18 Haziran 2023 Pazar

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan ontik sorulardır. Anlama dair olan sorular ise o şeyin varlığının anlamına, daha ziyade o şeyin diğer şeylerle olan ilişkisinde sahip olduğu anlama dönük olarak sorulan ontolojik sorulardır. Müslümanlık nedir, sorusu ile Müslüman olmanın anlamı nedir, soruları gerek soru gerekse de cevap açısından birbirinden farklılaşan sorulardır. İlk soruya genel anlamda bir Müslüman’ın Müslüman olmasını mümkün kılan özellikleri sıralamak suretiyle cevap verilebilir. İkinci sorunun cevabı ise birinci soruda olduğu gibi öyle bir çırpıda verilebilecek türden değildir. Elbette ikinci sorunun cevabı birinci soruyla bağlantılıdır. Ancak bir şeyin neliği hususundaki sorulara verilen cevaplar o şeyin varlık aleminde bulunduğu konuma işaret etmesi bakımından yeterli olmamaktadır. Şeylerin özelliklerini açıklamak, o şeylerin anlamına dair bir açıklama yapmak anlamına gelmemektedir. Tanım ve tarif, bir şeyi tanımak için yeterli olabilir; ancak o şeyin ontolojik anlamını açık etmesi bakımından tanım ve tarif, yeterli değildir. Biz, şeylerin anlamına vakıf olmak istiyorsak o şeyin kendinde varlığını ve diğer varlıklarla olan ilişkisini çözümlemek zorundayız. Şeylerin özüne, ontolojik anlamına ancak böyle ulaşabiliriz. İşte bu sebeple biz, bu denemede zamanın mahiyetinden ziyade anlamı üzerinde durmaya gayret edeceğiz. Maddi zamandan metafizik zamana geçişin imkanları üzerinde durmayı deneyeceğiz.
Zaman nedir, sorusu felsefi tartışmalarda oldukça geniş bir yer bulmuş, birçok filozof bu hususta çeşitli teoriler geliştirmiştir. Bizim buradaki amacımız, bir felsefi tartışma yapmak olmadığından anılan teorileri zikretmeyi gerekli bulmadık. Amacımız, zaman mefhumunun Kur’an’ın bazı ayetleri ve İslam dininin ibadetleri özelinde ve bilhassa Ramazan ayı ve oruç ibadeti merkeze alınarak zamanın ontolojik anlamının bir tahlilini gerçekleştirmektir.
Kur’an’da birçok ayette zaman ifadelerine dair yeminler bulunmaktadır. Güneşe, aya, sabaha, geceye, ikindi vaktine ve asra yemin edilmektedir. Allah’ın bir şey hakkında yemin etmesi, o şeyin önemini ortaya koyduğundan üzerinde durmayı gerektirmektedir. Zaman mefhumuna dair yapılan bu vurguların en önemli nedenlerinin başında ibadetlerin belirli zaman aralıklarında yapılmasıdır, denilebilir. Namaz, günde beş vakit olarak tayin edilmiş bir ibadettir. Kur’an’da bu husus şu ayetle ifade edilmektedir: “Kuşkusuz namaz, belirli vakitlerde müminler üzerine bir farzdır.” (Nisa, 103.) Bir Müslüman’ın günlük planını, namazlarını vaktinde kılabileceği şekilde yapması gerektiği buradan anlaşılmaktadır. Böylelikle maddi zamanın esiri olmamakta, günde beş vakit Allah’ın huzuruna çıkmak suretiyle maddi zamanın sınırlarını aşarak metafizik zamana geçiş yapabilmektedir. Elbette bu, namazı hakkıyla kılanlar için mümkün olmaktadır. Aynı şekilde hac belirli vakitlerde gerçekleştirilen ibadetlerdendir: “Hac, bilinen aylardadır.” (Bakara, 197.). İbadetlerin belirli zaman dilimlerinde yapılması, insanın varlığının anlamını, zamanın anlamlı kılınmasına bağlamaktadır. İnsan, zamana konu bir varlık olduğundan süreli ömrünü Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmek suretiyle anlamlı kılabilir. Nitekim dünya, içinde insanı aldatan, ömrünü maddi zaman içerisinde yitip tüketecek şeylerle doludur. İnsanın bu dünyada, nefsi istek ve arzuların peşinde koşmak suretiyle anlamlandırdığı maddi zamandan, ancak Allah’ın emrettiği ölçülerde yaşayarak metafizik zamana geçebileceği açıktır. Bu metafizik zamanlardan bir diğeri ise Ramazan ayıdır. Ramazan ayı Kur’an’ın, Cebrail vasıtasıyla yeryüzüne inmeye başladığı çok feyizli, bereketli bir aydır. Bu ayda iman edenler, Allah’ın emrettiği orucu, tam bir ay boyunca tutarlar. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur'an'ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar.” (Bakara, 185.)
