Gördüm ki, büyük fikirler içerisinde sancılanan ruhum önce kendi etten sınırına takılmış. Sonra başka etten duvarlara karşı çaresizdir. Binbir suratlı çehreler içinde hangisi birdir ve hangisi binlerden biridir, ayırdına varmak çetin bir iş doğrusu. Aklım almıyorsa eğer neresi bütün bunların yeri? Evet evet, olsa olsa yeri, ölü yaşayanlar makberi. 

    Yine de umutsuz değilim. Sonra, nasıl olayım? Umudum umudun kaynağı olana bağlı ise, umutsuzluk olasılık dahi değildir iman edenler için. Günde beş vakit huzura varan, öncesinde tüm maddi-manevi kirlerden arınmak adına su ile hayat bulanlar için... Su maddenin kirini, namaz ise mananın kirini arındırır çünkü, biliriz. 

    "Mümin müminin aynasıdır" buyuran Efendimiz (a.s) hürmetine bir içten "nasılsın" desek ya birbirimize? Kucaklasak ya acılarımızı da tıpkı sevinçlerimizi kucakladığımız gibi. Dertlensek ya birbirimizin dertleriyle. "Bir müminin sıkıntısını giderenin Allah’da giderir sıkıntılarını" müjdesine koşsak ya şen çocukların balonlara, şekerlemelere koştuğu gibi. Yeniden çocuk olsak ya... Tükenecek diye korkmadan bölüşsek yine yemişlerimizi... Dönsek o saf halimize yeniden ve yine...

 

 

Ve 

Her bir sitem ihanet... 

İnsanın kendi soylu acısına değen soysuz bir bayağılık. 

En yüce olan ile yapılan ahde vefasızlık...     

                                        - Yalnızlık Sözleri - |Malcolm Neredesin| (02.24) 

 

Sahi gerçekten sorulması gerektiği gibi sormayı unuttum, nasılsınız?

6 Nisan 2021 Salı

Geceden Damlalar yahut Gölgeden Işıklar

Ağır ağır işliyordu içime. Yahut ben öyle sanıyordum. Ne yapmak istiyordu, anlamıyordum. Satıhtan bir iz sürüyordu. Fırsatını bulsa hemen iniverecekti gönül mahzenime. Kuvveti mi yoktu yoksa henüz hazır değil miydi, kestiremiyordum. Beyaz mı siyah mı, diye bir seçim yapmak zorunda hissediyordu belki de. Sonra düşündüm ve dedim ki, acep gri renk sevmiyor mudur? Zaten oldum olası sevmem belirsizlikleri. Aceleci tabiatım hep yarım bırakmıştır sevinçlerimi. Trenleri hep önceden beklemiş, duraklara hep erken gelmişimdir. Geride kim bilir kaç anı yaşanmadan geçilmiş, kaç duygu sinelere terk edilmiştir. Düşünürken böyle iç çekişler içerisinde, şimdi yine aynı şeyleri yaşamak korkusu sarıyordu içimi. Yaşamak genizde bir sızı, burunda bir akıntı, gözde yaş, şakak damarlarında bir zorlanma, gözlerin fırlayıp çıkacakmışçasına yerinden, baskılara maruz kalması mıydı insanın? Kaç senelik bir ömürdü ki hep bir acı, keder, ıstırap peşinden koşup tüketilecek kadar cömertçe harcansındı? Yahut niçin böyle bir melankoli haline düçar olmak zorunda hissediyordu kendisini insan? Sayısı bilinmez galaksiler içindeki bir galakside yaşıyordu oysa. Bu kadar küçük müydü ki evren, içinden çıkamıyordu "kendinin". Aşina mı değildi yoksa travmalarla dolu bir maziye mi sahipti? Sonra yavaş yavaş anlıyordum ya da öyle sanıyordum. Bir binanın dışarıdan tarifi yahut anlaşılmak istenmesi gibi birşeydi yaptığım. İçine girmeden tanımak nasıl mümkün olsundu. Sonra tamamını kuşatabileceğimin, yani tüm ince detaylarına vakıf olabileceğimin garantisini bana veren kimdi? Sanki ben kendimin ne kadar idrakindeydim? Kendimin dahi satıhlarında geziniyorsam ve dünyayı ve  içindeki şeyleri hep o satıhtan görmüşsem şimdiye değin... Belki de tezcanlılığım, sabırsız hallerim, şeylerin sonunu baştan isteyişim... Tüm hamlık eseri ortaya çıkan neticelerimin müsebbibi belki de buydu. Hayır hayır, öyle kolay değil ve olmamalıydı da. İnsanın bir çırpıda söyleyebildiği birçok şeyin ardında var olan, binbir çırpınışların olduğuna inanan biriyim. Böyle inandığım bir şeyin kendi yaşamımla bir ilgisinin olmadığını söyleyebileceğimi de hiç sanmıyorum. Lafı dolandırdığım falan yok. Çünkü sen de istiyorsun ta baştan en sonu. Sabırsızsın ve de tezcanlı, tıpkı ben gibi. Önünü sonunu görmeden atılıyorsun ateşten gömleklere. Ateşe atılan pervanelere benziyorsun. Sohbet dediğin, bu işte. Başı sonu belirsiz bir belirlilik. Dostum, aziz dostum, neredesin?
 3.4.21|01.24 

