Her şey insan içindir, insan var olduğu için vardır, var olanlar. Tabii ki burada var olandan kasıt, mahlukattır. Var olanları da kendi içerisinde kategorilere ayırır ehl-i ilm. Vacib (varlığı zorunlu, yokluğu düşünülemeyen, yokluğu imkansız), mümkin (varlığı da yokluğu da müsavi/denk) ve mümteni (varlığı düşünülemeyen, var olması imkansız olan). Varlığı vacib/zorunlu olan yalnızca Allah Teala’dır. Çünkü O’nun varlığı düşünülemediğinde başka hiçbir varlıktan söz edilemez. Böyle bir düşüncenin varlığı dahi abestir, imkansızdır. Varlığı mümkin olanlar ise varlık bulmaları Allah Teala’nın dilemesine, varlıklarını yokluklarına tercih etmesine bağlı olan varlıklardır. Yani tüm mahlukat mümkin varlık kategorisindedir. Mümteni varlık ise zihinde varlığı düşünülebilen; ancak gerçek dünyada var olmaları imkansız olan varlıklardır. Zümrüd-ü anka kuşu gibi.
Varlığın kategorik ayrımını öz bir şekilde verdikten sonra, insan için var edildiği söylenen varlık aleminin ne olduğunu izaha girişmek artık daha mümkündür diyebilirim. Detaylı bilgi için Meşşâi filozofların “varlık” bahsiyle ilgili görüşlerine müracaat edilebilir.
Dünyada yaşayan tüm canlılar yaratılış maksatları neyi gerektiriyorsa o istikamette varlık göstermektedirler. Bu tümel yargının istisnası olan tek canlı insandır. Bitkiler, hayvanlar, haşerat, fiziğin, kimyanın keşfettiği tüm kevni yasalar kendi istikametlerinde var oluşlarını sergilemektedirler. Bir ağacın ağaç olması için gerekli şartlara sahip olması durumunda, gerçekleştirmesi beklenen “ağaçlık” işlevini yerine getirmemesi düşünülemez. Yahut bir hayvanın -bir kedi, köpek, aslan, kuş vd.- kendi türüne uygun davranışları sergilememesi olağan bir şey olarak görülmez. Kedi miyavlar, kuş öter, aslan kükrer; bu böyledir. Sinek vızıldar, arı bal yapar, inek süt verir. Su akar, ağaç meyve verir, güneş ısıtır, ay ışık saçar, yıldızlar yön gösterir. Örnekler böyle uzayıp gider de gider...
Günlük hayatın dağdağası içerisinde etrafımızda var olan onca canlı türünün bahse konu ettiğimiz işlevlerini gözlemleme fırsatına kaçımız erdi, bilemiyorum. Hele hele modern yaşamın bizlere birer zorunluluk şeklinde dayatmış olduğu mobil cihazların ellerimizden bir an olsun düşmediği, “ânı kaçırmamak” telaşının aslında insanın hayatın anlamını ıskaladığının idrakinde olmayışımız... Türlü, adı saymakla tükenmez sosyal medya sitelerinin sahici olan ne varsa bayağılaştırdığı, insanla bitişik olan en dokunaklı hisleri metalaştırdığı zamanda, “insanın ne olduğu” sorusunu sormak aklını kaçırmış olmakla suçlanmak için yeterli görülebilir.
Bir dipsiz kuyuya atılmak isteniyoruz. Öyle bir kuyu ki yerini bilen, çıkışı gösterecek olan kim, bîhaberiz. Sonsuz haz vadedenlerin kurguladığı, sonu hazin bir tükenişle bitecek olan ve aslında butonu parmaklarının arasında tutan bir Truman Show’un içerisinde yaşıyoruz.
Niçin böyle oluyor? Oysa insan, varlığının bir gerekliliği olarak “soru sormak, ter dökmek” işine memur kılınmıştır. Madem öyle, peki neden en kıymetli varlığı olan zamanını en basit işlerle heba ediyor oluşuna atf-ı nazar etmiyor? Varlığını, enerjisini, umutlarını, sevgisini, ilgi ve alakasını... Özetle “hayat ve ebediyet” sermayesini neye, niçin ve nasıl, hangi kazanç ve “bedel” karşılığında harcadığını niçin sormuyor?
İnsanın bu soruları sormasına engel olan şeyin ne olduğu Kur’an’da farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Ben şimdi burada “heva” kelimesini tercih edeceğim. Heva aklın aksine, arzu ettiği şeyin önünü sonunu hesap etmeksizin elde edilmesini talep eden nefsi bir kuvvedir. Akıl ise karar verme sürecinde riskleri hesaba katan, fayda ve zararı ölçüp biçen, onları en iyi olana yönlendiren ruhi bir kuvvedir. Hevanın istek ve arzularını yönettiği kişinin insanlık özünden uzaklaşacağı, hatta hayvanlardan da aşağı derekelere yuvarlanacağı Kerim Kitab’ımızda şöyle ifade edilmektedir:
“Kendi nefsinin arzusunu/hevasını kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43)
Akıl ise insanı hem insan olmak hem de insan kalmak mücadelesinde daima destekleyen rahmani bir lütuftur. Elbette aklını hevasının hizmetine sunarak bu lütfu gazaba çevirmeyi becerebilenler de olmuştur, olmaya da devam edecektir...