İnsanın maddi varlığını sürdürebilmesi için birtakım maddi sebeplere ihtiyacı olduğu gibi manevi varlığını sürdürebilmesi için de birtakım manevi sebeplere ihtiyacı vardır. İşte ibadetler bu manevi sebepleri oluşturur. Ramazan ayı özelinde ise oruç, imsak vaktinden iftara değin insanı maddi zamandan alıp metafizik bir zamanın içerisinde tutar. İnsanı hakikatten alıkoyan tüm maddi unsurlardan, dünyevi istek ve arzulardan alıkoyup asıl anlama, metafizik anlama ulaştırır, oruç. Böylelikle varlığı var edeni, varlığın devamlılığını sağlayanı, gücün ve hakimiyetin tek sahibini hatırlar. Baş döndürücü bir hızla dönen dünyadan, maddi zamanın tahakkümünden kurtulur, manaya, metafizik zamana erer, elbette hakkıyla oruç tutanlar…
Teravihlerle, Kur’an mukabeleleriyle ve itikaflarla sürer gider bu metafizik zaman. Ta ki bayrama değin bizimledir hep. Bayram sabahı ise yine bir başka metafizik zaman dilimidir. Cennette, müminlerin hep birlikte cennet nimetleriyle birlikte sevinip sonsuz saadete ermelerinin yeryüzündeki provasıdır. Ramazan şuurunu hep diri tutanlar için metafizik zaman, hep sürer gider. Maddi olandan korur kollar onu. Dünya kirinden, bataklığından emin kılar kişiyi. Hülasa, meleklerin zamanına, aşkın varlıkların alemine taşır onu. Bedenen dünyalı, ruhen öte dünyalı kılar kişiyi. İşte bu, ölmeden önce, ruhlarını temizleyerek ölenlerin mertebesidir. Ne mutlu onlara!
Bu ay, Kur’an ayıdır. Kur’an ise Allah’ın, yeryüzünde insanlar eliyle tesis etmek istediği ilahi imarın projesidir. Mü’minler, Kur’an’ı bir hayat kitabı gözüyle okuduklarında, anlayıp yaşadıklarında bu proje hayata geçecektir. Bugün şikayetçi olduğumuz her ne varsa, çözümü şahsiyetlerimizi vahiyle kazanmak, yaşamın her alanında vahyi tesis etmekle mümkün olacaktır. İslam, acizlik dini değildir. Şikâyet etme ve miskinlik dini de değildir. Kâinatın yegane Rabbi’nin gönderdiği dine mensup olanlar, acizliği karakter bellemeyeceklerdir. O, maddi zamana esir olmuş, metafizik zamandan nasibi olmayanların işidir. Öyleyse biz, maddi zamanın esaretinden kurtulabilmek için metafizik zamana geçişin kapısını ibadeti yalnızca Allah’a has kılarak açmalıyız. Namazın, orucun ve diğer tüm ibadetlerin ontolojik anlamını kavrayarak, gerçek müminler olmalıyız. Bugün hala nefes alıp veriyorsak ve bir Ramazan’a daha ulaştırıldıysak bu, boşuna değildir. Yazımı üstad Necip Fazıl’ın bir şiiriyle bitiriyorum. Ramazanımız maddi zamanın prangalarını kırıp metafizik zamanın manevi iklimine kavuştuğumuz ve bu iklimi ecel gelinceye dek sürdürebilmemizin vesilesi olsun. Selam ve dua ile…
Nedir zaman, nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi, yokuş mu?
