31 Ocak 2023 Salı

Öteler ve Prangalar

 

İnsan, ruh ve beden özlerinden müteşekkil bir varlıktır. Özü, dünyaya ait olmamakla birlikte yaratılışın hikmetine binaen, belirli bir süreliğine dünyaya doğmak, dünyada yaşamak ve burada ölmek ve yine burada diriltilmek durumundadır. İnsanı dünyada var olan ve özü dünyaya ait olan diğer tüm canlılardan ayıran özellik ise bir ruha sahip olmasıdır. Ruhun ne olduğu üzerine birçok tartışma yapılmış, çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada ilgili tartışmayı açacak imkândan yoksunuz. O bakımdan biz, ruhun insanın asli cevheri olduğu görüşüne katıldığımızı ifade edelim ve denememizi bu görüşe sadık kalmak suretiyle inşa etmeye çalışalım.

Dünyaya gelen her insan bir bedene sahip olarak doğmaktadır. İçinde bulunduğu doğal çevrenin bir parçası olarak beden sahibi olması anlaşılabilirdir. Nihayetinde insan bedeni de diğer canlı varlıklar gibi atomlardan meydana gelmektedir. Bu özelliği itibariyle dünya ve içindeki diğer canlı varlıklarla birtakım ortak özellikler taşımaktadır. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar canlılık özelliği bakımından ortaktırlar. Bitkilerin ve hayvanların türlerinin devamlılığını sağlayabilmek adına ihtiyaç duydukları güvenlik, beslenme ve üreme faaliyetlerine insan da ihtiyaç duyar. Elbette bu ihtiyaçlar ve karşılanma biçimleri türden türe farklılık gösterebilir. Ancak temelde ihtiyaçların özü değişmemektedir. Bununla birlikte maddi ihtiyaçlar yanında birtakım duygusal ihtiyaçların ortaklığından da söz edilebilir. Örneğin sevgiyle yetiştirilen bitkilerin ve hayvanların sevgisiz bir şekilde yetiştirilenlere kıyasla çok daha verimli bir gelişim süreci yaşadıkları gözlenebilir. Aynı hususun insan içinde geçerli olmadığını iddia etmek oldukça güçtür.

  İnsanın, diğer canlı türlerinin sahip olmadığı çok farklı, oldukça ayırıcı bazı özellikleri bulunmaktadır. Düşünme, karar verme gibi özellikler bunlardan bazılarıdır. Sevgi, merhamet, fedakârlık gibi bazı özellikler hayvan türlerinde içgüdüselken bu durum insanda gözlemleme, düşünme ve karar verme süreçlerinin sonucunda ortaya çıkar ve zamanla bir meleke haline gelerek o insandan doğal bir şekilde sadır olmaya başlar. İnsan şahsiyeti, bilinçli bir şekilde kazandığı erdemler üzerine inşa edilir. Bazı durumlarda iradeye dayalı olmaksızın ortaya çıkan refleks ürünü davranışlar erdem olarak kabul edilmediği gibi taklide dayalı kimi davranışlarda takdire şayan değildir. Çünkü insan, düşünen bir varlık olması nedeniyle davranışlarında makuliyet bulunması zaruri bir varlıktır. Bu sebeple, hukuk kuralları düşünen, akıl yürüten ve karar vererek yapıp eden insan dışındaki varlıklar için bağlayıcı değildir.

İnsan, bu dünyada maddi varlığını devam ettirebilmek için bazı ihtiyaçlara sahiptir. Bu ihtiyaçlar giderilmeksizin maddi varlığın devam ettirilebilmesi mümkün olmamaktadır. En temelde güvenlik, beslenme ve türün devamlılığını sağlama ihtiyaçları sayılabilir. Eskilerin “başımızı sokacak bir yuvamız olsun” tabirini bu anlamda ifade edebiliriz. “Kendi yağında kavrulmak” deyimi de insanların özünde en temel ihtiyaçlarını karşılamayı kendilerine vazife bellediklerinin bir başka yansımasıdır.

Allah Teala dışındaki bütün varlıklar, özleri itibariyle muhtaçtır. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ise yalnızca Allah’tır. “O”, sahip olduğu eşsiz ve benzersiz, her türlü eksiklikten ve kusurdan münezzeh özellikleri sebebiyle, herhangi bir şeye ihtiyaç duyması da zaten düşünülemez. Allah Teala dışındaki bütün varlıklar ise sahip oldukları eksik ve kusurlu özellikler nedeniyle, kendisinde hiçbir eksikliğin ve kusurun bulunmadığı Allah Teala’ya muhtaçtırlar. Bu muhtaçlık ise kulluk bilincini diri tutan yegâne özelliklerden birisidir.

