27 Nisan 2021 Salı

Nasılsınız'ın Nasıllığı Üzerine

   Yaşıyoruz bu hayatı. Her birimiz farklı mecralarında akıp gidiyorsak da yaşadığımız hayat yine aynı hayattır. Böyle böyle ulanıyor hayatlar birbirine. Rapt oluyor ahlar, vahlar, ohlar ve sesli-sessiz iç çekişler ile kenetleniyor sıkı sıkıya biri birine. Halini görüp de ah çektiğimiz, vah ettiğimiz, oh dediğimiz her hayat aslında bizim hayatımızdır. Yabancı gözüyle baktığımız her suret, bizden ırak gördüğümüz her acı, bir yönüyle bizim suretimizdir ve dahi bizim acımız. 

    İnsanlar, insan teki için tüm insanlığı feda edebilecek kadar insanlıktan nasipsiz değildi(r). Benden sonrası tufan, diyebilmek için insanlardan bir insan ol(a)mamak gerekir. İnsan dediğimiz varlık evvel emirde tek başına yaratıldı ise de ilahi planda koca bir aile olacak şekilde takdir edilmiştir. Sormadan edemiyorum kendime: Böylesine büyük bir ailenin tek bir ferdi için bütün bir insanlık ailesi feda edilebilir miydi? Yahut bir avuç insanın refahı için tüm dünya böylesine gözü dönmüş bir vaziyette nasıl talan edilebilirdi ki? Hem de gözyaşları, kan pınarları, içinde gelecek zamanın neşeleriyle damla damla akıp giden onca acı sularıyla birlikte...

    Bana "nasılsınız" diye sordu, bir Aziz dost. "Nasılsınız ağabey?" Ben de, "nasılsınız" diye soruyorsunuz. Nasılım öyle mi? Nasıl nasılım?" diye cevap verdim, cevap sayılırsa cevap vermeyi iyi bilenler tarafından. Her gün belki de milyonlarca kez insanların bir başka insan tekine sorduğu, içinde hiçbir samimiyet, soylu bir merak, sohbet niyeti barındırmayan o kuru cümle. Bir rastlantı eseri olan karşılaşmanın icbar ettiği sevimsiz ifade. Öylesine pelesenk, öylesine cılız... Duygusunu anlıyorsunuz tabii. Siz de kuru bir "iyiyim, ya siz?" gönderiyorsunuz kaynağa. Bu da oluyor size, dönüt. Oh, iletişim kuruldu, iş tamam. Sonra bütün umursamazlığınızla, bir önceki sahnenin perdesini kapatıyor ve yola devam ediyorsunuz. E ne de olsa hayat bir oyun, öyle değil mi?

 Aziz dostum da böyle bir "nasılsınız" mı demişti, sanmıyorum. O, ince ruhluydu, naifti. Bundan olacak, nezaketine sığdıramazdı böyle bir "nasılsınızı". Ve fakat ömrünüzün aklı selim dönemlerinde bilirsiniz ki "nasılsınızların" kahir ekseriyeti böyledir. Kuru, yavan, kekremsi. "Nasılsınız" demek büyük soru. İnsanın omzuna dağları yükleyen ağırlıkta, insanı insana bağlayan öz. Maddi varlığın ötesine varan metafizik bir yol alışa ilk adım. Muhatabın ruh dünyasına doğru yapılan varoluşsal bir yolculuk.  Kaçımız bu sorunun varoluşsal anlamının idrakindeyiz? Kaçımız kaçımıza içten bir "nasılsınız" bahşediyor ki? Şu koca yapılar içinde küçücük kalan, taş duvarlar arasına sıkıştırdığı ruhuyla ıstırap içinde kıvranan insan teki için, kaçımız rahmani bir "nasılsınızla" makus talihimizin kara prangalarına bir darbe indiriyoruz?  