Bir sese benziyor;
Arkanız hep zifir!
Bir sese benziyor;
Önünüz tüm kabir!
Belki de bir hırsız;
İzi, lekesi var.
Belki de bir hırsız;
O yok, gölgesi var.
Annesi azabın,
Sonsuzluk, şarkısı.
Annesi azabın,
Cinnetin tıpkısı.
İçimde bir nokta;
Dönüyor aleve.
İçimde bir nokta;
Beynimde bir güve.
Akrep ve yelkovan,
Varlığın nabzında.
Akrep ve yelkovan,
Yokluğun ağzında.
Zamanın çarkları,
Sizi yürütüyor!
Zamanın çarkları,
Beni öğütüyor.
Zaman her yerde ve
Her şeyin içinde.
Zaman her yerde ve
Acem'de ve Çin'de.
Kime kaçsam ondan;
Ha yakın, ha ırak?
Kime kaçsam ondan;
Ya sema ya toprak...

17 Haziran 2023 Cumartesi

İnsanın İlk İzleri

Bugünü düne, geleceği ise bugüne referansla anlamak olguların daha müşahhas bir şekilde kavranmasının yöntemlerinden birisidir. Varlığın sistematik bir şekilde kavranışı, ancak başka varlıklarla olan ilişkisi dikkate alınarak sağlanabilir. Somut varlıklardan soyut varlıkların kavranışına kadar aynı yöntem kullanılabilir. Meseleyi günümüz bakımından değerlendirdiğimizde de durum değişmemektedir. Mevcut toplumsallığı karakterize eden köklerin ne kadar eskiye götürülebileceği problemi, bu yazının temel sorusudur. En temele gidildikten sonra müşahhas örnekler üzerinden günümüze gelebilir ve meselenin tarihsel zincirini ortaya koymak suretiyle dünü, bugünü daha iyi anlayabilir, geleceği kestirmede daha isabetli olabiliriz. Sorunumuz ve sorumuz uyarınca anlamaya talip olduğumuz konu insanlığın tarihsel hafızada yer eden iyi ve kötü hallerinin izlerini sürmektir. Bu anlamda vahyin ışığıyla karanlık yollarımızı aydınlatmaya, menzilimize varmaya gayret edeceğiz. 
Ehl-i kitabın ve İslâm’ın üzerinde uzlaşı sağladığı bir konu vardır ki o, ilk insanların Hz. Âdem ve Hz. Havva olduğudur. Varlığa gelişleri ve soylarının nasıl devam ettiği konusunda farklı görüşler olsa da ilk insanın Hz. Âdem ve eşi olduğu konusunda ihtilaf gözükmemektedir. Kur’an’da Hz. Adem’in yaratılışı ile ilgili ayetlerin yanında Hz. Adem’in iki oğluyla ilgili ayetler de bulunmaktadır. Maide Suresi’nin 27 ile 32. ayetlerinde isimleri zikredilmemekle birlikte Habil ve Kabil’den bahsedilmektedir. Zikri geçen ayetlerde Habil ve Kabil’in birer kurban sundukları, Habil’in kurbanının kabul edilip Kabil’in kurbanın ise kabul edilmediği 27. ayette ifade edilmektedir.
Habil, Kur’an’dan mülhem, ihlasın ve samimiyetin, hakikate bağlılığın ve ihsanın, vefanın ve fedakarlığın, hilmin ve tevekkülün kendisinde müşahhaşlaştığı bir karakteri temsil etmektedir. O, varlığını hakikat ile irtibatlandıran, hak ve adalet temelinde yaşamını sürdüren muhlis bir kuldur. Sahip olduğu nimetlerin esas sahibini unutmayan, maddi olanı esas almayıp maddeye manasını veren ve her şeyin yaratıcısı olan Allah’a bağlı bir kuldur, Habil. İnsanlığın kıyamete kadar var olacak her bir ferdine iyiliğin izi ve yol göstericisi olarak örneklik edecektir. Kur’an’ın muradı bu yöndedir. 