İnsanı, gerçek bir var oluşa sahip kılacak en temel nitelik maddi özelliklerinin ötesinde sahip olduğu manevi özelliklerini idrak etmesi ve bu dünya-ötesi özelliklerini hakkıyla olgunlaştırmak suretiyle ötelere ulaşabilmesidir. Zaten insan, etrafını çevreleyen, ruhunu kıskaca alan, doğru bir şekilde düşünme ve karar verme yeteneğini örten unsurlardan bir an dahi olsa uzaklaştığında, özünde var olan bu dünya-ötesi özelliklerin farkına varmaya başlamaktadır.

Bu özellikler, bize yüce Allah tarafından bahşedilmiş, nefsimizin kötü arzularının peşinde koşmak suretiyle kaybettiğimiz doğru yola bizi çağıran bir uyarıcıdan başka ne olabilir? Her gün sayısız telaşın, asli varlığımızı unutarak geçirdiğimiz zamanın ve mekânın içinde ruhumuzu karanlığa gömerken, bizleri yeniden aydınlığa davet eden ilahi bir sesten başka bir şey midir o? Ruhumuzun ilahi ayardan saptığı ve sağa sola çekerek bizleri bir uçurumdan aşağı atmak için tüm gayretiyle çabalayan nefsin kötü istek ve arzularına karşı bize bariyer olan, bu ilahi ses değil midir?

Bugün insan, maddenin koyu tahakkümü ve sömürgesi altındadır. Maddeye bu gücü veren bizatihi insanın kendisidir. İhtiyaçların ötesinde var olan her sahip olma arzusu bizleri mana aleminden, dünya-ötesi özelliklerden bir adım daha uzaklaştırmaktadır. Dünyaya azı dişlerimi geçirmek ve nihayetinde ölümü unutmak, ilahi hesaptan ve ahiret bilincinden uzaklaşmayı sonuç vermektedir. Bu durumda ortaya çıkacak olan şey ise insanın salt kendi benliğini, çıkar ve menfaatini düşünmesi durumu olan bencilliktir. Bencilliğin neticesi, erdemlerin ve toplumun önemini yitirmesi, ortak duygu, düşünce ve eylemin itibarsızlaşmasıdır. Bu ise toplum için büyük bir felakettir.

Ruhun, düşünme ve karar verme özelliklerini salt maddi dünyanın hizmetine vermek dünya-ötesi aleme karşı ruhun prangaya vurulması demektir. Ruhumuz, bize dünyalı olmadığımızı, varlığımızın özünü ötelerden aldığını bildiren yegâne unsurdur. İnsan, bedenen ölür. Ruh ise ölmez. Sonlu bir varlık olan bedenin ve onun haz, istek ve arzusunun peşine takılmış bir insan, ruhunu öldürür. Burada çelişki varmış gibi gelebilir. Aslından çelişki söz konusu değildir. Maddi alemde ölen bedendir. Maddi varlığın peşine takılmış, bütün varlığını dünya ve içindeki geçiciliklere adamış bir insanın ruhu ise, manen ölüdür.

Diriliş mümkündür. Ölümü hatırlamak, sonradan yaratılmış bütün varlıkların bir gün yok olacağını, yitip gideceğini düşünmek, dünyanın geçiciliğini ve ötelerin kalıcılığını idrak etmek ile işe başlamalı, ruhun esas yurdunun öteler olduğunu kalben idrak etmeliyiz. Zaten ruh, zaman zaman bu dünyada olmaktan duyduğu sıkıntıyı bize hissettirmektedir. Hissedebiliyor muyuz?

 Şimdi yediğimiz hiçbir şeyin lezzeti yarın damağımızda hissedilmeyecektir. Öyleyse ruhumuzu geçici hazların, istek ve arzuların peşinde öldürmeyelim. Dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde istifade edelim. Yoksula, yetime, garibana, hacet sahibine verelim, gücümüz nispetinde paylaşalım. Erdemli yaşamaya, iyiliği yaymaya ve kötülüğün yayılmasına engel olmaya gayretkeş olalım. Böylece erdemlerle şahsiyet bulmuş ve ruhumuzu dünya-ötesi ile irtibatlı kılmış oluruz. İlahi olana yaklaşmış, sonlu olandan azade, sonsuz olana “aday kul” olmaya hak kazanabiliriz.

Ve kurtuluş, ancak hakkıyla inanan, erdemli ve şahsiyetli bir şekilde yaşayan, nefsine kul olmaktan kurtulmuş, orta yolu tutturmuş ve yalnızca alemlerin rabbi olan Allah’a kul olanlar için mümkündür.

Selam ve dua ile…

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...