13 Mart 2021 Cumartesi

Kuşlara Övgü yahut Akıl Kanadı

Kanadı kırık kuşların halini hiç düşündün mü? Ne kedi köpek, ne kaplumbağa benzerdir kuşlar. Öyle olsa kanadı kırık diye zahmet çekmezlerdi değil mi? Sek sek, bir yere kadar. Özünde uçmak olan bir canlının başka türlü yaşamaya alışması kolay olmasa gerek. Uçmak eylemi kanatları olan kuşlara hastır. Kanatları kırık kuşların uçamaması demek kuş olmaklığın şanına düşen en büyük gölgedir. Özgürce çırpınan kanatlar, gökyüzünden yeryüzüne atılan keskin bakışlarla birleşince, duyulan o müthiş yetkinlik hissiyatını başka hangi canlı tadabilir ki? İnsan mı? Eğer öyle sanıyorsan bu ancak bir sanı olarak kalacaktır ve öyledir de. Her insan kuş olup kanat çırpmak ister özgürlüğe. Kanadı kırık kuşların ıstırabı bizler için bir tür varoluşsal sancı olarak insanca hissiyatlara dönüşür. Sanki insan kuştur ve kanatları kırık olmak, insan tekine bir kuşun kanatlarının kırılmış olmasından doğan acıyı daha fazla yaşatır. Kuş, kırık kanat, özgürlük, insan, ıstırap… Anlaşılmaz şeyler mi geveliyorum zihnimde. Ağzım zaten yok yerinde. Kuşların ıstırabını insanlara peşkeş çekmek gibi bir niyetim olduğunu düşünüyorsan, bana haksızlık ediyorsun. Ben, kuşların asaletini insanların asaletiyle bilebilmenin imkanlarına inanıyorum. Sana bildiğin masalları anlatmak yerine başka bir hikayeyi resmetme gayretindeyim, bana müteşekkir olma elbette. Ancak kanatları kırılmış kuşların çektiği ıstırabı, akıl kanadını kırmış insan tekinin daha şiddetli sancılarla kendisine sorun etmesinin hayatiyeti, insan olmanın gereğidir, diyorum. Sek sek, gidemez kuşlar ilelebet, kuş olarak. Öyle olsa kuş olmazdı; köpek olurdu, kedi olurdu, at olurdu, eşek olurdu. İnsan diyorum insan! Kanat çırpıp uçmakla özgür olacağım diyorsa, akıl kanadını takınsın. İlahi elçinin getirdiği kaynaktan fışkıran nura doğru kanat çırpsın. Şehvetlerle, ihtiras ve zevk tünellerine takılıp kırdığı kanatlarını onarsın, aklın ve kalbin doğru kaynaktan (ilahi nur) aldığı besinlerle ruhu yücelttiği yere, insanlığın ebedi memleketine uçsun, saf ruhlar alemine; yaşarken cennete. 