   Sanki şaşırdınız. Bir anlam veremiyor gibisiniz, hissediyorum. "Adam sende, böylesine karışık sözleri ne diye sarf edersin?". Biliyorum, içinde ateşli sövgüler, hadsiz övgüler ve insanca olmayan öfkeler barındıran cümleler kurmak gerekir dinlenebilmek için. Yahut anlaşılması güç, dolambaçlı ifadeler... Ya hakikati duygularla, nefis putuna tapınarak örselemelisiniz yahut aklı hakir görerek, ahlaksızlığın ardına sığınıp, erdemsizliği erdem göstermelisiniz. Yahut hakikati tekeline almaya çalışanlara dalkavukluk etmelisiniz. “Dürüstlük peşinde koşan sahtekarlık”. İşte en büyük meselemiz/müşkilimiz budur. 

  Ah... Oysa bir içten "nasılsınız" diyebileydik... Gönülden gönüle bir dost köprüsü kurabileydik, böylesine yalnızlaşır mıydık? Hayatlarımızı bir bütün olarak görebileydik, insanı insana kardeşlik bağıyla rapt edebileydik, böylesine çileli olur muydu hayatlarımız? Hangi insan bir başka insanın hayatı üzerine kanlı ve soysuz bir hayat inşa edebilirdi o zaman? Kim bir başkasının nefes hakkını gasp edebilirdi de daha ana karnında kıyabilirdi masum bir bebeğe? Böylesine gözleri dönmüş bir vaziyette talan edilebilir miydi dünya? Milyarlarca insanın ortak yaşam alanı olan dünya, peşkeş çekilebilir miydi bir avuç insana? Şerefli yaratılmış insan için böylesine bir leke reva görülür müydü o zaman? 

 Emanete ihanet ettik. Önce kendi kendimize, ve sonra her bir şeye... Ahde vefamızı bozduk. Özümüze yabancı olan her ne varsa ona yakın olduk; yakınımız olanlaraysa olduk yabancı... Bana soracak olursanız eğer, bütün bunların en büyük sebebinin insanın önce kendisine ve sonra birbirine sormadığı o içten "nasılsınız" sorusunun yokluğuyla ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Eğer siz de üzerinde biraz düşünürseniz ve yoklarsanız kendi yaşamlarını, bana hak vereceksiniz. Bir "nasılsınız" kelamının içerisinde barındırdığı ağır sorumluluğu hissedebilirsiniz. O zaman bilirsiniz ki kuru bir "nasılsınız" deyişin ödettiği bedel kadar ağır değildir dostça bir "nasılsınız" demenin bedeli.  

   Aziz dostumun ardından aniden bir iç silkeleniş ile kendime geldim. Gördüm ki, büyük fikirler içerisinde sancılanan ruhum önce kendi etten sınırına takılmış. Sonra başka etten duvarlara karşı çaresizdir. Binbir suratlı çehreler içinde hangisi birdir ve hangisi binlerden biridir, ayırdına varmak çetin bir iş doğrusu. Aklım almıyorsa eğer neresi bütün bunların yeri? Evet evet, olsa olsa yeri, ölü yaşayanlar makberi. 

    Yine de umutsuz değilim. Sonra, nasıl olayım? Umudum umudun kaynağı olana bağlı ise, umutsuzluk olasılık dahi değildir iman edenler için. Günde beş vakit huzura varan, öncesinde tüm maddi-manevi kirlerden arınmak adına su ile hayat bulanlar için... Su maddenin kirini, namaz ise mananın kirini arındırır çünkü, biliriz. 

    "Mümin müminin aynasıdır" buyuran Efendimiz (a.s) hürmetine bir içten "nasılsın" desek ya birbirimize? Kucaklasak ya acılarımızı da tıpkı sevinçlerimizi kucakladığımız gibi. Dertlensek ya birbirimizin dertleriyle. "Bir müminin sıkıntısını giderenin Allah’da giderir sıkıntılarını" müjdesine koşsak ya şen çocukların balonlara, şekerlemelere koştuğu gibi. Yeniden çocuk olsak ya... Tükenecek diye korkmadan bölüşsek yine yemişlerimizi... Dönsek o saf halimize yeniden ve yine...

 

 

Ve 

Her bir sitem ihanet... 