Habil’in tavrı, yeryüzünü yaşanılabilir bir yer olarak imar etme göreviyle görevlendirilmiş her bir ademoğlunun mümtaz bir örneğidir. Vahyin içerdiği erdemleri şahsında birleştirmiş, Kur’an diliyle övülmüş bir kişidir, Habil. Habil’in tavrının ve şahsiyetinin önemi, kendisini de konu edinen bir pasajın insanlığın hidayet rehberi olan Kur’an’da yer almış olmasından anlaşılabilir. Öyle ki insan, Habil’in insanlık tarihine kazıdığı iyiliğin iziyle nasıl bir tavır alacağını ve karakterini hangi temeller üzerine inşa edeceğini Kur’an’ın kıyamete kadar sürecek olan çağrısında işitebilecektir. Bireysel ve toplumsal hayatın iyilik içinde olabilmesi, kişisel hırs ve menfaatlerin insanı yiyip bitiren bir kora, toplumu yakıp kül edecek bir ateşe dönüşmemesi için Adem’in oğlu Habil gibi olmak, Kur’an diliyle tavsiye edilmektedir. 
Kabil’in tavrına ve kişisel özelliklerine bakıldığında onun haris, kıskanç, bencil, doyumsuz, kötülüğe meyyal bir kişilik olduğu yine anılan ayetler dikkate alındığında açıkça görülmektedir. Kardeşinin kurbanının Allah tarafından kabul edilip kendi kurbanının kabul edilmemesi, Kabil’in Habil’e karşı olan kıskançlığını artırmış, öyle ki onu öldürmeyi tasarlayacak kadar gözünü döndürmüş ve nihayetinde Habil’in canına kıymıştır. Kabil, sahip olduğu tavır ve karakteristik özellikleri dikkate alındığında, bu dünyayı mutlaklaştıran, kendi kişisel özelliklerini biricik kabul eden, her şeyin en iyisini yalnızca kendisine layık gören materyalist, bencil ve narsist bir kişiliktir. Onun Allah kurban olarak takdim ettiği ürünlerinin özelliklerine bakıldığında dahi durum gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. 
“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, “Andolsun seni öldüreceğim!” dedi. O da dedi ki: “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.” Maide, 27, mealen.  
Ayette de açıkça ifade edildiği gibi Habil, kendisine Allah tarafından verilen nimetlerin en iyisini Allah’a kurban etmiştir. Esasında bu kurban ediş, kişinin nefsinin arzuları yerine Allah’ın rızasını ön planda tutmasının ifadesi olmaktadır. İşte Habil, sahip olduğu imkanların esiri olmayıp kendi varlığını Hakk’ın rızasında eritmiş, O’nun tek bir emriyle bütün imkanlarını yine O’na teslim etmeyi bilmiştir. 
Kabil örneğinde ise Habil’de gördüğümüz yakîn imanın, halis bir kulluğun gereği olan teslimiyetin ve tevekkülün tam aksi bir durumla karşı karşıyayız. Kabil, kendi nefsini ilah edinen İblis’in durumunu ilk insanın ilk evlatlarından birisi olarak kendine referans kabul edip öylece düşünüp eylemiş ve insanlığın ilk kötü temsili olarak izini bırakmıştır. Habil’den sonra gelip geçecek olan insan teki, nasıl ki iyiliğin ilk izlerini Habil’de bulacaksa ve Habil kıyamete dek insanlığın iyilik izlerinin öncüsü olacaksa, Kabil’de kötülüğün, bireysel ve toplumsal yaşamda fesada sebep olan erdemsizliklerin ilk temsilcisi olmakla birlikte kötülüğün ilk izini berrak dünyaya bırakan kişi olacaktır. 