12 Mart 2021 Cuma

Jurnaller - Yalnızlık Sözleri

Her sitem bir ihanet.
İnsanın kendi soylu acısına değen ucuz bir bayağılık.
En yüce olan ile yaptığın ahde vefasızlık...

Malcolm Neredesin?

13.3.21
02.24

6 Mart 2021 Cumartesi

Sürgün Yurdu’ndan Mektuplar: İnsanlığın Onuru yahut İbrahim’in Akıl Güneşi

Yaratıldık da Azizim, başıboş mu bırakıldık? Dipsiz bir kuyuya hem de kör bir halde mi atıldık? Yeniden yeryüzüne ayak basacak, karanlıklardan aydınlığa ulaşacak bir yol da mı kalmadı? Etrafında hakikati gösterecek kimsede mi yok? Şu karanlık kuyuda nasıl mı olsun? Aydınlandığını iddia edenlerde mi kör kuyularda, hem de kör bir vaziyetteler mi?  Sorular… sorular… sorular…
Sorun nedir, soru nedir, diye düşünüyordu İbrahim. Emanetin ağır yükü omuzlarındaydı. Bu kez insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarma görevi O’na verilmişti. Yaratılışından evvah, içli, hilm sahibi, zeki, dürüst ve erdemliydi. Çocuk yaşta iken kendisine doğruyu yanlıştan ayırt edebilme, hak ile hak olmayanı tanıyabilme yetisi bahşedilmişti. İnsanlığın ilk atası olan Adem’den bu yana devam eden Işık Adamlar silsilesinin en önemli temsilcilerinden birisiydi O. Yeryüzünü karanlığa boğan şirk zulmüne ilahi kandilden nur damlaları akıtmak işi, bu kez İbrahim’ e verildi. 

“Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.” (Enbiya, 51)

Sorun aşikardı: Allah’ın yoktan var ettiği kürelerden bir küre olan dünya aleminde, Allah’a ait olan ilahlık ve rablik otoritelerine karşı büyüklenen zalim bir idareci eliyle yayılan şirk düzeninin varlığıydı. İnsanlara hizmet etmesi, karanlıklarda yollarını aydınlatması ve yönlerini tayin etmesi için yaratılan gök cisimlerine ilahlık payesi verilmesiydi. Kendi elleriyle şekil verdikleri putlara, sanki konuştuklarında onları işitirler, önlerinde durduklarında onları görürler, bir şey istediklerinde onlara cevap verirlermiş gibi ilahlıktan bir pay vermeleriydi. Başlarına kendilerini idare etsinler diye geçirilen kimseyi, helal ve haram koyma yetkisi tanıyarak, Allah’ın mülkü olan tahtında sanki rızık verici, bela ve musibetlerden koruyucu, hayatı bahşedici ve hayat alıcı olarak görüp hem ilah hem de rab olarak görmeleriydi. Böyle bir toplumda Azizim adalet, eşitlik, dayanışma, erdem nasıl var olabilirdi ki? Nasıl insanlar insan olmaları hasebiyle değer görebilir, nasıl adalet duygusuyla hareket ederek toplumda var olan ekonomik, sosyal ve diğer problemler giderilebilirdi? Yaratılış kodlarından uzaklaşan böyle bir idare ve toplumsal yapı nasıl olurda insanlığa iyi bir teklifte bulunabilirdi? Böylesi bir bekleyiş çölde gül bitsin diye beklemekten daha büyük bir imkansızı beklemek gibiydi.