İnsanın varlığı ile kainatın varlığı aynı hizada durmaktadır. Bütün mahlukatın var edilmesi bir yönüyle insanın önce kendini sonra da Rabb'ini bilmesi ve ardından tüm varlığı buna göre tanımlaması, konumlandırması sırrına matuftur. Bu sır, bir grup seçkinin keşfine mazhar kılınmış da değildir. Akıl nimetini kullanan, vahyin ışığını yolunu aydınlatmak için düşünce ufkuna tutan her insan, Allah’ın yardımıyla bu sırra erebilir.
Soruları çoğaltalım: Neden hayvanlar birbirlerinin derdiyle dertlenmez, haşerat yeni bir dünya kurmak derdine düşmez? Neden ağaçlar bir toplum inşa etmek için çaba sarf etmez? Niçin insan? Niçin insan kendini, ailesini, toplumunu, dindaşlarını, insanlığı, hayvanları, doğayı düşünür, dert edinir? Sorular, sorular, sorular...
Her bir soru sayfalar dolusu yazıya ilham kaynağıdır. Soruların cevaplarını ben değil, her insan teki kendi içinde çıkacağı bir yolcukla bulacaktır. Heva putunu dost edinmek ve dolayısıyla sonu hüzün, acı ve ebedi hüsranla bitecek bir sahte masala kanmak mı istiyor; yoksa akıl nimetini vahiy nuruyla destekleyerek tefekkür, tedebbür ve tezekkür etmek suretiyle bu nimetin şükrüne mazhar olmak mı istiyor?
Buradan başka bir boyuta temas edelim. Nedir o? Sonbahar mevsiminde dökülen yapraklar ölümü temsil eder. Öncesinde canlılık vardır yapraklarda, yemyeşillerdir. Bu da hayatın, yaşamın teşbihidir. Dolayısıyla hayattan önce bir yokluk, ölümden sonra ise bir hayatın varlığını ihsas ettirir bizlere. Ancak insan, günümüzde bu iki kevnî ayeti de metalaştırmayı “başarmıştır”. Sosyal ağlarda sürekli paylaştığı fotoğraflarıyla kendisini, kültür endüstrisinin mezesi, tüketimin teşnesi haline getirmiştir. Artık olması gereken olmaması gereken yerdedir. Ve insan, olması gereken yerine dönmedikçe dünya dengesine kavuşamayacaktır. Ancak ilahi müdahale müstesna...
Sonuç olarak diyebilirim ki varlık, insanın sorumsuz ve sınırsız tüketimi için var edilmemiştir. İnsan için yaratıldığı ifade edilen varlık, bir amaca, yüksek bir gayeye hizmet için vardır. İnsanın yüce gayesi “yeryüzünü imar etmek ve Allah’a halis bir kulluk yapmaktır”. Adaletli olmak, dünyada adaleti mukim kılmaktır. Zamanı, mekanı, maddeyi ve manayı israf etmek, bozgun ve fesada boğmak insanın insanlığını terk etmiş olduğuna delalet eder. Bu ise varlığa adaletle muamele edememekten, emanet şuurunu kaybetmekten doğar. O bakımdan, varlığı bizler için var edenin maksadına vakıf olmak, adaletli bir varlık anlayışının ilk şartıdır diyebilirim.
Bu yazımda kimi bireysel ve toplumsal sorunların fizik ve metafizik kaynaklarına işaret etmeye gayret ettim. Bazı noktaları birbirinden kopuk-muş gibi bir his uyandıracak şekilde tasarladım. Nedenine gelince, gölde balık, elde olta var. Yapılacak şey oltayı atıp balığı tutmak...
NOT: Yeni yılın nasıl olacağı insanın fiilleriyle şekillenir. Zamana ruhunu veren insandır. Bu bakımdan yeni yıldan dilekte bulunmak yahut musibetsiz geçmesini dilemek rasyonel bir tutum olmasa gerektir. Çünkü insan “iki eliyle yaptığının karşılığını görür”. Hayır dileyen hayır yapsın, hayır bulsun. İki cihan güneşi üzerimize doğsun.
Selam ve dua ile...
Yüreğine kalemine sağlık Numan hocam gene çok kıymetli bir yazı olmuş.Rabbim ilmini artirsin
YanıtlaSilTeşekkür ederim, dualarınızı istirham ederim... Allah'a emanet olun...
SilKalemine sağlık Numan abi.
YanıtlaSilBir yazısında Gökhan Özcan şöyle diyor: “Ertelediğimiz şeyler sürekli artarken” dedi beyaz saçlı adam, “zamanımız hiç durmadan azalıyor!”
Zamanımız azalıyor yani sonumuz yaklaşıyor. İnşallah yazınızda da belirttiğiniz gibi sonumuz Hâlik'in istediği şekilde olur.
Eyvallah azizim... Dualarına elf elf amin olsun...
Sil