Öyleyse, dünyada salah, ahirette felah bulabilmenin en temel izi, Habil’in erdemli karakterinde aranmalıdır. Bireysel ve toplumsal hayatın herkes için iyi olmasının ilk izi, Habil’in bıraktığı iyiliğin izinde bulunacaktır. Kendisi için istediğini bir başkası için de istemek, başkasının sahip olduklarına göz dikmemek, sahip olduğu imkanları ilahlaştırıp dünyayı mutlaklaştırmamak, hırsından gözü dönmüş bir vaziyete gelip en yakınlarını dahi yok etmeyi planlayan bir kişiliğe dönüşmemek için Habil’in izinden yürünmelidir. Aksi ise Kabil’in izinde yürümek demek olup İblis’in yolundan ve dolayısıyla da kötülüğün izinden yürümektir. Tarihten günümüze insanlığa iyilik ve güzellik noktasında katkı sağlayanlar, Adem’in oğlu Habil gibi olanlardır. Bireysel ve toplumsal yaşamı ifsad edip yeryüzünü yaşanılmaz kılan her bir özne, toplum ve devlet ise Kabil’in izlerini sürmektedir. Günümüzde de durum değişmediği gibi kıyamete değin de değişmeyecektir. 
Şimdi tercih zamanıdır. Adem’in oğlu Habil’in izinden mi yürüyeceğiz, yoksa aynı babanın farklı oğlu olan Kabil’in izinden mi? İlk tercih iyiliğin izlerini kıyamete kadar götürecek olan halkaya bir zincir eklemek anlamına gelirken ikinci tercih ise kötülüğün halkalarını uzatmak anlamına gelmektedir. Bireysel ve toplumsal yaşamın iyiliği, Habil’in izinden gitmekle mümkün olur. Aksi durumda ise yani Kabil’in kötülük izinden yürümeyi tercih ettiğimizde kan, göz yaşı, acı, huzursuzluk, buhranlar ve felaketler peşimizi bırakmayacaktır. Dünya tarihi her iki örneği tecrübe etmiştir. Şimdi esas soru, geleceğe iz bırakacak olan yaşadığımız asırda hangi tavrı takınıp nasıl bir karakter inşası ile yola devam edeceğimizdir. 
Selam, Adem’in oğlu Habil gibi olanların üzerinedir.  

Numan Karabudak, Üsküdar, Mayıs, 2023.

Hey! Sana söylüyorum, yavaşla!

Öyle bir hızla koşuyoruz ki ne bir yere varabiliyor ne de geçtiğimiz yerleri görebiliyoruz. Hafızalarımız silik yüzlerden, karmaşık görüntülerden ibaret sanki. Baktığımız hiçbir şeyi ihata edemiyor, işittiğimiz hiçbir sesi algılayamıyoruz. Dehşet verici bir hız çağında, ruhumuzu bir oraya bir buraya çekiştiriyor, örseledikçe örseliyoruz. Her an yeni bir istek ve arzuyla harekete geçiriliyor, durmak bilmeyen isteklerimizin peşine takılıyoruz. Eriştikçe istiyor, istedikçe hızlanıyoruz. Doyum eşiğimiz an be an artıyor, günden güne yükseliyor. Kazanma istek ve arzusu, sahip olma ihtirası bizi aşağı olanın yücelik olduğuna, yüce olanın ise aşağılık bir şey olduğuna ikna ediyor. Bu öyle zor bir ikna oluş da değil. İstediğimiz şeyleri elde edebilmek adına hevamız tarafından her an hazır bulunuşluk halinde tutuluyoruz. Artık bizler hevamızın istediği şeyleri bir karar verme süreci sonucunda elde etmekten daha çok sanki programlanmış bir robot misali otomatik olarak elde etmeye koyuluyoruz. Sahnede olan, heva ve tatmin edilmesi gereken istek ve arzulardır. Bu sahnede akla ve vicdana, ahlaka ve toplumsal maslahata yer yoktur. Sevginin, saygının, sadakatin, merhametin, adaletin, güven ve emniyetin, özgeciliğin, fedakarlığın, sabrın, sebatın, iradenin, iyinin ve güzelin, belki de en önemlisi huzurun yeri problemlidir.