Yolunu kaybetmek bir olumsuzluktur. Nerede olduğunu ve nereye nasıl gidileceğini bilememek, istenmeyen bir haldir. Ancak yolunu kaybettiğini bilmemek ve hatta yanlış yolu doğru kabul ederek inatla o yol üzere olmayı sürdürmek, işte insanlık için en kötüsü de budur. Hele de başınızdaki kimseler, sizi idare edenler, size doğru ve yanlışı göstermek namına kılavuzluk edenler sapmış olduğu halde kendilerini ıslah edici olarak kabul ediyorlarsa, orada bir çıkış yolu açacak kimse kalmamış demektir. Bir insan, bir toplum ve bir millet kendi durumunu değiştirmek istemiyorsa o toplumu değiştirebilmek harici bir kuvvet ile asla mümkün değildir. İşte bundan olacak Azizim, bizi bizden iyi bilen, bizi yokluktan varlık alemine çıkararak en güzel şekilde var eden Rabbimiz, böylesi buhran dönemlerinde insanların içerisinden seçtiği güvenilir, temiz, zeki ve yüce erdemlere sahip olan kimseleri elçi vazifesiyle görevlendirmiş, karanlıklar içerisinde bocalayan, hakikatlere karşı kör, sağır ve umursamaz bir hal içerisinde bulunan insanlara rahmet rüzgarlarını estirerek onları hakiki aydınlığa, ilahi nura davet etmiştir. İşte İbrahim (a.s) şirk karanlığına batmış, hakikat nurunu batıl perdeleriyle örtmüş bir millete Allah’ın ayetlerini açıklamak, gök cisimlerine ve diğer mahlukata atfedilen ilahlık payelerini reddetmek, gerçek ve biricik ilahın, rabbin ve hükümranın Allah olduğunu bildirmek üzere kavmine Allah Elçisi olarak gönderilmiştir.
Şimdi gel, İbrahim’ in kavmiyle yapmış olduğu TEVHİD mücadelesini yakından görelim:
 
“Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti. İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı  gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi. Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.
"Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim. “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O'na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?" “Allah'ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin." 
(En’am, 74-81)

Akıl güneşini söndürerek zihnini karanlıklara terk eden bir millete, yeniden akıl güneşiyle kainatı okumayı, Allah’ın kudretinin tecellileri olan nice ayetleri gösteren İbrahim, evet, bir Allah Elçisi olarak gerçek kurtarıcı vazifesiyle hakikati hakikat olmayandan ayırt etmiş ve milletine de bunu öğretmiştir. Babası ile olan diyaloğu, bizlere hakikat karşısında duran en yakınımız dahi olsa doğruyu söylemekten geri durmamamız, nezaket ve yapıcı bir dilden vazgeçmeyerek hakikati anlatma vazifesinden ödün vermememiz gerektiğini göstermektedir. Yıldızlar ile başlayan, ay ile devam eden ve nihayet güneş ile son bulan gök cisimleri üzerindeki rahmani akıl yürütme, içerisinde birtakım incelikleri barındırmaktadır. İbrahim (a.s) insanlara ilah olarak kabul ettikleri gök cisimlerinin aslında ilah olmadıklarını önce göze en uzak, en küçük görünen ve en cılız ışığa sahip olan yıldızlar üzerinden bir akıl yürütme işlemi yapmak suretiyle başlamıştır. Kavminin ilah olduğunu iddia ettikleri yıldızlar bir süre sonra batınca, kendisi başka bir ışığa muhtaç olan, bir batıp bir çıkan yıldızlar nasıl ilah olabilir, diyerek kavmine yıldızların ilah olmasının mümkün olmadığı gerçeğini anlatmak istemiştir. Daha sonra ay üzerinden bir tefekkür ameliyesi başlatmıştır. Yıldızlara nazaran göze daha yakın ve büyük, daha çok ışık veren ay da batınca, bu kez kavmine işittirircesine “Bu, yıldızlardan daha büyük ve daha çok ışık veren bir cisimdi. Bu da battığına göre öyleyse ay, nasıl ilah olabilir?” dedi. Çünkü batmak, bir halden bir hale geçişi ifade eder ki bu yaratılmışların özelliğidir. Yaratılmış olan ise bir başkasının yaratmasına muhtaçtır. Bir başkasının yaratmasına muhtaç olan nasıl ilah olabilir? Sorular soruları kovalıyordu ve cevaplar daha da belirginleşiyordu. Ve güneş! İşte, dedi İbrahim, işte bu en büyükleri! Kavmi dikkatle izliyordu onu. Bu kez ne kusur bulacaktı İbrahim. Öyle ya, güneşti bu! Kainatın ışık kaynağıydı. Ancak o da battı… Ve İbrahim dedi ki: Ey milletim! İşte gördünüz! Yıldızlarlar, ay ve güneş, her ne kadar ay yıldızlardan, güneşte aydan büyük ve ışık kaynağı olarak daha güçlüyse de bunlar birer yaratılmış varlıktır. Bu cisimler kendi başlarına var olma özelliğine sahip değiller. Görüyorsunuz ki bunlar batıyor ve yeniden doğuyor. Yani değişme kabul ediyorlar. Söyleyin öyleyse, değişimi kabul eden bir varlık yaratılmış değil midir? Yaratılan ise bir yaratıcıya muhtaç değil midir? Bir başkasının varlığına muhtaç olan nasıl ilah olabilir?! Öyleyse bilin ki ben sizin bu taptığınız aciz varlıklardan uzağım. Ben yalnızca tek ve biricik ilah olan, doğmamış, doğurmamış, değişmekten uzak, hiçbir yaratılmışlık izi taşımayan ve tüm kainatı yoktan yaratan Aziz, Celil ve Hâlik olan Allah’ a inanır ve yalnız O’na kulluk ederim.