İnsanın kendi soylu acısına değen soysuz bir bayağılık. 

En yüce olan ile yapılan ahde vefasızlık...     

                                        - Yalnızlık Sözleri - |Malcolm Neredesin| (02.24) 

 

Sahi gerçekten sorulması gerektiği gibi sormayı unuttum, nasılsınız?

6 Nisan 2021 Salı

Geceden Damlalar yahut Gölgeden Işıklar

Ağır ağır işliyordu içime. Yahut ben öyle sanıyordum. Ne yapmak istiyordu, anlamıyordum. Satıhtan bir iz sürüyordu. Fırsatını bulsa hemen iniverecekti gönül mahzenime. Kuvveti mi yoktu yoksa henüz hazır değil miydi, kestiremiyordum. Beyaz mı siyah mı, diye bir seçim yapmak zorunda hissediyordu belki de. Sonra düşündüm ve dedim ki, acep gri renk sevmiyor mudur? Zaten oldum olası sevmem belirsizlikleri. Aceleci tabiatım hep yarım bırakmıştır sevinçlerimi. Trenleri hep önceden beklemiş, duraklara hep erken gelmişimdir. Geride kim bilir kaç anı yaşanmadan geçilmiş, kaç duygu sinelere terk edilmiştir. Düşünürken böyle iç çekişler içerisinde, şimdi yine aynı şeyleri yaşamak korkusu sarıyordu içimi. Yaşamak genizde bir sızı, burunda bir akıntı, gözde yaş, şakak damarlarında bir zorlanma, gözlerin fırlayıp çıkacakmışçasına yerinden, baskılara maruz kalması mıydı insanın? Kaç senelik bir ömürdü ki hep bir acı, keder, ıstırap peşinden koşup tüketilecek kadar cömertçe harcansındı? Yahut niçin böyle bir melankoli haline düçar olmak zorunda hissediyordu kendisini insan? Sayısı bilinmez galaksiler içindeki bir galakside yaşıyordu oysa. Bu kadar küçük müydü ki evren, içinden çıkamıyordu "kendinin". Aşina mı değildi yoksa travmalarla dolu bir maziye mi sahipti? Sonra yavaş yavaş anlıyordum ya da öyle sanıyordum. Bir binanın dışarıdan tarifi yahut anlaşılmak istenmesi gibi birşeydi yaptığım. İçine girmeden tanımak nasıl mümkün olsundu. Sonra tamamını kuşatabileceğimin, yani tüm ince detaylarına vakıf olabileceğimin garantisini bana veren kimdi? Sanki ben kendimin ne kadar idrakindeydim? Kendimin dahi satıhlarında geziniyorsam ve dünyayı ve  içindeki şeyleri hep o satıhtan görmüşsem şimdiye değin... Belki de tezcanlılığım, sabırsız hallerim, şeylerin sonunu baştan isteyişim... Tüm hamlık eseri ortaya çıkan neticelerimin müsebbibi belki de buydu. Hayır hayır, öyle kolay değil ve olmamalıydı da. İnsanın bir çırpıda söyleyebildiği birçok şeyin ardında var olan, binbir çırpınışların olduğuna inanan biriyim. Böyle inandığım bir şeyin kendi yaşamımla bir ilgisinin olmadığını söyleyebileceğimi de hiç sanmıyorum. Lafı dolandırdığım falan yok. Çünkü sen de istiyorsun ta baştan en sonu. Sabırsızsın ve de tezcanlı, tıpkı ben gibi. Önünü sonunu görmeden atılıyorsun ateşten gömleklere. Ateşe atılan pervanelere benziyorsun. Sohbet dediğin, bu işte. Başı sonu belirsiz bir belirlilik. Dostum, aziz dostum, neredesin?
 3.4.21|01.24 

Maddi Zamandan Metafizik Zamana Geçiş

Şeyler hakkında sorduğumuz sorular ya o şeyin mahiyeti ya da anlamı hakkındadır. Mahiyete dair sorular, bir şeyin ne olduğuyla ilgili olan o...