Tüketimin iktisadi temeli oluşturduğu bir toplumda, olana rıza göstermek, kanaat sahibi olmak aykırılıkla özdeşleştirilmektedir. Böyle bir toplumda çoğunluğun düşünme ve yaşama tarzının dışına çıkmak, bir tür ayrık otluğu yapmakla eşit görülmektedir. Herkes hız ve haz peşindeyken, vücudun salgıladığı salgılar temelinde yaşarken durmak, geriden bakmak ve hesaplı yaşamak, geri kalmışlık demektir. Maddi olanın matah olduğu, sürekli olarak bir şeyler elde etmenin toplumsal zihniyeti temsil ettiği bir toplumda manevi olguların ve ihtiyaç temelli yaşamanın hükmü kalmamaktadır. İnsanın bir tek kendi varlığını önemli kabul ettiği, yalnızca kendi “iyiliği” ve refahı, lüksü ve rahatı için çalıştığı bir vasatta, toplumların topyekûn ayağa kalkması, geleceği yüce idealler ışığında inşa etmesi muhaldir.  
Birilerinin çıkıp, var olan bu dehşet tablosuna itiraz etmesi, yüzülen istikametin tersi yönüne kulaç atması, deli olmakla itham edilmesinin, daha ileri boyutta ise toplumdan tecrit edilerek istenmeyen adam ilan edilmesinin sebeplerini oluşturmaktadır. Salt hayvani nefsinin istekleriyle hareket etmeyen, canlı olmaklığın devamlılığı için ihtiyaç temelli yaşayan, istek ve arzularını akıl ve vicdan ile düzenleyip dengeleyen fertler, sefahat içerisinde yaşayan bir toplumun içerisinde hastalıklı olarak görülmektedir. Çünkü onlar, var olan düzenin devamlılığı açısından bir tehdit, bohem bir hayatın tüm kusurlarını yüzlere çarpan birer acı gerçek olarak kabul edilmektedirler. Varlıklarıyla rahatsızlık verici birer parazit, kurtulunması gereken birer fazlalıktır onlar. 
Bir olgunun toplumsal bir olgu olarak kabul edilebilmesinin şartlarından birisi de fertleri aşan ve topluma mâl bir yapıya sahip olmasıdır. Bir eylem, birkaç fert arasında görülüyor; ancak toplumsal ölçekte gerçekleştirilen bir eyleme dönüşmüyorsa dikkate değer kabul edilmemektedir. Eğer bu eylem, bireyleri aşıp toplumsal ölçekte varlık göstermeye başlıyorsa işte o zaman sosyologların dikkatini hak eden bir düzeye erişmiş demektir. Bugün gerek modernleşen toplumların birçoğunda görüleceği üzere gerekse Türkiye toplumu özelinde düşünüldüğünde, tüketimin yaşamın amacı haline dönüştüğü gerçeğini yadsımak pek de mümkün görünmemektedir. Reklamların, moda akımlarının ve üretim endüstrilerinin tüketime yönlendiren sayısız yöntemleri dikkate alınınca her toplum ve kültüre dönük üretime ve tüketime özendirici hummalı bir çalışmanın olduğu görülmektedir. Tüketim endüstrisinin toplumların tüketim alışkanlıklarını yönlendirmek adına istisnasız her kültürel unsuru araçsallaştırdığı günümüzde apaçık bir vakıadır. Giyim, kozmetik, gıda, iletişim, teknoloji, ilaç, eğitim, ulaşım, ev aletleri vd. birçok endüstri ürünü tüketim nesnelerinin, odak toplumun dini-kültürel değerlerine uygun olarak pazarlandığı gerçeğini göz önüne aldığımızda, tüketim alışkanlıklarının nasıl maniple edildiğini ve insanların tüketime karşı nasıl hazır bulunuşluğa getirildiğini görebilmekteyiz. Bunun yanı sıra konvansiyonel medyada yer alan çeşitli dizilerin, sosyal medya ve dijital platformlarda yayınlanan içeriklerin genel itibariyle hitap ettiği kitlenin kabulüne şayan olabilmek adına, insanların kendilerinden bir parça bulabilecekleri şekilde hazırlandıklarını da ilave edelim. Özellikle son zamanlarda gerek TV