“İbrahim, şöyle dedi: Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur. O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir." "O, bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur."
(Şuara, 75-82)

İşte Azizim, insanlığın onurunu düşüren, şeref ve haysiyetine düşman olan şirk düzeni, rahmani akıl nuru ile yok oldu, insanlığa yeniden onur, şeref ve haysiyet kazandırdı. İbrahim’in (a.s) mücadelesi biliyorsun ki ciltler dolusu mesajı ihtiva eden çokça ibret verici öğütler içermektedir. Ben bu mektubumda sana şirk düzenini, bu düzenin kaptanlarını, hakkı batıl ile örtenlere karşı rahmani akıl güneşiyle bakmayı bizlere öğreten Işık Adam İbrahim’i (a.s) hatırlatmakla, mücadelesinin bir kesitini vermekle yetineceğim. Ancak sen bununla yetinmeyecek, ilahi nurun kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’den İbrahim aleyhisselamı okuyacak, düşünecek, anlayacak ve yaşayacaksın. 
Her zaman yaptığım gibi yine sözü uzattım, hakikati yordum, affola. Bugün daha kesif/yoğun bir şirk karanlığı içerisinde, maddenin tahakkümü altında ezilen insanlığa, şefkat, merhamet ve akıl nuruyla yeniden hakkı ve hakikati anlatmak vazifemizdir. İyiliği güzelce emretmek ve kötülükten akıl ve hikmetle vazgeçirmek bizim asli vazifemizdir. Önümüz karanlık olsa da rahmani nur elimizdedir ve karanlıklar onunla delinecek, aydınlık önümüze düşecektir inşallah!

Not: Sabır, ilahi kanunlara Mü’min’ce bir gönülden boyun eğiş ve asil bir mücadele ile dik duruş sahibi olmaktır.

Selam İbrahim’in temsil ettiği rahmani nur ile aydınlanan ve etrafını aydınlatan tüm Muvahhidlerin üzerine olsun… 


14 Şubat 2021 Pazar

Jurnaller

İçinde ateşli sövgüler, hadsiz övgüler ve insanca olmayan öfkeler barındıran cümleler kurmak gerekir dinlenebilmek için. Yahut anlaşılmaz kelimeler, dolambaçlı cümleler kurmak. Ya hakikati duygularla, nefis putuna tapınarak örselemelisiniz yahut aklı hakir görerek, ahlaksızlığı arkanıza alıp erdemsizliği erdem göstermelisiniz. Ya da meşhur isimlere sığınmalı, hakikati onların tekeline vermelisiniz. Hakikat peşinde koşan sahtekârlık. İşte tüm meselemiz/müşkilimiz budur.

Malcolm Neredesin?


14.2.21 - 23.26

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...