dizilerinde gerekse dijital mecralarda üretilen içeriklerin çoğulcu bir karakter arz etmesi, dini-kültürel hassasiyetleri sebebiyle bu tür içeriklere mesafeli duranların gardlarını düşürmeye dönük stratejilerdir. Olguları düşünerek, soğukkanlılıkla anlamaya çalışan, değer sistemleriyle analiz eden ilkeli insanları, hız ve haz temelli yaşayan bir toplumla entegre etme gayesine matuftur. Bizden görünen, bize ait birtakım semboller ile sunulan içerikler, özünde bize ait olmayan değer sistemlerinin ürünüdürler. Ancak düşünmeyen, hızı ahlak edinmiş bir topluma ait olan fertler, üretilen stratejinin amaçlarını görmekten maalesef uzaktırlar. Böylelikle fertler özelinde harekete geçirilen düşünmeden yaşama, yarını hesap etmeden gününü gün etme, hazların peşinden hızla koşma, uzun vadeli hedeflerden ziyade aç-bitir anlara odaklı yaşama gibi özellikler toplumsal bir karaktere dönüşmekte, toplum bu durum karşısında ciddi çözülme tehlikeleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Mızrak çuvala sığmamakta, vakıa makyajlarla gizlenemeyecek kadar bütün çirkinliğiyle orta yerde durmaktadır.
Yavaşlamak, geriden bakmak, olanları olması gereken ile karşılaştırmak, insanca yaşamanın ve erdemli bir toplum inşa etme sürecinin en temel basamağıdır. Dinin hikmetli tavsiyelerine, ferdi ferde, ferdi topluma, toplumu da ferde karşı dengede tutmaya dönük ilkelerine kulak vermek, kendi kültür ve medeniyet kodlarımıza dönerek bugünü anlamak ve anlamlandırmak asrın maddi-manevi felaketlerinden korunmanın vazgeçilemez unsurlarındandır. Heva, sonunu düşünmeksizin tavşanın peşinden koşan bir tazı gibidir. Tavşan uçurumdan atlasa da aklında tavşanı yakalamaktan başka bir düşüncesi olmayan tazı, tavşanın arkasından durup düşünmeksizin uçurumdan atlamakta hem tavşandan hem de canından olmaktadır. Oysa vahyin nuruyla aydınlanmış akıl ve vicdan, uçurumu fark etmekte ve yavaşlamakta, durup düşünmekte ve tavşanın ardından atlamayıp yeni nasiplere yönelmeyi tercih etmektedir. Bugün modern tüketim toplumunu uyandığı bu kâbus dolu olan; ancak hülyalarla dolu olduğu sanılan uykudan uyandırmanın yegâne yolu ferdî uyanışlardan, bu uyanışları mümkün kılan ilahi meşalenin ışığından haberdar etmekle imkân bulacaktır. “Kişisel gelişim” furyasından, “kendini gerçekleştirme” ve sonucunda narsisizme varan aşırı bireyselleşme odaklı bir yaşamdan, ahlaki kemalini tamamlayarak diğerlerini de düşünen, kendisi, ailesi, çevresi, toplumu ve bütün insanlık için erdemli bir dünyanın inşasına çalışan yetişmiş fertlerin tesis ettiği erdemli bir toplum için çalışmak zorundayız. 
Hey! Sana söylüyorum, yavaşla ve olan bitene şöyle bir bak. Sen, baş döndüren bir hızla yaşarken hem dünyayı hem de kendini görmekten uzaklaşmaktasın. Oysa hayat hem kendinin ve ötekinin hem de içinde yaşadığın kâinatın farkına varmakla anlam kazanır. Hatırlamak, hatıra almakla mümkün olur. Köksüz, silik, soluk ve karmaşık görüntü parçacıklarının dolduğu bir zihin ne kendi olabilir ne de başkasının farkına varabilir. Yaşamak, farkında olmaktır. Ve yaşamak, yaşama konu olan varlıklarla uyumlu, onların selamette olması adına çalışmakla mümkün olur. Çünkü yaşamak, yoğurulmaktır. Öyleyse, YAVAŞLA!
Selam ve dua ile…
17.04.2023, Üsküdar. Numan Karabudak. 
 

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...